Ne rejim ne cihatçı muhalefet; Kürtlerin 3. yolu -Suriye’nin Kuzeyi, Türkiye’nin Güneyi-1

Burası kurulmakta olan yeni düzeniyle; Arabı, Kürdü, Türkmeni, Süryanisi, Ermenisi, Ezidisiyle bambaşka bir bölge. Şam yönetimiyle ilk kez resmi görüşmelere de başladılar.

Dıştan takma 150 beygirlik Yamaha motor, köpükler çıkara çıkara Dicle Nehri üzerinde enlemesine bir yay çizdi.

Boyaları yer yer dökülmüş saç teknenin arkasında Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ortasında sarı bir güneş figürü bulunan yeşil, kırmızı ve beyaz bayrağı dalgalanıyordu.

Birkaç dakika içinde Dicle’nin maviliğini yarıp Suriye’ye geçmiştik.

Tekneyi kafadan kıyıya vurdu Iraklı gümrük görevlisi.

Üzerinde “Semelka” yazılı bir kulübenin önünde bulmuştuk kendimizi.

Günlerdir gerekli izinleri alabilmek ve Kuzey Suriye’deki organizasyonumuzu yapabilmek için Süleymaniye’nin ve Erbil’in gündüz 45 dereceyi aşan sıcağından bunalmıştık. Ancak nem olmadığı için bir damla olsun terlememiştik.

Ancak Dicle’nin serin suları aynı zamanda nem demekti ve karşı kıyıya çıktığımızda sırılsıklamdık terden.

Yeşil giysili bir genç, omuzuna astığı Kaleşnikofuyla bekliyordu bizi.

Sonra giysinin, yol boyunca yerleşim yerlerinin girişlerinde ve çıkışlarındaki kontrol noktasını tutan “Asayiş”in üniforması olduğunu anlayacaktık.

Üzerinden şöyle bir baktı valizlerimize. Sonra bizi kulübenin yanındaki minibüse yönlendirdi.

Eski minibüsün şoförü boynuyla gömlek yakası arasına mavili beyazlı bir havlu dolamıştı.

Bizi iki kilometrelik toprak yoldan gümrük binasına götürecekti.

Bu indiğimiz yer, yayaların sınır geçmesi için kullanılmış bir yolmuş.

Biraz ilerleyince Dicle’nin üzerine biri gidiş diğeri geliş olmak üzere, dubalardan yapılmış çift şeritli bir köprü olduğunu gördük.

Nehrin üzerinde bu “duba yollar” Irak Kürdistanı’yla Kuzey Suriye arasındaki otomobil ve kamyon geçişleri için kullanılıyormuş.

İki kilometrelik toprak yolu aşınca karşımıza Semelka gümrüğünün taş binaları çıkıyor.

Bir görevli evraklarımızı alıp bir kaç oda ve gişe dolaştırmak üzere içeri giriyor. Biz de peşinden gidiyoruz. Ana kapıdan girince karşımıza hiç beklemediğimiz bir görüntü çıkıyor: Panonun üzerinde “Erdoğan ve IŞİD’in karikatürleri” yazıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinden çizerlerin yaptığı Erdoğan karikatürleri yerleştirilmiş panoya. Daha gümrük girişinden veriliyordu demek ki mesaj; “Mizahı çok seven, karikatüre değer veren insanların ülkesine hoş geldiniz.”

Pasaportumuza bakan görevli, bir de kafasını kaldırıp yüzümüze bakıyordu. Belli ki bu sınır kapısından Türk pasaportuyla geçen pek yoktu. Hele gazeteci olarak geçen hemen hiç olmamıştı.

İşlemlerimiz bittikten sonra gümrük kapısından uğurluyorlar bizi.

Tekrar toprak yola vuruyoruz bindiğimiz başka bir minibüsle.

Hedefimiz Kuzey Suriye’nin önemli yönetim merkezlerinden olan Kamışlı kenti.

Çünkü son günlerde, özellikle de Temmuz ayının ikinci yarısından itibaren başka bir yoğunlukta ve önemde gündeme gelmeye başlamıştı Kuzey Suriye.

Komşu Suriye’de yaşanan iç savaşın bitirilmesinde bu bölge kilit rollerden birini oynayacaktı. Arkasından ya barış ya da yıllardır iç savaşla yaşayan Suriye’de yeni ve çok kanlı bir çatışma gündeme gelecekti.

İşin ilginci de bu bölge hemen sınırın öte tarafındaki Türkiye kamuoyu için adeta kocaman bir kapalı kutuydu. Çünkü Türkiye’de AKP iktidarı da, medyası da bu bölgeyi “eli silahlı teröristler tarafından işgal edilen bir toprak parçası” olarak görmek ve göstermek istiyordu.

