Onur Hamzaoğlu: Corona virüsü kapitalizmin ‘armağanı’

Corona virüsü salgını nedeniyle Türkiye’de de vaka ve ölüm sayıları artıyor. Virüsten korunma yollarını ANF’den Zeynep Kuray’a anlatan halk sağlığı uzmanı Onur Hamzaoğlu, Türkiye’de sürecin şeffaf yürütülmediğine işaret ediyor. Bununla birlikte Hamzaoğlu, bu virüsün, insanların insan, hayvanların hayvan, bitkilerin de bitki gibi yaşamasına müsaade etmeyen kapitalizmin “armağanı” olduğunu söylüyor. Söyleşinin tamamını aktarıyoruz.


Söyleşi: Zeynep Kuray


Türkiye’de koronavirüsünden dolayı ölüm ve vaka sayısı artıyor. Halk giderek yayılan bu salgından nasıl korunacak?

Kişisel çabalar salgını sonlandırmaz ama insanları hastalıklardan ve ölümden koruyor tabii ki. O bağlamda üç şeyden bahsedebiliriz; bunlardan ilki, ellerimizi sabun ve suyla yıkamak. Yaklaşık 22’ye kadar sayarak ellerimizi bol köpüklü suyla yıkamamız gerek. Ne zaman peki? Herhangi bir şeyi, örneğin sigarayı ya da ekmeği ağzımıza götürmeden ve su içeceğimiz bardağı tutmadan önce. Ellerimizi yıkayamadığımız ortamlarda ise hiçbir şeyi ağzımıza götürmeyeceğiz. Fırsat buldukça, özellikle ağzımıza bir şeyler götürmeden ellerimizi, parmak aralarımızı ovuşturarak, tırnaklarımızı da avucumuzun içine sürterek yıkamamız gerekiyor.

İkinci husus, bulunduğumuz ortamlarda sosyal mesafeyi korumak. Burada tabii ki hasta olmayanlardan söz ediyoruz. İnsanlar yana yana gelirken 1 metre mesafeden daha yakın olmamamız gerekiyor. Özellikle toplu taşımalarda mesafeyi korumak çok önemli. Mümkün oldukça seyahate çıkmamak lazım.

Üçüncü husus ise, izolasyon olarak ifade edilen, zorunlu olmadıkça evlerden dışarıya çıkmamak. Maskeyi de hasta olmayanların değil, özellikle ateşi ve öksürüğü olanların takması gerekiyor. Çünkü öksürükle ağızdan çıkan ve görmediğimiz tükürüklerin etrafa dağılmaması için maske takılması önemli. Yoksa hekimler, sağlıkçılar dışında sağlıklı insanların mesafeyi korudukları ve hastaların bulunduğu ortamlara girmedikçe evde veya sokakta maske takması gerekmiyor.

Okullar dahil tüm aktivite yerleri ve kahvehaneler kapatıldı. Siz bu önemleri gerekli ve yeterli buluyor musunuz?

Bunlar salgın ile baş etmek, hızlı yayılmasını önlemek ve zaman kazanmak için verilmiş kararlar. Çünkü bu hastalık etkeni Korona virüsü ilk kez ortaya çıkıyor ve henüz insanların buna karşı direnci yok. O nedenle toplumların yüzde 70-80’leri bulan büyük bir kısmı bu hastalığı geçirip antikor oluşturana kadar bu virüs yayılacak ve herkesi etkileyecek. Bu sürecin yavaş olması tercih edildiği için Sağlık Bakanlığı ve hükümetin kararıyla okullar ve üniversiteler kapatıldı. Maalesef ibadethanelerle ilgili uygulamalar çok sonradan geldi. Bu hataydı. Türkiye ‘de biliyorsunuz Sünni Müslümanlar özellikle Cuma günleri toplu namaz kılıyorlar. Geç de olsa hükümet bu hatasından döndü.

Türkiye’de yetkililerin virüs konusunda gereken şeffaflığı sağladığını düşünüyor musunuz? Yapılan açıklamaların sadece istatistiki rakamlarla sınırlı kalması, halkın bilgilenmesi noktasında bir sorun teşkil etmiyor mu?

İki boyutlu sorun var. Birincisi, Türkiye’de yerli vaka dediğimiz, yani yurtdışından gelmiş olanların dışında da vakalar var. En azından içinde yaşadığımız kent olan İstanbul’da sağlıkçı arkadaşlarımızdan biliyorum ki ilk ölüm vakası yurtdışından gelen değildi. Doğrudan doğruya yerli bir vakaydı. 90 yaşında bir kişiydi ve bir süre yoğun bakımda solum cihazına bağlandı ve geçtiğimiz günlerde de hayatını kaybetti. Ama maalesef Sağlık Bakanlığı bu bilgiyi ne sağlıkçılarla ne sağlık örgütleriyle ne de kamuoyu ile paylaşıyor. Halbuki bunlar paylaşılırsa hem sağlık çalışanları kendilerini güvende hissederler, hem de vatandaş konunun ciddiyetine tam vakıf olacağı için alması gereken önlemlerde daha tedbirli ve ısrarlı olur. Maalesef ne hastalar ne yaşamını yitirenler konusunda kamuoyu ile açık temas kurulmuyor. Hem ölümler hem de vaka sayıları konusunda, en azından sağlık alanından bildiğimiz kadarıyla çok daha yüksek rakamlar mevcut.

Bir başka sorun da, bildiğiniz gibi İtalya, Avrupa, İran, Çin gibi ülkelerden uçuşlar ve geçişler durduruldu; ancak Suudi Arabistan’dan, umreden dönen vatandaşlarımızın hangi gün ve hangi saatte gelecekleri bilinmesine rağmen hiçbir önlem alınmadı. Onlara sadece evden çıkmayın dendi ve şu anda Türkiye’nin her bir tarafına yayılmış olabileceğini biliyoruz çünkü onlar kendilerinde hastalık hissetmedikleri için başlangıçta bir gelenek olarak hem yakınlarıyla hem de komşularıyla temas ettiler. Sağlık Bakanlığı maalesef bir bombayı ülkenin ortasına atmış oldu.

Sonradan akılları başlarına geldi, şimdi de umreden dönmüş olanları da bazı kentlerimizde yurtlarda ve uygun olmayan koşullarda, çoğu yerde sağlıkçı olmadan tutuyorlar sadece. Bu iş böyle de olmaz. Aşı gibi, tedavi gibi, insanları gözetim ya da karantina altına almanın da bir prosedürü, bir kuralı var. Bunların da uygulanması gerekir ama maalesef bunun da yapılmadığını biliyoruz. Özellikle Avrupa’dan gelip, İstanbul ya da çevresindeki illerde yurtlara yerleştirilen yurttaşlarımız da benzer sorunları yaşıyorlar; hiçbir sağlıkçının olmadığı, sadece güvenlikçilerin bulunduğu sağlıksız ve kötü koşullarda tutuluyorlar. Bu doğru değil. Bu insanların her gün ateşinin ölçülmesi, sağlıkçılar tarafından değerlendirilmesi ve toplu grup halinde tutulmamaları, mesafelerini korumaları gerekiyor. Ama bu hususları onlara anlatacak ya bunları uygulamalarını denetleyecek sağlıkçıların bir çok ortamda olmadığını öğreniyoruz.

Tam da böyle bir ortamda Sağlık Bakanlığı’nın Türk Tabipler Birliği’ni (TTB) işleyen sürecin dışında bırakması ne anlama geliyor ?

TTB hekimlerin örgütü ve bu gibi durumlarda vatandaşın nasıl korunması gerektiği konusunda bir bilgi birikimi merkezi. TTB aynı zamanda sivil bir yapı, demokratik bir kitle örgütü; dolayısıyla saklamayla, varlığını ifade etmeyi geciktirmeyle bir başarı elde edilemeyeceğini biliyor. Bakanlığın geç kaldığı işleri, daha erken yapmasını sağlayabilirdi. Uzmanlık dernekleri ve TTB ile en başından beri bilim kurulu süreçlerinde birliktelik yaratılabilseydi, eminim ki umreden gelen yurttaşlarımızın karantinaya alınma süreçlerinde böyle aksaklıklar yaşanmazdı. Maalesef bu temassızlık, bu sansür böyle başarısız uygulamaları da beraberinde getirmiş oldu.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) yaptığı son açıklamada, test yapma konusunda çağrıda bulundu. Türkiye’de halk nerede test yaptıracak ?

Şimdi bu testin özelde yapılması uygun değil çünkü aklına gelen yaptırır. Herkes tarafından yapılması gereken bir test değil. Yüksek ateşi, öksürüğü ve nefes darlığı olan, yani bu hastalığın başlangıç bulgularının göründüğü insanlarda bu virüsten etkilenip etkilenmediğini saptamak için kamusal olarak yapılması gereken bir test. Ancak Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu tarafından bizde bu testin yapılabilmesi için gerekli kitin son 15 gün öncesine kadar yurt dışına ihraç edildiği açıklandı. Bu kabul edilemez. Dünyada bir pandemi ilan ediliyor, salgın var ve siz ülkenizde kullanmanız gereken bir testi haftada 2 bin adet üretebiliyorsunuz ama bunu da ihraç ediyorsunuz. Şu anda Türkiye’de kendi üretimini artırma ile gibi bir çaba var ama yeterli değil. Test yapılanlar yüzde bir oranında. Bu oran İtalya’nın da, Güney Kore’nin de, Fransa ve diğer ülkelerin de çok gerisinde kalıyor; halbuki şüpheli olan herkese test yapmak, ona göre de insanları izole etmek gerekiyor. Ama bu konuda da büyük eksiğimiz var.

Bir de yatak eksikliğinden söz ediliyor. Bu virüste kuluçka dönemi var ve önümüzdeki dönemde vakalardaki artış kaçınılmaz gözüküyor. Hastanedeki yatak kapasitesi ve acil önlem organizasyonu sizce yeterli mi?

Bütün enfeksiyon hastalıklarında bir kuluçka dönemi vardır. Bu virüsün de kuluçka dönemi 2 haftayı bulabilir. Virüs çok çabuk yayıldığı için, solunum ve öksürük şikayeti olanlar hastanelerin acil servislerinin daha farklı yerlerinden, maske taktıktan sonra içeriye alınmalı, onları muayene edecek hekimler de aynı şekilde maskeli ve korunma koşulları olduktan sonra tedaviye başlamalı. Hastaneye her gidenin ya da her öksürenin ve ateşi çıkanın, Korona virüsü teşhisi de konulsa, hastanede yatması gerekmiyor. Onlar evlerine gidip istirahat edip, düzgün beslenmeli ve başkalarıyla teması engellenmeli ve kalabalık ortamlarda maskeli olmalılar. Ancak kronik hastalar, yaşlılar, bu hastalık sırasında durumları ağırlaşanlar, nefes alamayanlar ki bu yaklaşık yüzde 5’e denk geliyor, işte onların hastaneye ihtiyaçları var; yoğun bakım onlara gerekiyor.

Türkiye’de bir de cezaevleri konusu var. Kapasitenin çok üstünde tutuklu ve hükümlünün bulunması ve hijyenik koşulların olmaması hangi tehlikelere yol açar? Bu konuda ne yapmalı?

Ziyaretçilerin giriş, çıkışlarını engellemek yetmez. Çünkü orada çalışanlar da servislerle, toplu araçlarla geliyorlar ve her gün evlerine gidiyorlar. Sabah ve akşam sayım var, üç öğün yemek dağıtıyorlar ve benzeri. Esasında yapılması gereken, tutukluların hızlı bir biçimde ev hapsine çıkarılmasıdır. Hükümlülerin de ceza süreçlerinin ertelenmesi sağlanabilir, onlar da aynı şekilde evlerine çıkabilir. Ama bu yapılamıyorsa en azından bir bölümüne uygulamak gerekir; örneğin siyasi tutsaklara, hastalara ve yaşlılara bu sağlanabilir. Bu da yapılamıyorsa öncellikle hapishanelerde sıcak ve soğuk su kesintisiz akmalı. Onu sağlamak lazım. İkincisi sabun ve deterjan kantinlerde satılıyor ancak sadece parası olanlar satın alabiliyor. O nedenle Adalet Bakanlığı vakit geçirmeden tüm hükümlülere ve tutuklulara sabun ve deterjan dağıtılmasını sağlamalı. Ayrıca temiz çamaşırlar dağıtılmasını sağlamalı. Bu ihtiyaçların para ile alınacak malzemelerle giderilmesinin önünü almak lazım, yoksa virüs içeriye girdiğinde her yere yayılır.

Fakirliğin had safhada olduğu Kürdistan’da halk nasıl tedbir alacak?

El temizliği, sosyal mesafe ve izolasyon konusu, maske takmak herkes için geçerli. Vücut direnci düşük olması, yoksulluk bu virüsün etkisini daha da artırıyor. Çünkü yoksulluk aynı zamanda sabuna ve suya da ulaşamamak demek. Yoksulluk evinde ısınamamak, evinde tencerenin kaynamaması demek aynı zamanda. Açlık demek yoksulluk. Bunlar bu virüsün çok daha öldürücü olmasının, çok daha çabuk yayılmasının koşullarını yaratıyorlar. Dolayısıyla sadece bu virüsün üzerinden değil, eşitsizliklerin bir an önce kalkması için de çaba göstermek gerekir.

Bu hastalık, bu virüs insanların insan gibi, hayvanların hayvan gibi, bitkilerin bitki gibi yaşamasına müsaade etmeyen kapitalizmin armağanı. Ve kapitalizm bu şekilde devam ettiği sürece, çok daha yakın aralıklarla, çok daha büyük armağanlarla; ölümlerle, virüslerle ve hastalıklarla karşı karşıya kalacağız.

Domuz gribi örneğinde bu çok net gözüktü. H1N1 olan etken üzerinden gelişmişti 2009‘da anımsayacaksınız. Meksika kökenliydi ve 2 bin kişi öldü dünya genelinde, 415 insan ise Türkiye’de öldü. Milyonlarca insan hastalandı ve Türkiye’de aşısı domuzdan mıdır değil midir diye tartışmalar yapıldı hükümet yetkilileri tarafından. Domuz gribinin başka bir yönü daha var; ABD’de 1970’li yıllarda yaklaşık 1 milyon domuz çiftliğinde 53 milyon domuz besleniyormuş. 1970’li yıllar aynı zamanda da kapitalizmin krizinin yaşandığı bir dönem; ardından da ABD’nin hegemonyasında Dünya Bankası ve IMF’nin de bürokratik uygulamalarıyla bu alanlara el attığı bir dönem.

Ülkemizde de 1980’li yılların sonunda demir çelik, çimento fabrikaları onlara enerji üretmek adına fosil yakıt ve termik santraller hızla yayıldı. Beraberinde de o ülkeye yatırım yapan yabancı sermaye gruplarına alan, arazi göstermeler , tahsisler benzeri uygulamalar çok yoğun yaşanıyordu. Hala bunlar geçerli. 1980’lerin başında Amerika’daki domuz çiftlikleri bu koşulları sağlayan Meksika’ya taşınmışlar ve 2007 verisine göre 65 bin domuz çiftliğinde 65 milyon domuz varmış. Bazı kasabalar sadece bu çiftliklerden ibaret hale gelmişler ve o koşullarda domuzlar domuz gibi yaşayamadığı için, daha önce sadece kendilerinde bulunan ve hastalık yapan bu virüs bir süre sonra insanlara geçmeye başlamış.

Virüs veya bakteri hiçbir zaman hayvanı veya insanı hasta etmek için gelmez. Kendisi hayatta kalmak adına mücadele eder. Nasıl ki tüm canlılarda bir evrim süreci var, virüslerde bu daha hızlı oluyor, değişen dış etkenlere uyum sağlayıp hayata kalabilmek için mutasyona uğruyorlar ve kendilerini dış koşullara uyumlu hale getirmeye çalışıyorlar. Domuz çiftliklerinde domuzlar domuz gibi yaşayamadığı için onlarda bulunan bu etken insanlara geçmiş, daha sonra bu kötü koşullar devam ettiği için insandan insana geçmeye başlamış. Meksika hükümeti bu tanıyı koyamadığı ve semptomları fark etmediği için insanlar hasta bir şekilde işlerine gitmek zorunda kaldılar ve hastalık giderek tüm dünyaya yayıldı.

Dünya Sağlık Örgütü ilk kez 2009 yılında uluslararası kamusal acil durum ilan etti. 30 Ocak 2020 tarihi itibariyle de Korona virüsüyle nedeniyle altıncı kamusal acil durumu ilan etti. Neden çünkü insanların insan gibi, hayvanların hayvan gibi, bitkilerin bitki gibi yaşamasına engel olan bir sistemde bir çok virüs yine mutasyonlarla insanlığın başına bela olmaya devam edecek. Gerçek anlamda bu etkenin ve zararların ortadan kaldırılmasının yolu, zararların temel nedeni olan kapitalizm ile mücadeledir. Ancak kapitalizm ile mücadeleyle yeni salgınların önü alınabilir. Bu etkenin aşısı bulunduğunda da yeterli olmayacak. Yeni etkenler, yeni sorunlar çıkacak. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler bu şekilde yaşamaya mecbur bırakıldığı sürece, dünyada var olan kaynaklar eşit bir biçimde paylaşılmadıkça, üretim süreçlerinde sömürü devam ettikçe, insanlık bundan çok daha kötülerini yaşayacak maalesef. Dileğimiz bunların bir an önce görülmesi; en azından yaşadığımız bu salgının nedenlerinin, aksaklıklarının sorgulanmasının, gelecekteki mücadelelerimize ışık tutacağına inanıyorum.

Kaynak: KARINCA

İlginizi çekebilir