Öfkeyi Örgütlemek – Nevra Akdemir

Öfkeli kalabalıkların kullanışlı aptallara mı yoksa devrimci öznelere mi dönüşeceği; isyanın bir egemene biatı mı yoksa eşitlikçi, barışçıl bir geleceği kurma idealini mi besleyeceği, tarihsel bir soru.

Evden Çalışmak

Salgın döneminde devletler güçlerini artırmaya fırsat buldu. Bir yandan bazı kentlerde ve ülkelerde karantina koşulları sürerken pek çok işkolunda da üretim aralıksız devam ediyor. Evde çalışabilecek olan işçiler evden işlerine devam ediyorlar, hatta bazı işler açısından evde çalışmanın daha verimli olduğunu farkeden işverenler, olağan üstü koşullar geçtikten sonra da evden çalışmaya devam edeceklerini duyurmuşlar bile. İşin gereklerinin ev içindeki zamana yayılması, emek gücü açısından iş zamanını emekçilerin büyük mücadelelerle kazandığı bir yasal sınır olan sekiz saatle sınırlandır(a)mama sorununu beraberinde getirecek gibi görünüyor.

Mutlak artık değer üretiminde olduğu gibi işin yoğunluğunun ve teknolojik donanımının değişmesi ise (hesaplamak mümkün olabilir) nispi artık değer üretiminin de bazı sektörlerde bu şartlardaki bir üretimin devam etmesiyle yükselebileceğini düşündürtüyor insana.

Marx’ın Kapital’in ilk cildinde ifade ettiği “Ölesiye çalıştırma, yalnız elbise dikicilerinin çalıştığı atölyelerde değil, daha binlerce iş yerinde, işlerin [egemenler için] iyi gittiği her yerde olağan bir şeydir” (2011:251) tanımlamasındaki üretim mekanının insan hayatını yeniden ürettiği eve kadar vardığı fikri, oldukça tahripkar görünüyor. Ayrıca kapitalistlerin işyerinin sabit maliyetleri olan kiraları, internet ve elektrik giderleri benzeri masraflarını da düşürme ve işçilerin hane masraflarının üzerine yükleme potansiyeli ne büyük bir sermayedar cenneti vaadi olabilir. Üstelik işçilerin maaşlarında her hangi bir değişikliğe gitmeden.

Dahası ise evinden çalıştığı için izole hale gelmiş, çalışma şartlarından kaynaklanan sorunları birbiriyle paylaşamayan ve gerektiğinde üretimi durdurup üretim alanını işgal etme kapasitesinden yoksun bir işçilik örüntüsü. Sendikalaşmayı veya sadece bir araya gelmeyi imkansız kılan izolasyon, ücret pazarlığında işçilerin elindeki önemli kozları yok edecektir.

Dahası sosyal ağlarda mümkün görünen işçiler arası iletişim ve örgütlenmenin de hızlıca, sermaye ve devletin kontrol ağına takılması an meselesi olabilir. Emek kontrol rejimlerine yeni bir boyut getirdiği aşikar bu kontrollerin. ,

Sermayenin olduğu kadar devlet erkini elinde tutan egemenlerin de bir ütopyası bu. Zira komplo teorilerini ortaya atan ve son dönemde bulanan su içinde kitlelerin kızgınlığını sağa yedekleyen endişe burada doğuyor ama bitmiyor elbette.

Teknolojinin gelişimini yansız kabul eden liberal tezlerin aksine, sermayedarların ve egemenlerin sermaye birikiminin döngüsünü hızlandırıp verimlilik diyerek allayıp pulladıkları sömürü oranlarını yükselten gelişimi, aynı zamanda militer ve kontrole dayalı biçimde gelişiyor açıkça.

Yalnızlığı üretip, oluşan yalnızlıkları gidermek veya sürdürülmesini mümkün kılmak için dijital sosyal ortamları sunuyorlar çoğu kez; bir nebze dayanışmacı veya devrimci de kılabilmek için çatlaklarından sızmaya çalıştığımız o yeni dünya içinde.

İşçilerin yalnızlığı

Yalnızlık anahtar kelime. Zira yalnızlık, sosyal mesafe ve çaresizlik anlamına gelebilir. İlk bakışta işçilerin kendi iş zamanlarına kendilerinin karar verdiğine dair bir yanılgıyı barındırsa da rekabet şartları ve işsizlik düşünüldüğünde, her açıdan sermayedarın elini kuvvetlendiriyor. Etnisite, cinsiyet, din veya üretilebilen herhangi bir çtekileştirme formu bu dünyada yüksek seslerle yankı buluyor; kalıcı bir değişim veya iz bırakmadan ama çoğu kez hayatları iğdiş ederek.

Evde çalışma rejiminin provasını, bugünlerde yeterince deneyimlediğimiz için kolaylıkla cinsiyetlendirebiliriz. Zira ev mahremiyetin mekanı olduğu kadar, patriyarkanın sınıf ilişkilerinden azade olmayan üretiminin merkezinde yer alıyor. Ev cinsiyete dayalı sömürünün gizlendiği ve değerlendirildiği başat mekan.

Basitçe düşünelim ve evde 24 saat süren ve son derece eşitsiz bölüşülen görevleri hesaplayalım. Zira, hane içi işyüklerini kadınlar yüklendiği için evdeki işleri yapması ve gündelik hayatı çevirmesi açısından erkeklerin zaman kazancı olduğu ortada.

Mesela, evde çamaşır, bulaşık, temizlik, çocuk bakımı gibi günün en zaman alıcı işlerden muaf oldukları için erkeklerin kadınlardan fazla zamanları var. Bu zaman yoksulluğu, kadınların iş-hayatında kesintiye neden olan boyutlarda olması da şaşırtıcı olmamalı. Zira Türkiye’de bugün 12 milyon kadın evdeki işleri yapabilmek için gelir getirici faaliyetlerde bulunamıyor.

Evdeki işleri aletler yapıyor, kadınlarsa tüm gün yatıyor diye düşünenlere de TÜİK zaman kullanım anketi 2014-2015 araştırmasının sonuçlarını verelim. Bir kadın ortalama olarak günde en az 4 saat 35 dakikasını karşılığı ödenmeyen ama gündelik hayatın döndürülmesini sağlayan işlere ayırırken, erkek sadece 53 dakikasını ayırıyor bu işlere.

Ev içindeki işlerin önemli bir kısımın varolan düşük ücret düzeyine rağmen insanların geçimini sağlamak üzere çeşitlendiği de ortada. Yani ev içinde yapılan işler aynı  zamanda düşük ücretlerin de sürekliliğini sağlıyor. Hem kapitalistlere dolaylı olarak hem de erkeklere doğrudan yarar sağladığı açık. Uzun vadede de soyun üretimi ve nüfusun artmasını sağlayarak sistemin ihtiyaç duyacağı emek gücünün de fabrikasını oluşturan işlevini görmek önemli.

Çalışanlar kategorisinde ev-içi işlerin ne kadar değiştiğini inceleyelim, zira varolan evden çalışma provası, en çok bu noktada tartışılabilecek bir değişimi vaadediyor: Mesleği olan ve yaptığı iş sonucu kazanç elde eden kadın, elde ettiği gelirden pay ayırarak işi bir başkasına devredebildiği veya piyasadan satın alabildiği için istatistiklere göre bir saat kazanıyor, ev ve bakım işleri süresi üç buçuk saate düşüyor.

Ancak zaten minimum ölçüde ev ve bakım işi yaptıkları ve bu işleri kadınlara devredebildikleri için çalışan bir erkeğin bu işlere ayırdığı zaman 10 dakika fark ediyor. Ücretli bir işte çalışmayan kadınlar ise yaklaşık 5 saatini ev ve bakım işlerine ayırırken, aynı koşullardaki erkeklerin ayırdığı süre 1 saat. İstatistiklerde ücretli işte çalışmak için ayrılan ortalama zamana baktığımızda bu vaktin altında bir oran görünüyor.

Evde çalışma, çalışma olarak görülmediği için çocuk, hasta ve bakım yükü için destek alma kapasitesi sınırlandığında, temizlik ve yemek için piyasadan hizmet satın alma olanağı kısıtlandığında, zaten günün ortalama 6 saatini alan karşılığı ödenmeyen ev işlerinin yanı sıra bu işlerin yapıldığını düşünün. Gece yarısı gelen ve acil cevaplanması gereken mesajlar, e-mailler, bitmesi gereken işleri, çocuğunuzun ağlama sesi ile beraber yapmanın hissettireceği çaresizliği. Evdesin zaten denilerek, (hala kaldıysa) komşuluk yapmak isteyen bir arkadaşı ağırlarken ki telaşınızı düşünün. Kabus gibi.

