Öcalan’a çözüm için alan açmak – Adil Zozani

Öcalan uluslararası güç dengelerinin Ortadoğu hesaplarına teşne olmuş olsaydı bugün ada hapishanesinde olmayacaktı. Bu nedenle çözüme ilişkin oluşturduğu yol haritasına doğru yaklaşmak gerekir. Öcalan, Kürt kazanımını Türk enkazı üzerine inşa etmiyor. Tersine kaybedeni olmayan bir formül sunuyor.

Eşairi ile Müntezile arasındaki fikirsel uyuşmazlık temelinde bölünmüş İslam dünyası Hıristiyanlıkta olduğu gibi iktidar eksenli çatışmalar üretti. İnançların toplumsal hiyerarşinin oluşumu üzerine geliştirdiği güçlü etki her fikri ayrılığın aynı zamanda yeni iktidar çatışmalarına zemin hazırlar. Bu nedenle inanç merkezli fikri ayrılıkları teoloji alanında tutma şansı yoktur. Dinler tarihi arkaik toplumlar döneminden günümüze ister semavi dinler olsun ister ‘batıl’ inançlar olsun fikri çatışmalar esasında iktidar çatışmalarının kendisini oluştururlar. Günümüz Ortadoğu kaosunu anlamlandırmak ve çözümler üretmek üzerine geliştirilecek her hamle sürekli çatışma üreten bir zemin üzerinde durduğunu görmek durumundadır.

Günümüz Ortadoğu kaosu ticaret konusu olan jeo-stratejik unsurlarıyla birlikte alınsa bile çözümsüzlüğe kaynaklık eden asli husus teoloji merkezli iktidar kavgasıdır. Şiiliğin fikir babası Eşari ile Sünniliğin fikir babası Mütezile arasında başlayan bu süreç Avrupa merkezciliğiyle buluştuğunda üniter egemenlikçi bir yaklaşım üretti. Toplumsal bölünmeye yol açan bu farklılıklar toplumsal hiyerarşinin iradi müdahaleyle şekillendirilmesine kadar uzandı. Sümerlerden Muaviye dönemine kadar üst yapılı yatay geçişgenli toplumsal örüntü dikey örüntülü hiyerarşi dönemine girildi. Üst yapılı toplumsal örüntünün hakim olduğu Arap coğrafyası dışındaki Yukarı Mezopotamya ve Anadolu da İstanbul’un fethinden sonra dikey örüntülü toplumsal yapıya dönüştürülmek istendi.

KONFEDERALİZM FİKRİNİN KAYNAĞI

Ortadoğu dediğimiz coğrafyada -ki esasında Sümer, Akat ve Asurların egemenlik kurdukları kadim topraklardan söz ediyoruz- yatay geçişgenli toplumsal örüntülü güçlü bir gelenek söz konusudur. Ortadoğu dediğimizde Levant bölgesinin tamamını dahil ederek değerlendirme yapıyoruz. Söz konusu bu coğrafyada üniter yapılı iradi dayatmalar mutlaka yıkımla sonlanmışlardır. Zira bu coğrafyanın toplumsal dokusunda genel iradenin hepten devri temelinde bir iktidar geleneği oturtulamamıştır. Bu minvaldeki denemeler her defasında hüsranla son bulmuşlardır. Tabii ki bizler insan ömrünün vefa ettiği tarihsel aralıklar üzerinden değerlendirmeler yaptığımız için yüzyıllara sari hüsran deneyimlerini masal kıvamında değerlendiriyor ve tarihe karşı sabırsız davranıyoruz. Öcalan’ın Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa kitabını okuyanların aşina olduğu şeylerden söz ediyorum. Özellikle ‘demokratik konfederalizm’ üzerine değerlendirmeler yapan Öcalan’ın tezlerinin bu tarihsel derinlik içinde gizli olduğunu bilmek gerekir. Bu noktayı başlangıca esas aldığımızda varılmak istenen noktanın neresi olduğu konusunda fikir sahibi olabiliriz.

Toplumsal örüntüyle uyumlu yönetişim modelleri üzerine şekillenen her tartışmada kimilerinin -Ortodoksi bir yaklaşımla- karşımıza çıkardığı ünitarizm ve onu besleyen Avrupa merkezciliğinin azınlık iktidar modeli dışına çıkıp yeni şeyler söylemeye başlayan Öcalan İmralı Savunmalarında kapsamlı değerlendirmelerini bu esas üzerinden şekillendiriyor. Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde oynayacağı rol ve ön açıcılık bu fikri altyapıdan bağımsız değerlendirilemez. Toplumsal yönetişimde kavramsal olarak devletin kendisini tartışmaya meyleden Öcalan ünitarizmi besleyen yaklaşımlarda çözüm aramaz. Dolayısıyla gerçekte Öcalan’ın genelde Ortadoğu özelde ise Türkiye ve Kürdistan için tasavvurunu anlamanın anahtar kavramı ‘konfederalizm’dir.

Bir arada çözümünün formülasyonunu tartışırken uluslararası güç dengelerinin yaşadığımız coğrafya üzerindeki çıkar hesaplarını göz ardı edemeyiz. Mezhebi ayrılıklar temelinde dokusu zarar gören toplumsal örüntü Avrupa merkezciliğinin de etkisiyle ulusçuluk hastalığına yakalanınca dış faktörlerin manevra alanı bulmasına neden oldu. Ulusçuluk aynı zamanda iradi müdahaleciliğin etkin olmasını sağladı. Bu da zor ve şiddete dayalı bir döngünün iktidar merkezli kendisini var etmesini beraberinde getirdi. Ulusçuluk ‘şerbetinden’ içenlerin daha çok zehirlendiği bu tablo içinde kimlik doyum sorunu yaşayan halklar ve kültürlerin yaşadığı sorunlar katmerleşti.

Ulusçuluk Ortadoğu coğrafyasında üst kimlik fikrine dayalı iktidar anlayışı olarak inşa edildi. Güçlünün güçsüzü iradi entegrasyona tabi tuttuğu bu sistemde güvenlik politikaları esas alındı/alınmaya deva devam ediyor. Oysa ki bu coğrafyada üst kimlik fikri zaman zaman denenmiş olmakla birlikte kendisini uzun zaman var etme şansını bulamadı. İslamiyet sonrası dönemde Muaviye’nin ilk olarak Arap milliyetçiliğine dayalı olarak uygulamak istediği bu politika kadim toplumsal örüntünün zarar görmesine sebebiyet verdi. Toplumsal örüntüde iktidar deneyimi yaşayan kimliklerin ‘güç’ zehirlenmesine kapıldıkları bir ortam oluştu. Bu ortam da uluslararası güç dengelerinin bölgeye yerleşmesine ve çıkarlarını kurumsallaştırmasına olanak sağladı.

KİMLİK DOYUMU NASIL SAĞLANIR?

Günümüzde kimlik doyum sorunu etrafında yaşanan problemleri çözmek için geliştirilecek formülasyon bu tarihi arka plandan bağımsız ikame edilemeyecektir. Çözüm salt ‘Batı demokrasisi’ ekseninde ‘evrensellik’ kriterine indirgendiğinde mümkün olmuyor. Zira böyle bir formülasyonun içinde kendimizi görme ve kendimizden bir şeyler katma imkanı bulamıyoruz. Sümerlerden günümüze güçlü bir bölgesel deneyime sahip olan bölgemizde bize çözüm kapısı aralayan pek çok uygulama görme şansına sahibiz.

Öcalan’ın halkların birliğine dayanan ortak vatan ve demokratik ulus fikri özünde sözünü ettiğimiz bu bölgesel deneyimlere yaslanmaktadır. Sümerlerin geliştirdiği Osmanlılara kadar devam eden yatay geçişgenli toplumsal örüntüde ortaklaşan toplulukların birleştikleri üst yapıda esas olan üst kimlik değil irade birliğidir. Bu irade birliği merkez halkaya yaklaştıkça yetkileri artmıyor, azalıyordu. Toplumun yaşam alanına yakınlaştıkça yerelin daha çok yetkili olduğu bir örüntü söz konusudur. Öcalan’ın konfederalizm fikri de buradan beslenmektedir.

Dolayısıyla Öcalanlı Türkiye siyasetini bu arka planla birlikte okumadan anlamak mümkün değildir.

ÇÖZÜME HİZMET ETMEK

‘Türkiye’nin Kürt sorunu’ olarak tartıştığımız konu Ortadoğu’nun dizayn ve yeniden inşa sorunudur. Dizayn ve inşa kavramlarını özellikle birlikte kullanıyorum. Zira sorunun çözümüne yaklaşım da hangi kavramın etkili olacağını gösterir. Anlamı itibarıyla ‘dizayn’ bize ait olmayan bir çözümü ifade eder. İnşa, bize daha yakın bir kavramsallaştırmadır.
Kürt sorunun çözümü üzerine yapılan değerlendirmeler bu kavramlardan hangisine dayanıyor buna bakmak gerekir. Tabii ki bu değerlendirmeyi uluslararası güç dengelerinin etkisinden bağımsız da konuşamayız. Uluslararası güç dengelerinin yaklaşım parametrelerini de ayrı bir analiz konusu yapmak gerekir. Bugünün Ortadoğu’sunda at koşturan üç aktör -ABD, Rusya ve Avrupa- kendi çıkarlarıyla uyumlu olmayan her çözüm girişimini sekteye uğratma gücüne sahiptir. Yaşanan deneyimler bize bunu kanıtladı. 2013-2015 yılları arasında sürdürülen çözüm sürecinde Öcalan’ın ısrarla istediği ‘gözlemci mekanizma’ tam da bunun içindi. Çözümü akamete uğratma gücüne sahip olan uluslararası aktörlerin bozucu etkisini minimize etmek gerektiğine inanmaktadır. Öcalan, uluslararası güç dengelerinin sorunların çözümüne içeriden lobiler vasıtasıyla müdahale ettiğine inanmaktadır. Bunun için de bu dinamiklerin bozucu etkisini aza indirgemeyi salık vermektedir. Hükümetin ‘biz bize’ politikasında ısrarı başarı sağlayamadı. Sonuçta yüz yüze kaldığımız gerçeklik çözümde ‘biz bize’ diye bir şey olmadığını, etki eden üçüncü bir parametrenin olduğunu göstermektedir. Zira Kürt sorunu salt Türkiye ve ya diğer paydaş bölge devletlerinin sorunu değil, uluslararası güç dengelerinin de üzerinde hesaplar yaptığı bir sorundur. Çözümü konuştuğumuz yerde kalkış noktalarını doğru tespit etmeden hareket edemeyiz.

Güç dengelerinin dümen suyuna giderek bir çözümden söz etmediğimizin altını çizmek isterim. Soruna etki eden güç dinamiklerinin bozucu etkisini işaret etmek ve ona göre pozisyon almaktan söz ediyorum. Türkiye’de hükümet ve hükümet dışı çevreler Öcalan’ın esas alındığı bir çözümü arzuluyorsa öncelikle şuna inanmak durumundalar: Öcalan’ın 20 yıla aşkın süredir ada hapishanesinde bulunmasının savunularının bu güç dinamiklerinin hesabına gelmemesiyle de ilişkisi vardır. Zira Öcalan eğer ki uluslararası güç dengelerinin Ortadoğu hesaplarına teşne olmuş olsaydı bugün ada hapishanesinde olmayacaktı. Bu nedenle çözüme ilişkin oluşturduğu yol haritasına doğru yaklaşmak ve ona olanak sağlamak gerekir. Öcalan, Kürt kazanımını Türk enkazı üzerine inşa etmiyor. Tersine kaybedeni olmayan bir formül sunuyor.

KİMİNLE ÇÖZÜM?

Çözüm meselesini konuşurken dile pelesenk edilmemesi gereken iki kavramı öncelikle vurgulamak gerekir: Güven ve samimiyet. Müzakere gerektiren durumlarda ‘güven’ ve ‘samimiyet’ kavramlarının şekillendirdiği duruş genellikle ‘saflık’ olarak tanımlanır. İki asrı aşkın süredir varlığını devam ettiren ve bütün bölgesel dinamiklerin yerinden oynamasını sağlayacak bir sorunun çözümünden söz ediyorsak eğer bu ‘saflık’ ayarı daha da katmerleşir. Bu nedenle bu iki kavram yerine yeni ‘tedbir’ ve ‘ilkesel yaklaşım’ kavramlarını ikame ederek yol almak gerekir.

Şimdi hayati bulunan muhataplık meselesine gelelim. İki taraflı olarak muhataplık sorunun tartışmanın merkezine alarak yürüyen süreçlerin çözümsüzlükle sonuçlandığını gördük. CHP’nin yaklaşımıyla birlikte çözümün tarafları yanı sıra şimdi de ‘çözümün adresi’ gibi bir meseleyle de karşı karşıyayız. ‘Çözüm muhatapları sorunu yaşayanlardır’ demek suretiyle genel bir belirlemeyle yetinebiliriz. Ancak bu belirleme her zaman için muğlak bulunmaktadır. Çözümsüzlüğe dayalı politikalar geliştirenler özellikle bu soruları güncel tutarak taraflar arasına mesafe koymayı başarmışlardır. Ve tabii ki bu politikanın da hizmet ettiği ‘örtük’ bir niyet vardır.

Genç cumhuriyetin kuruluşundan itibaren katmerleşen ulusçuluk yaklaşımının içinden çıkılmaz hale getirdiği Kürt sorununu çözmek için öncelikle tıkaç noktalarını açmakla başlamak gerekir. Devlet içinde kurumsallaşmış tek tipleştirici zihniyet üst kimlik dayatmasıyla ünitarizmi önceleyen yaklaşımı ile çözümü konuşulamaz hale getirmektedir. Üst kimlik fikrine dayanan yaklaşım temelde reddiye içerdiğinden sorunun varlığını dahi inkar etmektedir. Bu yaklaşıma göre ‘sorunlaştırılmış’ bir sorun vardır. Kırmızı çizgilere hassasiyetle dillendirilen bu yaklaşıma göre çözüm tektir: Bir şey istemezseniz sorun çözülmüş olur.

2013-2015 döneminde sıkça dillendirilen yaklaşım Kürtler muhafazakar iktidarla anlaşıp Türkiye’nin modern çizgisinden sapmasına kapı aralıyorlar, şeklindeydi. Ancak asıl kaygı bu muydu? Cevabı açık: Kesinlikle hayır. Avrupa merkezciliği dümen suyunda şekillenen cumhuriyeti yeni ve kapsayıcı bir zemine oturtmaya dönük çabaları engellemeye dönük bir hamleydi, bu. Son dört yılda yaşadıklarımızı ve yaşamaya devam ettiğimiz sıkıntıları bu yaklaşımdan bağımsız değerlendirmek mümkün mü? Hayır. Cevabımız buysa ve çözüm arzunuz varsa, bir şey yapmanız gerekmez mi? Bir şey yapmalı, değil mi? O zaman dürüst olmalı ve cesaretle söyleyeceğimizi söylemeliyiz. Bir: Avrupa merkezciliğinin kaynaklık ettiği fikriyatla Kürt sorunun kalıcı çözümü mümkün değildir. Bu çizgi birliğe değil -az olsun benim olsun fikrine dayandığından- parçalanmaya hizmet eder. İki: Amerika pragmatist yaklaşır ve masanın etrafında kimin olduğuna bakmaz, masada konuşulanların kendi çıkarlarıyla ne kadar örtüştüğüne bakar. Üç: Rusya statik bölge dengelerinin bozulması ve yeni inşa sürecinde kendisine yer bulamadığından kaosun devamından yana bir politikaya sahiptir. Yerel dinamikler açısından: Bir: Türkiye ve İran arasında Eşairi ile Mütezile’den günümüze sirayet eden iktidar kavgası vardır. Osmanlı bakiyesinin sürdürücüsü olarak Türkiye Sünnilik esaslı bölge politikalarıyla kendisini var etmek istiyor. İki: Arap coğrafyasında Muaviye ruhu yeniden diriltilmek isteniyor. Üç: Bu dengeyi bozucu etkisi olan Kürtler yeni bir alan açıyorlar. Öcalan’ın yaklaşımlarında kristalize olan bu yaklaşım özgürlük, barış ve kimliklerin doyumuna dayalı gönüllü bir aradalığa dayanmaktadır.

Çözümü konuştuğumuz dönemlerde bunları tartışmak ve yol açmak yerine kiminle konuştuğumuzu tartıştık. Ben bu konuda Marx gibi düşünüyorum: Ne istediğimizi bildikten sonra kiminle konuştuğumuzun önemi yoktur. Ama illa da açık ifade isteniyorsa; Kürt sorunu devletin idari ve siyasi yapısındaki tekçi mantalitenin ürünü olarak ortaya çıktı. Ret ve inkara karşı kendisini var etme mücadelesi veren Kürtlere ideolojik saiklerle kiminle konuşup kiminle konuşmamaları gerektiğini kimse söyleme hakkına sahip değildir. Öcalan şahsında kristalize olmuş Kürt iradesine devleti kim yönetiyorsa çözümün muhatabı da o dur. Çözüme kapı aralamak amacıyla 99’da silahlı unsurların sınırların dışına çıkılmasını salık veren Öcalan’ın o günkü muhatabı Ecevit’in başbakanı olduğu koalisyon hükümetiydi. 2004 Haziran’ında çatışmalar yeniden başladığında Ak Parti hükümeti iktidardaydı. 2010-2011 ve 2013-2015 müzakere süreçlerinde de Ak Parti vardı. İktidar değişmediğine göre muhatap da değişmemiştir.

Burada önemli olan husus şu Erdoğan çözümden yana rol alacak mı? Erdoğan, Güney Afrika’nın beyaz ırkçılığı sorununu sonlandıran Frederik W de Klerk’i veya Fransa’nın Cezayir sorununu tarihe gömen Charles de Gaulle’ü olabilir mi? Hiç şüphesiz bunu yaparsa siyasi jübilesini zirvede tamamlamış olacaktır.

Son söz mahiyetinde şunu belirteyim: Demokratik siyasette partiler toplumsal yönetimin enstrümanı olarak vardır. Kimin yöneteceğine partiler değil halk karar verir. Üçüncü alanı açmakla mükellef olan siyaset çizgimiz kendi başına iktidar olmak için mücadele eder. Devletin ‘tunç bileşeni’ için de dayanak olmayı reddeder. Kürtlere ‘biz iktidar olduktan sonra meclis zemininde çözelim’ diyenlere Kürtlerin, “1924’te meclis zemininde ret ve inkar dayatıldığında siz iktidar değil miydiniz?” deme hakkı vardır.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir