Milli politika: İdlib’i Putin’le, Minbiç’i Trump’la görüşmek! – Koray Düzgören

Türkiye İdlib’den cihatçıları çıkarabilmek için Rusya’nın, Minbiç’e girip Kürtleri ezebilmek için de ABD’nin onayını almak zorunda.

Türkiye Suriye’de iyice sıkıştı. Zaten duvara tosladığı apaçık ortada olan Suriye politikası ya da politikasızlığı son kertesinde…

İdlib’den çıkamıyor, Minbiç’e de giremiyor.

İdlib’de başına sardırdığı cihatçı örgütler belasından çıkabilmek istiyor, ama (Gerçekten istiyor mu yoksa onların orada kalması için mi uğraşıyor?) çıkamıyor. 17 Eylül tarihli Soçi Mutabakatı ile Rusya’nın tanıdığı bir aylık süre biteli çok oldu. Şam yönetiminden ve Rusya’dan bu konuda ciddi eleştiriler geliyor. Türkiye cihatçı örgütlerini bir türlü oradan çıkaramıyor.

Bir kısmını ikna edip Suriye Ulusal Ordusu adıyla kurdurduğu çatı örgütüne katılmalarını sağladı ama, büyük bir çoğunluğu silahlarını bırakıp bölgeyi terk etmeye razı değil.

Tabii onlar çıkmadığı için Türkiye’nin gözlem noktalarındaki askerleri de bir barut fıçısını andıran o bölgeden çıkamıyor.

Cumhurbaşkanı Buenos Aires’te yapılan G-20 toplantısında bu konuyu Rusya Devlet Başkanı Putinle konuşmak zorundaydı. Zaten o konuşmasa herhalde Putin bu meseleyi Erdoğan’a açacaktı.

Nitekim öyle de oldu. Başka konularla birlikte İdlib’i de görüştüler.

Çıkmaza giren Astana ve fiilen çöken Soçi süreçlerini nasıl yürütürüz diye konuşmuş olmalılar.

Tabii her ne konuşulmuşsa, Erdoğan’ın İdlib’te Putin’in onayını almadan herhangi bir adım atması söz konusu bile değil. Demek ki Türkiye önümüzdeki günlerde Putin’in de onayı ile İdlib’teki cihatçı örgütlere karşı yeni ve daha etkin önlemler almak zorunda kalacak.

MİNBİÇ VE GÖZETLEME NOKTALARI MESELESİ

Öte yandan Erdoğan’ın asıl çabası zirvede Trump’la görüşmekti.

Malum, Erdoğan Trump’la görüşmeye her zaman çok önem veriyor. Onunla, süresi fark etmez, yan yana fotoğraf çektirmek, hatta telefonla konuşmak bile ABD’yi ve Trump’ı sürekli eleştirse de Erdoğan için büyük bir olay.

Çünkü Kuzey Doğu Suriye’de, ABD’ye rağmen Kürtlere karşı herhangi bir işgal ve ezme harekâtına girişmesinin söz konusu bile olamayacağını o da çok iyi biliyor.

Sonra daha önemlisi bu görüşmeler, telefon konuşmaları iç politikaya, kendi taraftarlarına yönelik bir imaj oluşturma faaliyeti olarak değerlendiriliyor. Erdoğan’nın bir telefon açıp koskoca dünya liderleri ile rahatça konuştuğu, istediği zaman başbaşa görüştüğü, onun eşiti olduğu havası yaratılmak isteniyor.

Bu sefer de öyle oldu, bu görüşme-görüşmeme meseleleri G-20 zirvesinin konularını geri planda bıraktı.

Önce görüşme olacak diye açıklama yapıldı, arkasından bu randevu Trump tarafından iptal edildi ve yalnızca ayaküstü bir görüşme yapılacağı açıklandı. Sonra ne olduysa Erdoğan ayaküstü sohbetin dışında Trump’la başbaşa bir görüşme de gerçekleştirdi. Bu nasıl oldu bilmiyoruz.

Erdoğan’ın kuşkusuz Trump’la da konuşmak istediği çok önemli meseleler vardı. Özellikle ABD’nin Kuzey Doğu Suriye’de, Minbiç sınırı ve çevresinde gözlem noktaları kurma kararını soracaktı. Çünkü Ankara bu kararın SDG (Suriye Demokratik Güçleri) ve YPG’yi (Halk Savunma Birlikleri) kollama ve korumaya yönelik düşmanca bir girişim olduğuna karar vermişti.

Oysa Türkiye Minbiç’e girerek YPG’yi ve SDG’ni bölgeden çıkartmak istiyordu. Bir yıldan fazla bir zamandır o bölgeyi fiilen denetimi altında bulunduran ABD’yi bu konuda ikna etmeye çalışıyordu.

Geçtiğimiz haftalarda, yerel seçim süreci de başlamışken TSK, sınır bölgesinden Minbiç civarındaki YPG ve SDG mevzilerine yönelik topçu atışları yapmıştı. Saray danışmanları ve yazıcıları bu topçu atışlarının aslında ABD’ye bir uyarı olduğunu ve TSK’nin ne pahasında olursa olsun Minbiç’i istila edeceğini üst perdeden söylediler, yazdılar.

Erdoğan da geçtiğimiz Salı günü Meclis’te yaptığı konuşmada ABD’ye yönelik çok sert eleştiriler yöneltti. Ve bu meseleyi G-20 Zirvesi’nde Trumpla görüşeceğini açıkladı.

Ertesi gün toplanan MGK da (Milli Güvenlik Kurulu) çok sert bir açıklama ile Türkiye’nin meşru müdafaa hakkından söz etti.

Bütün bu girişimler, açıklamalar Türkiye’nin kararlılığı olarak kamuoyuna, yani seçmenlere en geniş bir şekilde duyuruldu.

Erdoğan böyle hazırlanmış bir alt yapıyla Arjantin’e hareket etti.

Dönüşünde Trumpla görüşmesinde neler konuştuğunu uçağında taşıdığı yazıcılarına da anlattı.

Tabii o sırada aklı, Rusya ile ilişkilerini sorgulayan özel savcıyla anlaşarak bildiklerini anlatmaya karar veren eski avukatındayken Trump’ın, bu açıklamalarla ne kadar ilgilendirdiği ayrı bir konu…

MEMLEKETİN BEKA MESELESİ NE OLACAK?

Görüldüğü gibi aslında Erdoğan, Buenos Aires’te dünyanın hayati meseleleri ya da bir muhalif gazeteciyi katletme emrini vermekle suçlanan Suudi Arabistan velihat prensi Salman’ın durumuyla fazlaca ilgilenebilmiş değil.

Bunu da daha sonra dönerken Saray’ın yazıcılarına yolda açıkladı. Cinayetle ilgili anlatacağı birçok şey olduğu halde bunları söyleyememişti. O da Prensi aklama zirvesine dönüşen tiyatroda susma rolünü oynamakla yetinmişti.

Belki de Erdoğan memleketin beka meselesine derinlemesine odaklanmıştı.

“Ne olacak bu İdlib, ne olacak bu Menbiç, ne olacak bu Suriye?” diyordu.

İdlib’de oyun bitmiş artık sonuç alıcı adımların atılması zamanı çoktan gelmişti. Yoksa Rusya’nın Astana, Soçi süreçleri berhava olma noktasındaydı.

Nitekim ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, geçen hafta Türkiye, Rusya ve İran arasında Suriye için yapılan Astana görüşmelerinin başarısız olduğu söylemini tekrarlayarak, “Artık Astana’nın fişini çekme vakti” dedi.

Açıklamayı ABD ve Avrupa’nın yeniden Cenevre sürecini devreye sokma niyetinin açık bir belirtisi olarak değerlendirilmeli.

Bu nedenle İdlib meselesinin biran önce halledilmesi gerekiyor.

İdlib meselesi böyle. Türkiye, Rusya’nin önceliklerine göre hareket ediyor. Başka çaresi yok.

Minbiç meselesi ise yukarıda anlattığımız gibi. Orada da ABD’nin öncelikleri geçerli.

Peki yerli ve milli politika?

Ya beka meselesi ne olacak?

Yandaş Mehmet (Barlas) bile Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un ABD’nin Kuzey Doğu Suriye’de Kürtlerle olan ilişkilerini eleştiren ve Kürt kartını oynamakla suçlayan açıklamasına değinerek soruyor:

“Evet… Sonunda Türkiye’nin hayati çıkarlarının stratejik ortak ABD’ye karşı Rusya tarafından savunulacağı günleri de yaşamaktayız. Bakalım bu süreç nasıl sonuçlanacak?”

Kürtler beka tehdidi olarak görüldükçe olacağı bu… Başka ne bekliyorsun?

Kaynak: Artı Gerçek

İlginizi çekebilir