Nejla Kurul: Karşılıklı etkileşimi unuttuk yaşamın merkezine kendimizi koyduk – Dilan Babat

Türkiye’de koronavirüs salgını ile birlikte buna bağlı gündemleri konuştuğumuz akademisyen Nejla Kurul’a göre virüsün Çin’de ortaya çıkması ile son 50 yıldır çok büyük ölçüde büyüyen endüstriyel gıda üretimi arasında bir bağ var.  Nejla, “Bu bağlamda virüsün Çin’de ortaya çıkması tesadüf değil. Çünkü artan nüfusu doyurmak için Çin’de son 50 yıldır endüstriyel gıda üretimi daha önce görülmemiş ölçekte büyüdü. Sadece Çin’de değil, tüm devletlerde büyüme bir fetiş haline getirildi, metalara dönük arzular kışkırtıldı” dedi.

Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan, sonrasında bütün dünyayı etkisi altına alan koronavirüs (Covid -19) salgını, Dünya SağlıK Örgütü (DSÖ) tarafından “pandemi” olarak kabul edildi. Çin’de 2019 Aralık ayından bu yana devam eden salgın kontrol altına alınırken, İtalya şu ana kadar virüsten en fazla etkilen ülkelerden biri oldu. Kamuoyunda “Türkiye’nin İtalya yolunda ilerleyeceği” tartışmaları başlarken, hükümetin “Kendi OHAL’inizi ilan edin”, “Gönüllü karantina” çağrıları devletin alması gereken önlemler bireyselleştiriliyor. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi beklenirken, bu söylemler yoksulluğu ve hastalıkları da kendisiyle beraber getiriyor. Tüm bunlarla birlikte “koronavirüs krizinin kapitalizmi nasıl dönüştürebileceği”, “yeni dünya düzeni”, “ekolojik tahribat”, “Bilinçsiz tüketimin geldiği nokta” tartışma konuları arasında.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Koronavirüs Kriz Koordinasyonu üyesi ve Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen akademisyen Nejla Kurul ile Türkiye’de koronavirüs salgının geldiği nokta, iktidarın söylemleri, salgının otokratik yönetim biçimini güçlendirici adımlara evrilmesi ve HDP’ye yönelik kayyım atamalarını konuştuk.
“İnsan ve insan olmayanların karşılıklı etkileşimini unuttuk, yaşamın merkezine kendimizi koyduk.”
* Dünyada uzun süredir devam eden kapitalizmin yıkıcılığı ile başta ekoloji ciddi derecede tahrip edildi. Bu salgın bize nasıl bir alarm veriyor?
Gabriel Garcia Marquez diyor ki “En berbat salgın insandır kuşkusuz.” Marquez neden böyle bir şey söylüyor, bizler şimdi nasıl cümleler kuruyoruz? Şimdinin yaygın cümlesi şu: En berbat salgın korona virüsü. Suçlu virüs mü? Adeta iki salgın arasında bir karşılıklılık yok mu? Ne ekersen onu biçiyorsun! İnsan salgınının doğaya verdiği zarar çok büyük. İklim krizi, ormansızlaşma, canlı türlerinin yok olması, gıda yoksunluğu, doğal varlıkların aşırı tüketimi… Belki de yerinden koparılan ve vahşi hayvan pazarında satılan pangolinler…
Darwin doğal seçilim ve rastlantısal bir mutasyondan söz ediyordu. Onun kuramına göre doğa evrimin hâkimi ve yöneticisi idi. Şimdi ise yerkürede neyin yaşayıp, neyin öleceğini seçen ve tasarlayanlar insanlar. Artık yapay bir seçilim ve rastlantısal olmayan mutasyon işliyor. Bir zamanlar geniş bir alana yayılan topraklar azaldı. Yeryüzündeki kara parçasının yarısı artık insan türünün müdahalesi olmadan doğal olarak yetişecek şeyler yerine insanların istedikleriyle kaplı. Okyanuslar, göller ve nehirler kuruyup tükendi. Doğal kaynaklara yönelik ciddi bir saldırı var. Sadece birkaç yüzyılda, insanın isteklerine göre sebze ve meyve temini için bitkilere ve eti için hayvanlara yer açmak için bir zamanlar orman, çayır, tundra olan geniş toprakları yaşam alanı haline getirdik, çitle çevirdik, sonra bu alanlara tohum ektik ve onları suladık. İşte bu yapay seçilim demektir.
İnsan ve insan olmayanların karşılıklı etkileşimini unuttuk… Yaşamın merkezine kendimizi koyduk. Kendimizi doğadan ayırdık, bununla kalmadık, kendimizi doğanın karşısında efendi konumuna yükselttik. İnsan olmayan her şeye insan için saldırdık, sömürgeleştirdik. Yarattığımız bu canavar makinenin adı kapitalizm. İnsanın ve kâr sürümlü kapitalist üretim tarzının doğa üzerinde kurduğu tahakküm, koronavirüsün ölümcül ve yaygın hale gelmesindeki büyük bir etkiye sahip. Kapitalizm, öldürücü virüsler için yollar açıyor. Virüsün Çin’de ortaya çıkması ile son 50 yıldır çok büyük ölçüde büyüyen endüstriyel gıda üretimi arasında bir bağ var. Bu bağlamda virüsün Çin’de ortaya çıkması tesadüf değil. Çünkü artan nüfusu doyurmak için Çin’de son 50 yıldır endüstriyel gıda üretimi daha önce görülmemiş ölçekte büyüdü. Sadece Çin’de değil, tüm devletlerde büyüme bir fetiş haline getirildi, metalara dönük arzular kışkırtıldı.
“Virüs şunu söylüyor: Ben sadece yaşamak istiyorum diyor. Bunun bedeli sizi en sevdiğiniz insanlardan ayırmak, aranıza fiziksel mesafeler koymak; hayvanlar için hayal ettiğiniz daraltılmış hayatı size yaşatmak pahasına olsa bile.”
Kapitalizm, bizlerin tekil varoluşu dışında konumlanmış bir makine değil. Bizlerin arzularını kapıyor, kendi aksiyomatiğine dahil ediyor. Doğaya saldırı, kapitalistler, kâr peşindeki sermayedarlar ve kapitalist devletlerin yardımıyla olsa da sıradan insanların kayıtsızlığı, umarsızlığı ve sistem tarafından kapılmasıyla gerçekleşiyor. Büyük endüstriyel çiftlikler, devasa fabrikalar, büyük depolar, ticaret yolları, betonlaştırma, her şeyi metalaştırma… Koronavirüs salgınının ardından Trump, Çin virüsünden söz ediyor. Virüsün milliyeti olur mu? Olmaz, virüs şimdi dünyayı dolanıyor, politik bir bilinci olmadan yaşamak için konaklayacak kendisi ile savaşamayacak bedenler arıyor, sağlık sisteminin görece iyi olduğu birçok ülkede fırtına estiriyor. Virüs şunu söylüyor: Ben sadece yaşamak istiyorum diyor. Bunun bedeli sizi en sevdiğiniz insanlardan ayırmak, aranıza fiziksel mesafeler koymak; hayvanlar için hayal ettiğiniz daraltılmış hayatı size yaşatmak pahasına olsa bile. İnsanın yerküreye yapıp ettiğine ne çok benziyor. Bir kabile reisinin dediği gibi, “Yerküre insana değil insan yeryüzüne aittir.” Bu cümle, yerkürelilerin, yani insan ve insan olmayanların birbirine saygıyla ortakyaşarlığının kapitalizm dışı yeni yollarını bulmasını ifade ediyor. İnsanların saldırılarına bir biçimde izin verdikleri kapitalizmi sorgulamasını ve doğaya/insan olmayanlara saygıyı temel ölçüt olarak alarak yeni yaşamlar ve ortaklıklar kurmasını anımsatıyor. Hem de hiç beklemeden, burada ve şimdi anlayışıyla.
* Başta bu salgın için “eşit bir salgın” denildi ancak baktığımız zaman koşullar ve maruz kalma biçimi olarak sınıfsal farklılıklar çok keskin. Buna ilişkin ne söylemek istersiniz?
Koronavirüs, karşılaştığı her tekil bedene yerleşiyor, bu anlamda eşit bir salgın, herkes için kötü karşılaşmalar bunlar! Ne var ki bedende konaklaması oldukça eşitsiz. İnsan bedeninin oldukça yabancı bir virüse karşı verdiği tepki, genç ve yaşlı oluşuna, bedenin fiziksel gücüne, beslenmesine, dolayısıyla bağışıklık sisteminin gücüne, geçmiş yaşantılarının bedende bıraktığı hasarlara göre (kronik hastalıklar, travmalar, zayıflıklar…) değişebiliyor. Yani yoksulların, işsizlerin, evsizlerin, mültecilerin, kötü beslenenlerin, ileri yaştaki kişilerin bu karşılaşmadan zararla çıkması kuvvetle muhtemel. Bu kesimler ancak çok güçlü bir evde kalma iradesi ve güçlü bir sosyal politika ile virüsle diğerleriyle eşit biçimde baş edebilirler.
Ayrıca koronavirüsle karşılaştıktan sonra evdeki olanaklar ve nitelikli bir sağlık hizmeti alabilmenin sınıfsal nitelikleri var. Ayrıca siyasal iktidarın pandemi hastanelerini, solunum cihazlarını, test kitlerini etnik ayrımcı bir biçimde kentler arasında dağıtması durumunda salgın karşısında hastayı güçlendirme ve tedavi eşit olmaz. Binlerce insanın salgına yakalanması durumunda yetersiz solunum cihazlarının kimin için kullandırılıp kimin için kullandırılmayacağına karar verilmesi durumunda, etik/politik ilkeler yoksa şayet yine eşitlik olmaz kanımca…
“Doğanın intikamı diyerek onu kendi dışımızda düşman olarak konumlandırmak bana doğru gelmiyor. ‘Doğaya zarar verilmesine rıza gösterdiğim için şimdi ben zarar görüyorum’ demek ve bundan sonra ne yapılacağı, doğa ile birlikte ne olacağımız konusunda düşünmek ve eylemek gerek.”
* Neo-liberal politikaların yıkımın en ağır şeklini hissettirdiği son günlerde bu salgının doğanın intikamı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Sandığımız gibi doğa bizim dışımızda bir şey değil, biz doğanın canlılarından biriyiz. İçtiğimiz suyun kirlenmesine, bir şişe içinde paketlenmesine ve satılmasına karşı çıkmadığımız su, tüm özellikleri ile bizim bedenimizde. Üretimine göz yumduğumuz, karşı çıkmadığımız, otomobil, otobüs egzoz gazları, fabrika bacaları, tonlarca çöple kirlettiğimiz hava bizim ciğerlerimizde. Denetlemediğimiz GDO’lu sebzeler ve meyveler yine bizim midemizde, antibiyotik yüklü etler bizim bedenimizde. Bedenimizin içi ne ve dışına dair ayrım gerçekte çok belirsiz.
Bu durumda doğa bizden intikam mı alıyor? Yoksa doğaya verdiğimiz zararın bedenlerimiz üzerinden kefaretini mi ödüyoruz. Doğanın intikamından bahsedersek şayet, doğa yeniden düşman olarak kavranır ve nefret nesnesi haline gelir insanlık için… Yani korkarım doğaya daha çok müdahale edilmeli diye okunur. Savaşlarda ya da barış zamanlarında katledilen canlı türleri, yakılan ormanlar, yol açtıkları hastalıklarla koronadan daha fazla can alan doğası (genetiği) bozulmuş tohumların ve ürünlerin, zehirlediğimiz suların kefaretini ödüyoruz. Şimdi doğanın intikamı diyerek onu kendi dışımızda düşman olarak konumlandırmak bana doğru gelmiyor. ‘Doğaya zarar verilmesine rıza gösterdiğim için şimdi ben zarar görüyorum’ demek ve bundan sonra ne yapılacağı, doğa ile birlikte ne olacağımız konusunda düşünmek ve eylemek gerek.
“Bu salgınlar, alıştığımız ve tekrarladığımız yaşamalarımız üzerine yeniden düşünmemize olanak sağlıyor”
* Son yıllarda görülen SARS, kuş gribi ve domuz gribi salgınlardan sonra koronavirüsün etkisi de göz alındığında uzmanlar ‘bundan sonra daha tehlikeli salgınlarla karşı karşıya kalabiliriz’ uyarıları yapıyor. Bu ne anlama geliyor. Buna karşı devletler neden önlem almıyor?
Aralık ayında Çin’in Wuhan kentinde yayılmaya başlanan Covid-19 virüsü Türkiye dahil şu anda 170’ten fazla ülkede görülüyor. Antarktika hariç dünya üzerindeki bütün kıtalar virüs ile karşılaşmış durumda. Bu yaygınlık derecesine bakarak Birleşmiş Milletlere bağlı Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart 2020 yılında bu virüsün yaygınlığını “pandemi” olarak ortaya koymuştur. İnsanlığın çeşitli pandemiler yaşadığı biliniyor: Kara Veba, Kolera, Grip, Tifo, Domuz Gribi, Covid-19. Türkiye’de resmi olarak ilk vaka Sağlık Bakanlığı tarafından 11 Mart tarihinde açıklandı.
Devletler, Mart ayının sonuna geldiğimizi düşünürsek en etkili önlemleri yaklaşık dört ay gecikmeli olarak almaya başladılar. Önceki deneyimlerden ders alınmadığı da ortaya çıktı. Örneğin AKP, bütçe içinde “ihtiyaç akçesi” olarak da geçen olağanüstü haller durumunda kullanacağı rezervleri çoktan tüketmişti. Küresel çağda bu tür olguları ‘ulusun güvenliği ve bekası’ savunusu ile devletler kısa bir süre ile kapatabiliyorlar. Ama bu kısa süreler içinde binlerce insanın hayatı olumsuz biçimde etkileniyor.
Yine siyasal iktidarlar, bu süreçten en az etkilenmek hatta krizden siyasal rant elde etmek için yoğun bir sansür uygulayabiliyor. Siyasal iktidar devlet aygıtını kendi tekeline aldığında toplumda salgınla mücadelede etkili işler yapabilecek demokratik sivil yapılanmalar işlevsiz hale getirebiliyor, muhalefetin her eleştirisi “milli birlik ve bütünlük için tehlike olarak” değerlendiriyor. Böylece salgınla ilgili her alan devlet güçlerine açılırken toplumun kendi örgütlü gücü dışarıda bırakılıyor. Kapitalist üretim yordamları ve yaşam biçimleri değişmediği sürece tehlikeli salgınlarla karşı karşıya kalabiliriz. Ne var ki doğal yaşama saygı duyan üretim yordamları ve tüketim tarzları geliştirmek gibi pek çok olanağımız var. Bu salgınlar, alıştığımız ve tekrarladığımız yaşamalarımız üzerine yeniden düşünmemize olanak sağlıyor. Kapitalist yaşam biçimlerine mahkûm değiliz.
“Kayyım atanması, doğal koruma alanlarının imara açılması, Kanal İstanbul Projesinin ilk ihalesinin yapılması siyasal iktidarın sadece toplum sağlığını değil, seçme ve seçilme hakkını da, ekonomik ve ekolojik konuları da önemsemediğini gösteriyor.”
* Cumhurbaşkanının geçen günlerde koronavirüse karşı açıkladığı pakette durumun ciddiyeti bir yana ‘dua ve sabırla’ salgının atlatılacağı mesajını verdi.  Dışarıda milyonlarca emekçi yaşamlarını idame ettirmek için çalışırken kendilerine yönelik herhangi bir önlem alınmadı. Tam tersi sermayecileri koruyan kararlar çıktı. Durum bu kadar ciddi iken, hükümetin bu tutumu bize neyi gösteriyor?
Hükümet koronavirüs salgını karşısında etkili önlemler alıyor mu? Bu sorunun yanıtı çok önemli. Salgın hakkında ne biliyoruz, kendimize soralım. Türkiye’de son olarak ne yazık ki 10 bin 827 vaka 168 ölüm olduğunu öğrendik. Rakamların giderek yükselişi bizlerin “evde kal” çağrılarına kulak vermemizi zorluyor. Halkın, emekçilerin fazla bir seçeneği yok. Sokağa daha az çıkıp, elini daha sık ve dikkatli yıkayıp, tokalaşmaktan ve sarılmaktan vazgeçecek. Evde ekonomik gücüne göre gıda stoklayacak. Ama çalışmak zorunda kalacak ciddi bir mali destek almazsa. Zenginler, emekçiler gibi çalışmak zorunda değiller ama canlarını da korumak durumundalar. En azından başlangıçta virüs zengin-yoksul ayırımı yapmıyor. Dolayısıyla hükümetin mülk sahipleri lehine mi yoksa mülksüz yurttaşlar için mi politika ürettiğine açık yanıtlar bulmak gerekiyor.
Sağlık Bakanını dinliyor ve tweetlerini okuyoruz. Kamuoyuna yansıtılan enformasyon sadece rakamlar. Örneğin toplum sağlığı ya da insan sağlığından ziyade ekonomiyi, büyük şirketlerin kârlarını ve kazançları düşünüyor. Bu nedenden dolayı da zorunlu olmayan sektörlerde üretimin kesintisiz sürmesini, tüketimin olabildiğince devam etmesini istiyor. Bunu yaparken de işçileri, dağıtım işinde çalışanları, AVM’lere gitmek durumunda kalan tüketicilerin sağlığını ciddi biçimde riske atıyor. Salgınla mücadele sürerken (yangından mal kaçırırcasına) belediyelere kayyım atanmasının sürdürülmesi, doğal koruma alanlarının imara açılması ve Kanal İstanbul Projesinin ilk ihalesinin yapılması siyasal iktidarın sadece toplum sağlığını değil, seçme ve seçilme hakkını da, ekonomik ve ekolojik konuları da önemsemediğini gösteriyor. İşe gitmek zorunda kalan milyonlarca çalışanın sağlığının nasıl korunacağı konusunda hükümet sabır ve dua telkininden başka bir şey yapmıyor.
* Gündemdeki tartışma konularından biri de sağlık alanı. Yüzlerce doktor tıbbı malzeme ve doktor yetersizliğinden söz ederken, virüse ilişkin testler ise yetersiz kalıyor.  Hastanelerde hala doktor yetersizliği var. Bu yetersizlikler nasıl giderilmeli? Hükümetin ne gibi adım atması gerekiyor?
Koronavirüs salgını yönetimi konusunda çok ciddi sorunlar var. Hem sağlık örgütleri, demokratik kitle örgütleri hem de tekil yurttaşlar salgının hangi kentlerde yoğunlaştığını, vaka sayılarını bilmiyorlar, bu konuda uyarılmıyorlar ve kişisel tedbirler olanağından yeterince faydalanmıyorlar.  Sağlık Bakanından, solunum cihazı eksikliği olduğu, bunun için üretim faaliyetlerinin başlatılacağını, sağlık personeli desteğine ihtiyaç olduğunu ve 32 bin sağlık personeli alınacağını öğreniyoruz. Mevcut duruma bakıldığında, resmi vaka sayılarının tanı koyma ve test yapma ile doğrudan ilişkisi vardır.
Güney Kore’de test yapma ve tanı koyma sayısı 5 bin test bir milyon kişi iken bizde 500 test 1 milyon kişi oranına ancak ulaştığı ifade ediliyor. Bu da yeterince test yapılmadığı için vakaların ortaya çıkmadığını, diğer bir deyişle vaka sayılarının söylenenin çok üstünde olabileceğini düşündürüyor. Hızlı tanı testleri hemen temin edilmeli ve ülke genelinde tüm sağlık kurumlarında yapılacak şekilde yaygınlaştırılmalı. Test sürecindeki yavaşlık, vakaların belirlenememesini, dolayısıyla izolasyon tedbirlerinin alınamamasına ve salgının toplumu daha fazla etkilemesine ve ölüm oranlarının yükselmesine neden olacaktır. 15 gün veya bir ay sonra karşılaşılacak salgın tablosu karşısında salt salgının yarattığı travmalar değil, işsizlik ve yoksulluğun yayılması gibi olasılıklara hazır olmak gerekiyor.
Kısa zaman önce AKP-MHP Hükümetine göre Türkiye hızlı tanı test kitleri üreten, hatta bu kitleri Amerika gibi ülkelere pazarlayan bir ülke idi. Son günlerde birden bire işler değişti ve Türkiye Çin’den gelecek olan tanı testleri paketlerini bekler duruma geldi.  Geldiği ve hastanelere dağıtıldığı ifade edilen tanı testlerin hala pek çok yerde bulunamadığına dair basına yansıyan haberler var. Sağlık emekçisi ihtiyacı çok artmış olmalı ki 32 bin sağlık emekçisinin istihdam edileceği ifade edildi. Ne var ki hangi kadrolar için istihdam sağlanacağı yine açık biçimde ifade edilmiyor. OHAL döneminde on bini aşkın sağlık emekçisi Kanun Hükmünde Kararnamelerle işlerinden ihraç edildiler. Yani sağlık emekçisi ihtiyacı zaten vardı, salgın günlerinde ise bu ihtiyaç daha da arttı. Bu nedenle Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilmiş sağlık emekçileri ivedi bir yasal düzenleme ile derhal işlerine iade edilmeli.
‘Devlet, mahpusların yaşam hakkını koruyamaz’
* Türkiye’de yaşanılan eksiklerin yanı sıra birçok akademisyen, siyasetçi, yazar vb. cezaevlerinin bir an önce boşaltılması çağrısında bulundu.  Hükümet bu çağrıları görmezden gelirken, açıklanan üçüncü yargı paketi ile siyasi tutsaklar af kapsamı dışında bırakıldı, ‘uyuşturucu’ ve ‘cinsel istismar ve şiddet’ faillerinin ise indirimlerden yararlanacağı görüldü. Siyasi tutsakların af kapsamı dışında bırakılmasındaki ötekileştirmeyi nasıl görüyorsunuz? Bunun toplum üzerindeki etkisi nasıl olacaktır?
Siyasi mahpusların durumunu af kapsamında değerlendirirken iki uç politik ve etik tutumla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Birincisi siyasal mahkûmlar af kapsamı dışına çıkarılarak cezaevleri koşullarında yayılabilecek koronavirüs bulaşı ile baş başa bırakılabilirler. İkincisi, siyasal mahkûmlara infazda eşitlik ilkesine göre davranılarak koronavirüs tehlikesinden evlerine gönderilerek uzaklaştırılabilirler. Bu iki yol ayrımı, ara uğrakları içinde barındırsa da ölüm ve yaşam arasındaki tercihe benziyor. Sıradan bir yurttaş bile bu ikilemden yaşam hakkını ortaya koyan ikincisini sezgisel olarak seçer. Çünkü Covid-19’un insanlığı tehdit edici bir boyuta ulaştığı ortamda devlet, mahpusların yaşam hakkını koruyamaz. Anayasaya göre, cezaevinde olup olmadığına bakılmaksızın “herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”
“Siyaset makinesi içinde HDP’nin kurduğu bağlantılar, inşa ettiği köprüler, ilmek ilmek ördüğü ilişkileri koparılmak, kayyım atamalarıyla seçmen kitlesi ile kurduğu ilişki askıya alınmak isteniyor.”
* Türkiye’de salgının vahameti ortadayken, koronavirüsten kaynaklı dayanışmanın olacağı bir ülkede hükümetin HDP’li belediyelere yönelik kayyım atamalarını nasıl yorumluyorsunuz?
Halkların Demokratik Partisi, yeni bir toplumsal ve siyasal yaşam için ciddi iddiaları olan bir parti. Hem merkez sağın hem de merkez solun dışında yeni bir siyasal anlayışı toplumla tanıştırıyor. Bilinen siyasal geleneklerin dışında eylemci bir tarzı var. Siyasetin ‘artık yeter’ diyen, eşitlik ve özgürlük taleplerinin peşinden cesaretle giden, etkileştiği her alanda bu talepleri yaşama geçiren siyaseten asi bir çocuk! Türkiye çokluğunu bir sis perdesi arkasında yüz yıldır saklayan siyaset tarzına karşı geçmişin, şimdinin ve geleceğin “fark”a dayalı siyasal ontolojisini temsil ediyor. Düşüncelerini deneyimliyor, hayata geçiriyor, hata yapıyor, yaşadıklarından hızla dersler çıkarıyor, yeni ve değerli olanı çok çabuk tanıyor, içeriyor, eyleme geçiyor. Bu nedenle siyasal arzuları çok güçlü, toplumsal belleğin kederli ve sevinçli belleğinden yoğun biçimde beslenen, bu nedenle akıl ve duygu üreten bir parti.
Siyasal iklime göre HDP seçmen sayısı 5 ila 6 milyon arasında değişen, ağırlıklı Kürt seçmenlerin yoğunlaştığı bir parti olsa da gerek stratejik ve gerekse taktik nedenlerle Türkiye’nin batısından da destek alan ve bu desteği giderek büyütme potansiyeli taşıyan, bu nedenle siyaset yelpazesi içinde kilit bir parti. En azından her on seçmenden birinin coşku ile duygu üreterek desteklediği bir parti. Tüm bu özellikleri, özellikle farkı nedeniyle siyasal iktidarı ürküten HDP, işlev göremez hale getirilmek isteniyor. Siyaset makinesi içinde HDP’nin kurduğu bağlantılar, inşa ettiği köprüler, ilmek ilmek ördüğü ilişkileri koparılmak, kayyım atamalarıyla seçmen kitlesi ile kurduğu ilişki askıya alınmak isteniyor. AKP, parti kapatan bir parti olmak istemiyor, ancak iktidar da olmanın verdiği güçle HDP’yi suçlulaştırarak seçmenin ondan uzaklaşmasını, hatta bağını tamamen koparmasını istiyor. Ne var ki HDP, yerel seçimlerde olduğu gibi, toplumun siyasal arzu akışlarını izliyor, bağlantılar kuruyor, kendini yeniden inşa ediyor.
Koronavirüs günlerinde kayyım atamak siyaseten bir akıl tutulmasıdır. Demokrasisi oldukça gerilemiş bir ülke için siyasal fırsatçılık olduğu da ileri sürülebilir. Koronavirüsle mücadelede yavaş davranan, sorunun ciddiyetini rant peşinde koşmaktan zaman bulup kavrayamayan siyasal iktidarın, halk sağlığı için iktidarın öngörmediği çabayı gösteren belediyeleri kayyım atayarak cezalandırdığını düşünüyorum. Bu salgının yayılmasını engellemek isteyen farklı her çaba engelleniyor. Toplumun demokratik örgütlü güçleri, resmiyetin ağır, bürokratik, toplumla bağını koparmış yabancı bir aksiyomatiği ve kodlarınca görünmez kılınmak isteniyor. Kayyımlar kadar Türk Tabipleri Birliği ile Sağlık Bakanlığının iletişime geçmemesi, meslek örgütünü Bilim Kurulu’na dahil etmemesi de bir başka örnek. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atamak, seçmenleri ergin olmayan bir yurttaş nitelemesi içine sokmak demektir. Hem Fırat’ın doğusundaki hem de batısındaki seçmenler, siyasal iktidarı birçok nedenden dolayı, ama kayyımlar atamaları nedeniyle de sandıkta cezalandıracaktır. Çünkü AKP ve MHP resmiyetinin her yapısı gri, hayat ise yemyeşildir!
Kaynak: JİNNEWS

İlginizi çekebilir