İşin aslı öyle miydi acaba?

İşte hem Kuzey Suriye’de olup biteni Türkiyeli okurlarla, izleyicilerle paylaşmak, hem de Şam’la yapılan ilk resmi görüşmenin arkasından beklentileri, umutları ve olası gelişmeleri aktarmak için düşmüştük Kuzey Suriye’nin yollarına.

Önce Süleymaniye’de, ardından Erbil’de yaptığımız görüşmeler bir süre beklemenin ardından olumlu sonuç vermiş, hiç umudumuzun kalmadığı anda “Semelka sınır kapısına adlarınız bildirildi. Gümrük kapanmadan yetişin, geçin karşı tarafa” mesajı gelmişti.

Temmuz ayının ortalarında yeniden gündeme gelmeye başlayan Kuzey Suriye’nin Şam’la ilk resmi görüşmesini yakında gerçekleştireceği, bölgenin iç savaş sonrası statüsü için sıkı bir pazarlığın yapılacağı haberleri yoğunluk kazanıyordu.

Esad, Güney Cephesi’ni kontrol altına aldıktan, Ürdün sınırında denetimi sağladıktan sonra gözlerini Kuzey Suriye’ye çevirmişti. Diplomatik kaynaklardan gelen haberlere göre Esad, Suriye Demokratik Güçleri ile müzakere kapılarının açık olduğunu ancak müzakerelerin sonuçlanmaması durumunda güç kullanacağı yolunda çıkış yapıyordu.

Buna karşılık Kuzey Suriye yönetiminden “Görüşmeye hazırız” yanıtı geliyordu.

Arap ve Kürt medyasında yer alan kulis bilgilerine göre Şam’ın talepleri arasında bölgedeki resmi binalara Suriye bayraklarının asılması, bölgede kalan barajların ve petrol kuyularının rejimin kontrolüne verilmesi, resmi dairelerde yeşil kapitone dikdörtgenin üzerinde asılı olan portre ile sokaklara asılan Öcalan posterlerinin kaldırılması gibi konular önemli müzakere maddeleri arasında yer alıyordu. Şam, Kuzey Suriye’de kurulmakta olan demokratik özerklik rejimi yerine, eski Suriye anayasasındaki mahalli idareler hükümlerinin yeniden uygulanmasını da özellikle istiyordu.

Beklenen görüşmeyle ilgili haber, 27 Temmuz 2018’de yabancı ajanslardan “SDG heyetinden Şam’a resmi ziyaret” başlığıyla düştü.

Haberin spotunda “Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) siyasi kanadı Esad yönetiminin davetiyle ilk kez Şam’da. Taraflar SDG kontrolündeki bölgelerin geleceğini görüşüyor. Ancak gündemde henüz resmi bir müzakere takvimi bulunmuyor” diyordu.

Semelka sınır kapısından, petrol yatağı Rimelan üzerinden Kamışlı’ya doğru toprak yoldan giderken aslında “sürpriz bir coğrafyada” olduğumuzu çok iyi biliyorduk.

Çünkü 2011 yılında Suriye iç savaşı başladığında ne bu bölge, ne Kürtler, ne de onların Araplarla, Türkmenlerle, Süryanilerle, Ermenilerle, Ezidilerle bir ortaklık yaratıp demokratik özerk bir bölge yaratacakları hesapta vardı.

Aslında Suriye iç savaşı 2011 yılında başladığında, görünürde sadece iki taraf vardı; Esad ve Suriye muhalefeti…

Kürtler, savaşa müdahil olan bütün tarafların göremediği “kör” bir noktadaydı.

Ancak önce IŞİD’e karşı verdikleri silahlı mücadele ile kendi yaşam alanlarını savunmaları, ardından bölgedeki diğer halklar, farklı etnik, mezhep ve dinsel kökenli grupları yanlarını çekme açısından böylesine kanlı bir iç savaşta “üçüncü bir yol” oluşturdular.

Önce sadece “Batı Suriye”yi “Rojava”, ardından da Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerin de katılımıyla “Kuzey Suriye” bölgesini oluşturdular.

Sadece kendi bölgelerini değil, birlikte yaşadıkları ya da komşuları olan farklı etnik, dinsel ve mezhepsel kökenlileri bir sözleşme etrafında topladılar.

Bu modele de “demokratik özerklik” adını verdiler.

Aslında işin siyasi ve ideolojik kökeninde Abdullah Öcalan’ın imzası vardı.

Rojava’da ya da daha geniş anlamda adlandırılmasıyla Kuzey Suriye’de milli ya da etnik köken ayrımı yapılmaksızın, tabandan, mahalle ve köy meclislerinden örgütlenerek, kadın-erkek eşitliği, çevre duyarlılığı, katılımcılık, her aşamada temsilcilerin seçimle iş başına gelmesi gibi ilkeler içeren yeni bir sistem kurulmaya başlandı. Bu yeni toplumsal yaşamın taşıyıcı unsuru ise Kürt örgütlenmesiydi.

Bu yapıdan hareketle oluşturulan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye Demokratik Meclisi (SDM)’nin en önemli bileşeni olarak Halk Savunma Birlikleri (YPG) ve Demokratik Birlik Partisi (PYD) en önemli ayağı oldu.

Ancak YPG ve PYD Ankara tarafından PKK’nin Suriye kolu olarak nitelendiriliyor.

Ama bu örgütler ABD, Rusya ve bazı AB ülkeleri tarafından tanınıyor, siyasi ve askeri olarak destekleniyor. ABD, SDG’ye doğrudan askeri malzeme sağlamanın yanısıra her resmi açıklamasında Kürtleri överken, Moskova da Kürt siyasi örgütünün Rusya Federasyonu başkentinde temsilcilik açmasını kabul etmişti. Fransa ise, YPG komutanlarını askeri giysileriyle Elysée Sarayında ağırlarken, Fransız yurttaşı IŞİD’lilerin Kuzey Suriye mahkemeleri tarafından yargılanmasının da kabul etmişti.

Çünkü YPG ve YPJ, yani Halk Savunma Birlikleri ve Kadın Savunma Birlikleri, IŞİD terörizmine karşı en etkin ve en güçlü siyasi ve askeri güç olarak değer buluyor.

Şu anda Suriye topraklarının üçte birini elinde tutan bu “sürpriz” Kuzey Suriye Federasyonu topraklarındayız ve Semelka sınır kapısından Kamışlı’ya doğru gidiyoruz.

Toprak yol biterken kuyulardan petrol çeken “at başları” ve kaynamış katran kokusuyla kötü rafine edilmiş yanık benzin kokusu genzimizi yakıyor.

Yerel yönetimler yolları asfaltlamaya başlamış. Çoğu plakasız iş makineleri toprağın üzerine katran döküyor, sonra da asfaltlanıyor yollar.

Ancak Kamışlı’ya yaklaştıkça asfaltın yoğunluğu artıyor.

Semelka sınır kapısından Kamışlı’ya kadar yaklaşık iki saat boyunca tüm kasaba ve ilçelerin girişleriyle çıkışlarında “Asayiş”in kontrol noktaları var.

Gencecik erkekler ve kadınlar ellerinde Kaleşnikoflarıyla geçen araçları kontrol ediyorlar.

Kamışlı’ya girince cıvıl cıvıl, devinimi yüksek bir kent karşılıyor bizi.

İlk buluşmamız TEV-DEM Eş Başkanı Aldar Halil’le.

Doğal olarak önce TEV-DEM’in ne olduğunu soruyoruz Halil’e, anlatıyor:

Adı açılmış haliyle Demokratik Toplum Hareketi’dir. TEV-DEM, toplumun kendi kendini yönetmesi, örgütlenmesi ve irade sahibi olmasını amaçlayan bir yapı. Biz bir halkın kendi iradesine sahip olmasını istiyoruz. Halkın kaderini yukarıdan gelen bir grubun hiyerarşik yönetim metoduyla belirlenemeyeceğine inandığımız için böyle bir oluşuma gittik. Bazı kesimler bu krizin iktidar eliyle çözülmesi gerektiğini savunuyor. Biz hareket olarak böyle düşünmüyoruz. ‘Hayır’ diyoruz, toplumsal bir örgütlenme metoduyla bu sorunlar çözülebilecek noktaya getirilsin. Demokrasi de özgürlük de ancak bu yöntemle sağlanabilir.

Halil, TEV-DEM’in eğitim, sağlık, belediye hizmetleri, savunma, siyasal ve sosyal alanlarda, kısaca toplumun ihtiyaç duyduğu tüm çalışma alanlarında kendini örgütlediğini söylüyor.

TEV-DEM, içinde altı siyasi partinin yanı sıra çok sayıda kadın ve gençlik örgütleri, sendika ve dernekler gibi yapıları barındıran şemsiye bir örgüt.

Şam’la başlayan görüşmelere ilişkin sorularımızı yanıtlarken söze “Suriye Demokratik Meclisi heyeti, sadece Kuzey Suriye’yi temsilen değil, tüm Suriye’yi temsilen başkente gittiler” diye başlıyor.

Şam’da sürdürülen bir müzakere yok henüz. Müzakere aşamasına geçilmiş değil. Daha çok diyaloğa açık olunduğunu göstermesi bakımından bir iyi niyet girişimi. Kriz ne kadar büyük ve geniş çerçevede olursa olsun, son kertede diyalog geliştirilmesi gibi bir zorunluluk var. Siyasi ve barışçıl bir çözüm geliştirme gibi bir zorunluluk var. Bu görüşmeyi sadece bir başlangıç olarak önemli buluyoruz.”

Şam’la görüşmeye başlamışlar ama geniş anlamda Kuzey Suriye’nin, daha dar anlamda da Rojava’nın Ankara ile de ciddi sorunları var. Halil, 2015 yılına kadar Ankara’yla resmi olarak bir problemleri olmadığını anlatıyor.

AKP hükümetinin o dönemdeki amacı, beklentisi Suriye’de bir değişim olacak ve Suriye Türkiye’nin bir vilayeti haline gelecek şeklindeydi. Her şey Ankara’nın kontrolünde olacaktı. Türkiye, 2011’den 2015’e kadar her şeyin kendi kontrolünde olacağı saikiyle hareket etti. Ancak 2015’ten sonra Rojava’da kendileri dışında bir gücün örgütlendiğini görünce bu defa dengeler değişti ve düşmanlık politikası izlemeye koyuldu. Özellikle Kobane direnişinden sonra, hem büyük bir direniş açığa çıktı hem de IŞİD’le geliştirmek istedikleri proje bozuldu. Dolayısıyla kendi projeleri de sekteye uğradı. Bu aşamada öç alma duygusu gelişti ve bize karşı sınır tanımayan düşmanlığa başladılar.

Halil’e göre şu anda geliştirmek istedikleri demokratik sisteme kendilerinden önceki partilerin ve örgütlerin, Esad rejiminde halkla birlikte gizli bir şekilde yürüttükleri çalışmalar kaynaklık ediyor.

Bize kalan bir mirasın olduğunu asla unutmamamız gerekiyor. Buradaki halkı kısa sürede bir araya getirip kurumlarımızı kısa sürede organize edip projeleri hayata geçirmemizdeki en büyük etken Sayın Öcalan’ın 20 yıl boyunca burada kalmış olmasıdır ve onun, bizim bugün hayata geçirmeye çalıştığımız projelerle toplumun örgütlenmesi ve iradesinin ortaya çıkarılmasında Rojava halkı üzerinde çok büyük bir etkisi bulunmaktadır.

Bu noktada Ankara’nın iddia ettiği “PKK eşittir PYD/YPG” savının doğrulanıp doğrulanmadığını soruyoruz Halil’e.

Burada anlaşılması gereken, esas PYD ile PKK’nin bir olup olmadığı değildir. PKK de PYD de Öcalan’ın felsefesi üzerine şekillenmiş yapılardır. Şu anda burada oluşturulan yapı da Öcalan felsefesi üzerinde temelleniyor. Bu zaten görülüyor. Demokratik özerklik yapısını ele aldığımızda ya da toplumsal savunma gibi fikirleri ele aldığımızda bunların Sayın Öcalan’ın kitaplarından etkilenerek oluşturulduğu da zaten görülebilir. AKP, PKK ile PYD’yi bir olarak görüyor. Bizim PKK ile organik bir bağımız yok. Tümüyle felsefi bir benzeşmemiz var.

İç savaşın başladığı 2011 yılı ile bugün gelinen nokta açısından farklılıkları anlatırken Halil söze “Suriye’yi, bu toplumu eskiden despotik bir iktidar yönetiyordu” diye başlıyor.

Toplum kendini açıkça ifade edemiyordu ve buradaki herkes üzerinde baskı vardı. Tabii ki bu durumda Kürtler üzerinde ekstra bir zulüm olduğunu da görmek gerekiyor. Fakat 2011 yılından sonra Araplarla derdimizi rahatlıkla paylaşıyoruz. Önceki dönemlerde durum böyle değildi. Biz bir toplantı yaptığımızda bile etrafta bir Arap gördüğümüzde kendimizi gizleme gereği duyuyorduk. O dönemde de aslında toplu olarak hassasiyetler konusunda çok fazla problemimiz yoktu. Hassasiyetleri, rejim, siyasetçiler ya da iktidar kaşıyordu. Toplumsal olarak fazla bir farklılığımız yok. Daha önce de içiçeydik ve herhangi bir sorun yaşamıyorduk. Ancak bizim problemimiz rejimleydi.

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir