Nefret saçanların derdi, endişesi nedir? – Murat Sevinç

Hafta sonu, Cumartesi akşamı İstanbul’da Kenter Tiyatrosu’nda bir etkinlik vardı. Selahattin Demirtaş’ın kitabı Devran’da yer alan hikâyelerden dördü, tiyatro sanatçıları Jülide Kural ve Ömer Şahin tarafından okundu. Onlar dışında iki saz sanatçısı, okuma aralarında çok güzel türküler söyledi.

Salon hınca hınç doluydu. Tabii herkes bir yana, asıl ilgi çekici olan ve doğal olarak basın dahil oradaki herkesin ilgisini çeken, özellikle üç kişinin oyunu yan yana seyretmeleriydi. Başak Demirtaş, Selvi Kılıçdaroğlu ve Dilek İmamoğlu. Daha önce iki kez bir araya gelen üç kadına bu kez HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan da eşlik ediyordu ancak diğerleriyle arasında bir iki kişilik mesafe vardı.

Haliyle ilk izlenim, gecenin başlıca ‘izleyici’ yıldızlarının o üç kişi olduğuydu. Yoksa, örneğin Canan Kaftancıoğlu da oradaydı. Başkaca eski ve yeni milletvekilleri, bir süre önce cezaevinden çıkan Sırrı Süreyya Önder, sanatçılar, yazarlar, şöhretli simalar vb.

Unutmadan, bir de Kadir İnanır. Cumhuriyet tarihinin en ‘zarif’ ve ‘demokrat’ siyasetçilerinden biri olarak anılacağından kuşku duymadığım İçişleri Bakanı’nın, “Kadir efendi” ifadesiyle adlandırmayı tercih ettiği aktör. İyi ki oradaydı.

Okumalar yaklaşık yetmiş dakika kadar sürdü. Sonunda Jülide Kural kısa bir konuşma yapıp sahneye Başak Demirtaş’ı davet etti. Demirtaş heyecanını gizleyemediği konuşmasının sonunda bir sürpriz yaparak, eşi Selahattin Demirtaş’ın teşekkür mesajını dinletti. Alkışlandı. Etkinlik sona erdi.

Demirtaş pek çok açıdan halihazırdaki diğer muhalif siyasetçilerden farklı. Yalnızca HDP’liler değil, diğer parti seçmenlerinin hiç olmazsa bir kısmı tarafından (dile getirmekte zorlansalar da!) sevilip sayıldığı açık. Haliyle, siyasette başarı şansı çok yüksek, genç, yetenekli biri.

Yazı yazıyor, yakında romanı çıkacak, karikatür çiziyor. Ve tabii, cezaevindeki ‘ketildan’ attığı bir mesaj ile muhalefete belediye seçimi kazandırabiliyor! Ayrıca, örneğin şu anda ona sövmeyi marifet sayan siyasetçilerin bir ömür ‘okuduğu’ sayfa sayısını, muhtemelen geçtiğimiz sene ‘yazmıştır!’ İşin içinde ciddi bir üretkenlik de var anlayacağınız. Bunlar bizim memlekette pek sık karşılaşılır nitelikler değil, kabul etmek gerek.

Demirtaş’ın Devran adlı kitabına dair Gazete Duvar’da bir şeyler yazmaya çalışmıştım; ola ki merak eden olur, buraya bırakayım. Demirtaş’ın yazılarının edebi niteliği üzerine söz söyleyebilecek durumda değilim. Nitekim kendisinin de böyle iddiaları yok.

Fakat yine de, özellikle bazılarını yazı kalitesi açısından çok beğendiğimi, sevdiğimi söylemeliyim. İnsanın içine işleyen tarafları var. Demirtaş, ‘garibanı’ çok güzel anlatıyor. Hiç karşılaşmadık kendisiyle, ama o insanları neden bu denli doğru ve güzel anlattığını tahmin edebiliyorum. Belli ki hem iyi gözlemlemiş hem de bir kısmını, ‘iyi yaşamış.’ İliklerine işlemişçesine betimliyor küçük, önemsiz, görünmeyen, sesini hiç kimsenin duymadığı, kenarda kalmışları.

İşte geçtiğimiz Cumartesi günü, bir tiyatro sahnesinde ses buldu Demirtaş’ın satırları. Büyük kalabalık, güldü, ağladı, alkışladı. Hüzün ve mutluluk aynı yerde, aynı anda yaşandı. Bir insanın, dürüst bir insanın samimi sözünün mekânı ve zamanı olmadığı, hapsedilemediği bir kez daha serildi gözlerimizin önüne.

Evet, böyle bir etkinliğin ses getirmemesi elbette mümkün değil. Sosyal medyada linç kampanyaları başladı, küfür kıyamet gırla. Kişisel olarak, artık bu kampanyaların hiç kimseyi etkilemediğini, yönlendiremediğini düşünüyorum. Hep aynı isimler, hep aynı hesaplar, hep aynı cümlelerle önüne geleni terörist ilan edip sövüyor. ‘Vatan haini’ filan diyor, maaşlı hesaplar. Rahmetli annemin deyişiyle, ‘iki eşeğin yemini bölmekten aciz’ bir güruh, sağa sola hakaret edip ihanetle suçlayıp hedef gösteriyor insanları. Başkaca bir hasletleri yok. Düşünemiyor, yazamıyor, konuşamıyor, anlayamıyor; yalnızca küfredebiliyorlar.

Ayrıca, Demirtaş’a yönelik hakaretler de işlevsizleşmiş halde aslına bakılırsa. Orta yerde Demirtaş’ın mahkemedeki ‘savunmaları’ var. O savunmalarda dile getirilenlere, iddia ve ithamlara itiraz içermeyen her ‘laf atma’ çabası, atanı, daha da katlanılmaz hale getiriyor. Bugüne dek Demirtaş’ı, Demirtaş’ın yaptığı savunmalar üzerinden, onların yanlışlığı iddiasıyla hedef alan tek bir yazı okumadım. Kırk kere terörist dersek terörist olur, gibi mantık yürütülüyor belli ki.

Orada çok insan vardı. Aklı başında insanlar. Siyasetçi kadınlar ve siyasetçi eşi olan kadınlar, yan yana oturup iyi hazırlanmış bir okuma tiyatrosu seyretti. Bunca baskının olduğu bir zamanda, son derece medeni, son derece insani ve son derece umut verici bir manzaraydı.

Böyle bir manzaranın, ‘medeniyetten,’ ‘barıştan’ ve ‘huzurdan’ korkmayanları rahatsız etmesi mümkün değildi, nitekim etmedi.

Derdi, endişesi ‘medeniyet’ ve ‘barış’ olanları ise rahatsız edebilirdi, nitekim etti.

Bir seyirci olarak hem okumalardan, hem de mutluluk verici kadın dayanışmasından ve tabii salondaki insancıl atmosferden çok memnun kaldım. Emeği geçenlere teşekkür borçluyum.

Umut, umuttur; azı çoğu olmaz, kıymetini bilmek gerekir.

Kaynak: Diken

İlginizi çekebilir