Ötekinin Yüzü-Can Pençe

   “İnsan uyur dedi çocuğa ama bir daha uyanmaz. Ben hep uyanırım dedi çocuk neşeyle” (Elias Canetti)

Düşüncenin kavrayamadığı tek şey kendi var-olmayışıdır. İnsan, maddenin olmadığı bir varoluş zor da olsa düşünebilmesine karşın, düşüncenin var olmadığı bir varoluşu düşünemez. Bu nedenle ölüm; aklın en büyük yenilgisidir. Kendimizi ne zaman ölü olarak düşlesek; tabloda kaçınılmaz olarak ölen kişi olarak değil, düşleyen kişi olarak yer alırız. Diri bilincimiz, ölü bedenimize bakar. Bir hiçlik olan ölümü düşünmek, bir hiçten ibarettir. Yani ölüm; düşünülemez, kavramsal olarak tanımlanamaz, tasvir edilemez, imgelenemez ve deneyimlenemez. O; varlığın mutlak ötekisidir, boş fikirlerin en boşudur, öznelliğimizin içinde değil ötesinde olandır, şeylerin dönüşümüdür ve başka olanakların olanaksızlığıdır. Ölüm, bilincimizi durmaya zorlayan nihai saçmalıktır ve nihai hakikattir. Ölümün dehşeti; boşluğun, nihai yokluğun ve var-olmayışın dehşetidir, kendi ölüme-doğru-varlığımızı kavramamızdır, hiçlikle yüz yüze gelmemizdir. Ölüm her şeydir, aynı zamanda hiçbir şey…

Ölümü deneyimleyemediğim için, ötekinin ölümünden bilebilirim. Peki ama öteki kimdir? Ünlü etik felsefecisi Emmanuel Levinas‘a göre; benden başka olan ve bu başkalığıyla beni kendim dışında kalan her şeye dair düşünmeye çağıran, benin sınırlarını aşmaya zorlayan kişidir. Levinas; diğer varoluşçu filozofların aksine, insanı benden değil ötekinden başlayarak düşünen bir felsefeyi savunur. Ona göre etik, varoluştan daha önemlidir ve önceliklidir. Benin ötekiyle ilişkisi basit bir anlama ilişkisi değildir, çok daha fazlasıdır. Etik; benin, ötekinin çağrısını duyması, kendi varlıktaki çıkarını gözetmekten vazgeçmesi ve kendisine karşı sorumlu olduğu ötekiye boş ellerle yaklaşmayarak yanıt vermesidir. Burada söz konusu olan; öteki ile beraber var olma değil, öteki için var olmadır. Benimle, varoluşumun saçma boşluğu arasında duran tek şey “öteki için varoluştur”.

Ben, öteki karşısında ölçüsüzce sorumludur. Bu sorumluluk davet edilmeden ortaya çıkar ve ondan haberim olsa da olmasa da oradadır. Bu sorumluluğu taşımayı reddettiğimde ya da bir şey yapmadan beklediğimde ortadan kaybolmaz. Ötekinin mevcudiyeti; bize doğru gelmek, içeri girmek ve bizi ziyaret etmektir. Bu ziyaretin tezahürü “yüz”dür. Yüz, yani ötekinin yüzü, kendi imgesinden sıyrılmıştır, kırılgandır, soyuttur ve çıplaktır. Yüzün bu çıplaklığı; bir yoksunluk, bir yakarma ve bir çeşit talep içerir. İşte Levinas’ın etik anlayışı, ötekiyle yüz yüze ilişkide kendini gösterir. Öteki yüzünü sunduğunda; yani beni ziyaret ettiğinde, benin bencilliğini altüst eder ve bilinç sahip olduğu öncelikli yerini kaybeder. Ötekinin talebi karşısında ben, dinlenmekte olduğu yerden dışarı püskürtülür. Yüzün mevcudiyeti; ötekinin talebine yanıt verme sorumluluğudur. Bu başkasına devredilemez sorumluluk, beni biricik olarak yükümlülük altında bırakır. Ben olmak, sorumluluktan kaçamamak demektir. Bu tamamiyle, her defasında benden bir fazlasını isteyen, benim herkesten daha fazla sorumlu olduğum sonsuz bir sorumluluktur.

Ölümle ötekinin yüzünde karşılaşırım. Öteki tüm çıplaklığıyla, kırılganlığıyla, yaralanabilirliğiyle ve savunmasızlığıyla yüzünü bana sunduğunda ilk talebi şudur: ”Öldürmeyeceksin/Beni öldürme” Sanki onu bırakmak ölümün suç ortağı olmakmışçasına, onu tek başına ölmeye bırakmamamı benden isteyendir. Özne, her zaman öteki tarafından tanınmayı şiddetle arzular, tanınmamak özne için var-olmamak demektir. Öznenin var olabilmesi için ötekiye tabi olma durumu, yani ötekiyle olan bu görünmeyen varoluşsal bağ, özneyi savunmasız ve kırılgan hale getirir. Bu nedenle öteki, öldürmek isteyebileceğim tek varlıktır. Çünkü savunmasızlığıyla, yaralanabilirliğiyle tehdit altındadır ve bir yandan bize öldürmeyi yasaklarken, diğer yandan bizi şiddet edimine davet eder gibidir. Ancak ötekini öldürme iktidarım gerçekleştiği anda, ötekinin yüzü elimden kaçıp gidecektir. Çünkü iktidar ile şiddet birbirinin karşıtıdır, birinin mutlak hakimiyet kurduğu yerde diğeri barınamaz. Yani ötekiyle yüz yüze olmak,  onu öldürememek demektir. Bu radikal etik anlayışında, ötekinin varolma hakkı benimkinden önde gelir. Etik ben; kendi özgürlüğünü, ötekinin daha önde gelen çağrısına feda ettiği ölçüde etik bir öznedir. Ötekine karşı duyduğum hayatım pahasına olan sorumluluk, onun benden sorumlu olup olmamasından bağımsız olarak vardır ve önceliklidir. Ötekinin kim olduğu beni pek ilgilendirmez, bu onun sorunudur. Benim için o, karşılık beklemeksizin her şeyden sorumlu olduğum kişidir. Karşılık verip vermemesi onun bileceği iştir. Dostoyevski’nin bir romanında dediği gibi: ”Hepimiz her şey ve herkesten ötürü, herkese karşı sorumlu ve suçluyuz, ama ben daha fazla öyleyim”

Ötekine karşı sorumluluğun, onun için ölmeye hazır olmaya kadar uzandığı yer ahlak dünyasıdır. 10 Ekim ve niceleri gibi katliamların yaşandığı bir dünya ise, ahlaksız bir dünyadır. Oysa yaşamamız gereken dünyada; herkes ölümüyle tanrı gibi biricikleşmeliydi, ölüm bir skandal sayılmalıydı, bir ölü artı bir ölü iki olmamalı, her insanın ölümünden kendi ölümümüzden olduğu gibi nefret edilmeli, ölüme karşı konulmalı ve hiçbir zaman kabullenilmemeli, ölüm savaşmaya değer tek savaş olarak kalmalı, belki sövüp saymalı ama en büyük çabası yaşamın, kendini ölüme alıştırmamak olmalıydı.

Bir uyanma deneyimi olarak yas: 10 Ekim

Sevilen bir insanın ölümü karşısında yaşanan yas, ölen kişiye duyulan kızgınlığın benliğe yöneltilmesidir. Ölen kişinin bizi sevgisinden yoksun bırakmış olmasından ötürü yaşanan kızgınlık, ölmüş olana kızılamayacağı için kişinin kendisine yöneltilir. Ben’de bir ketlenme ve ilgi kaybı oluşur. Psikolojik onarım mekanizmaları sayesinde ortalama iki aydan sonra yoğunluğunu yitirir. Ben’in yaşayabilmesi için, ötekinin ölmesine izin vermesi gerekir ve sonra kişi normal yaşamına geri döner. Yitirilen kişiye aşırı bağımlı olmak veya defin öncesi ya da sonrası ölüm ritüellerinin herhangi bir aşamasına müdahale edilmesi(ölünün aileye verilmemesi ya da kaybedilmesi, ölü bedene işkence edilmesi, gömülmesine izin verilmemesi, gömülme sonrası cenazenin kimliksizleştirilmesi, yakınlarının hafıza mekanı oluşturmak istedikleri yerlere alınmayıp yas tutmalarına izin verilmemesi…) bu normal süreyi uzatıp patolojik yas evresine geçilmesine neden olabilir. Çocuğunun kemiklerini arayan yüzlerce cumartesi annesinden sadece biri olan Berfo Ana’nın sözü yukarıda sözü edilen patolojik süreci oldukça güzel temellendiriyor “Belki evladım gelir diye kapıyı bacayı açık bıraktım. Ay geçti, gün geçti, sene geçti benim çocuğum gelmedi”

Latincede insan(humanitas), gömmek(humando) kelimesinden türemiştir. Yani insan; diğer canlılardan farklı olarak, kendi ölüsünü gömebilen bir varlıktır. Ölünün, imgeye dönüşebilmesi için ölü bedenin gömülmesi gerekir. İmge; ölü bedenin bir zamanlar yaşamış olduğunun ve bir zamanlar insan olmuş olduğunun kanıtıdır. Antigone’nin taht kavgası nedeniyle savaşan iki kardeşi Polyneikes ve Eteokles; savaş sırasında ölmüş, krala sadık olan kardeşi Eteokles’in bedeni kahramanlara özgü bir merasimle defnedilirken, otoriteye başkaldıran Polyneikes’in bedeni savaş alanında kurda kuşa yem olması için bırakılmıştır. Bu durumu kabullenemeyen Antigone; yakalanırsa öldürülebileceğini bilerek kardeşinin savaş alanındaki ölü bedenine sembolik olarak toprak atıp kardeşinin ölü bedenini imgeye dönüştürmeye çalışmış ama bu hareketini canıyla ödemiştir. Antigone’nin temsil ettiği sınır, otoriteye karşı gelerek savunulamaz bir konumu üstlenmesi açısından ötekinin bulunduğu sınırdır. Ama bu Levinascı bir ötekiden ziyade; reel olanın ahlakıyla ve hakikat tutkusuyla isyan edenler ve bu tutkuyla otoritenin söylemlerinde gedik açabilen kişiler anlamında ötekilerdir. Yani Antigone hala hayattayken bile, simgesel düzen karşısında çoktan ölmüştür, bu açıdan yaşayan bir ölüdür ve ötekidir.

Antigone’dan beri kamusal yasın ayrımcı dağılımı siyasi bir meseledir. Ünlü feminist kuramcı Judith Butler’a göre; yası tutulamayan hayat, o kişi yaşarken de bir hayat olarak görülmüyor. Yası tutulabilirlik, yaşayan varlığın yaşadığının idrak edilmesini sağlar. Yası tutulamayan hayatlar ise; asla yaşanmamış olacak bir hayat, hiçbir saygınlığı olmayan ve hiçbir tanıklık olmadan sürdürülen bir hayattır. İktidarların yas sürecini engellemelerindeki asıl neden ise; alternatif toplumsal hafıza inşa etmenin önüne geçmek istemesi, bu nedenle hafızaları mekânsız bırakmak istemeleridir. Geride kalanların öteki ölü bedenler etrafında şekillendireceği toplumun ve oluşan süreklilik duygusunun engellenmesidir söz konusu olan. Ölüm, canlı bedenin özünün değil, varoluşunun sonlanışıdır. Ölü bedeni hak sahibi özerk bir varlık ve -öz- olarak değil, kendimizi ölü beden üzerinden hak sahibi olarak gördüğümüz müddetçe, yani ölü bedeni siyasi amaçlarımızın bir aracı olarak kullandıkça; ölüler ne yazık ki bizim ölülerimiz olamıyor ve ölü bedenlerle aramızda iktidarın rahatça yerleşebildiği bir yarık oluşuyor. Bu yarığa yerleşen iktidar; zaman geçtikçe mesafeyi daha da arttırıp, ölü bedenler üzerinden geri kalanlara hükmediyor.

Yas gibi yaşamsal ve geri dönüşümsüz olaylar, kişinin bazen “uyanma” deneyimi yaşamasını; gündelik varoluşundan kopup, ontolojik varoluşunun farkına varmasını yani ölümlülük gibi hayatın değişmez özelliklerinin daha çok farkına varmamızı sağlayabilir. Ötekine duyduğu hayatı pahasına olan sonsuz sorumluluk nedeniyle 10 Ekim’de tren garında olan Veysel’in kırılgan ve savunmasız yüzü, yaşayan ölü olarak bizleri varoluşumuzu sorgulamaya götürüyor ve ondan onlarca yıl daha fazla yaşamış olmamzın bilinci bizi utandırıyor. Eğer söz konusu olan şey hatırlatma ise; fotoğraf hala daha derinden bir can acıtma ve zihinde daha derin bir iz bırakma gücüne sahiptir, işte Veysel’in yüz’ünün fotoğrafı böyle bir iz bırakıyor. Öz’ün değil varoluşun sonlanışı, bizi ziyaret eden yüzün talebini sonlandıramaz ve bu heyula gibi sorumluluk hala devredilemez, yüzleşemesek de oradadır. Çocuk haklıydı, uyandı ve ahlak dünyasının etik bir öznesi olarak yüzünü fotoğraf aracılığıyla bu dünyaya sundu: ”Uyan ve yüzleş!” Peki ben, etik bir ben olmaya hazır mı?

Kaynak : atasoyersaglikpolitikaokulu

İlginizi çekebilir