Sermayedarın prova etme fırsatı bulduğu bu üretim formu, muhafazakar, aile temelli yaşamı da açıkça dayatıyor. Partiyarkanın tüm baskı unsurları, kapitalizm koşullarının sürekliliğini sağlarken, sermayedarın elini de son derece güçlendiriyor, insanlığın ve doğanın geleceğini kontrol etme açısından.

Verimli ve Topluca İzole

Eve kapanmayan çalışma biçimleri da çok daha büyük şanslar içermiyor. Fabrikalar, tarlalar, tersaneler, yollar, büyük plazalar, küçük atölyeler veya ofisler, hastaneler, havaalanları, alışveriş merkezleri… aklımıza ne gelirse, her yerde çalışmak zor. İşçilerin örgütlü ve güçlü bir mücadele deneyiminin olmadığı her yerde, olağanüstü koşullar, sermayedar ve devletlerin ezilenler aleyhine ellerini güçlendiriyor.

Bugün Türkiye’de MÜSİAD işçilerin aileleriyle beraber yaşayacağı çalışma kamplarının saraydan iznini almış durumda. Orta Ölçekli Sanayi Bölgeleri olarak 7 yıl önce başladıkları projeyi, İzole Üretim Üssüne çevirecek kadar anlamlı bir prova bugün sermaye için. Aile hedefli yerli ve milli bir işçileşme projesi ile bugün karşımızdalar.

Türkiye’deki 4 üretimin yoğunlaştığı bölgede yaşam alanı inşa edecek sermayedar. Bir KOBİ borsası olarak tanımladıkları kapalı yaşam alanı. Ülke için hayati sektörler olarak tanımlanan (zira öyle tanımlanmasa bile yasanın bu yönde değişebileceğinden emin olduğumuz) sermaye gruplarının, ki bunların en büyük müşterisinin devlet olacağını da tahmin etmek zor değil, kümelendiği bir yer planlamış belli ki.

Üretimin aksamasının olağan üstü koşullarda dahi önüne geçmek üzere ise işçilerin de aileleriyle burada yaşaması mümkün hale getirilmiş görünüyor. Sosyal hayatın sadece cami, alışveriş merkezi, meslek okulu, üretim müzesi, sinema ve bankalardan ibaret olarak tasarlandığı bir sermaye ütopyası.

Elbette hayat, planlanandan her zaman farklı işler. Ancak tarih öngörülerimizde en büyük dayanağımız. Dünyada benzerleri faşizm ve darbe dönemlerinde prova edilen bir sistem olarak önümüze düşüyor: Arbeit macht frei. Bir liberal düşünürün umutlu sesi yankılanıyor yakınlardan: “firma köylerini göreceğiz”, bir disütopya filminden çıkmış kareler yerine gerçeklikte. İşçilerin kentle bağının kopması çok uzak bir geçmişe de dayanmıyor aslında. Kent mekanlarından daha fazla sürgün edilmeleri ve giderek kira, fatura ve kredi kartı ödemelerine prangalanmış hayatları, uzun süren ve eziyetle gidilen gelinen yollar, zaten uzun zamandır kenti bir iğneli yatak haline getirmiş durumda.

Tarihsel soru

Olağan üstü koşulların pekiştirdiği patriyarka-kapitalist çelişkiler, insanların daha fazla canını acıtıp, öfkelendirip, düş kırıklığı yaşamasına neden oluyor. Kapitalizmin yarattığı her yara, bir karlı piyasaya ya dönüşüyor hızlıca. Her can acısı ve öfke ise bir başka ezileni dışlayan ve tehdit eden nefret suçuna dönüşüyor. İşte bu yüzden öfkeyi ve benzeri duyguları örgütleyen ise tarihi yazma kapasitesine sahip oluyor.

Öfkeli kalabalıkların kullanışlı aptallara mı yoksa devrimci öznelere mi dönüşeceği; isyanın bir egemene biatı mı yoksa eşitlikçi, barışçıl bir geleceği kurma idealini mi besleyeceği, tarihsel bir soru.

Kaynak: SİYASİ HABER     (AVRUPA FORUM)

İlginizi çekebilir