Mesele Gezi’deki ağaç değildi, Boğaziçi rektörü de değil – Oya Baydar

Bu “teröristlerin!” derdi nedir diye sormak, anlamaya çalışmak, çözüm bulmak, yanlışı düzeltmek, düzeltemiyorsanız çekip gitmek yerine, her “yetti gayrı”, “edi bese” diyene şiddet uygulamaya kalkarsanız, 80 milyon potansiyel “terörist”in yaşadığı bir ülkede haklı olarak paranoyaya kapılır, korkar, korktuğunuz için de büsbütün gaddarlaşırsınız. Ve benden söylemesi: Yetti gayrı diyenler hızla artıyor

Görünür olanla işin özünü birbirinden ayıramazsanız soruna çare bulamazsınız. Yüzü gözü alerjiden kıpkızıl olmuş kurdeşen döken bir hastayı merhem sürerek ya da döküntüleri pudrayla, fondöten’le kapatarak sağıltamazsınız. Dışa yansıyan belirtiler bağışıklık sisteminin zaafiyetinin, bünyenin tepki vermesinin sonucudur. Güncel bir örnekle: Korona’nın hastadaki belirtilerini Covid-19 virüsünü teşhis etmeden anlamlandıramazsınız, tedavi edemezsiniz, aşı da bulamazsınız. Ya da bir yerde bir patlama olur, görürsünüz, sonuçlarını yaşarsınız ama patlamanın nedenini bulup önlem almazsanız yeni patlamalarla karşı karşıya kalır, yangınlardan kurtulamazsınız.

Kitlelerden ödü kopan Tayyip Erdoğan‘ın kâbusu ve takıntısı olan 2014 Gezi olayları Taksim Gezi Parkı’nda bir ağacın sökülmesine tepkiyle başlamıştı. Boğaziçi Üniversitesi protestoları da bir rektör atamasıyla başladı. Her iki olay da neden değil, bir birikimin sonucuydu. İktidardakiler her ikisinde de sadece sonucu gördüler, sonucu kendi dar ufukları ve paranoyak kafalarıyla değerlendirip bildikleri tek yöntem olan baskı ve şiddetle çözmeye çalıştılar, çalışıyorlar.

Toplumsal patlamalar hangi birikimin sonucu?

Gezi’nin patlak verdiği günleri, 2013 yılının toplumsal ortamını hatırlayalım. Erdoğan AKP’si, özellikle de Erdoğan’ın “şahsı” -masaldaki kuşandığı kuzu postundan sıyrılıp gerçek yüzünü gösteren kurt misali- otoriter, müdahaleci, İhvancı siyasî İslam doğrultusundaki toplum mühendisliğine hız vermişti. Oyun, özellikle kadınların ve gençlerin hak ve özgürlükleri üzerinden sürdürülüyordu. Dar ufuklu, bağnaz muhafazakâr, köhnemiş ahlak ve yaşam normları topluma dayatılmaya çalışılıyordu.

“Dindar ve kindar nesil” yetiştirme peşindekilerin, insanların yaşam tarzlarına, değerlerine, özgürlüklerine ilkel müdahalelerini hatırlayın. Kürtajın yasaklanmasından içki kısıtlamalarına, öğrenci evlerinin denetiminden (kızlı-erkekli fobisi veya günahı) kahkaha atan, dekoltesi derin olan kadınların aşağılanmasına (Bülent Arınç‘ın kulakları çınlasın), Batı düşmanlığından biat kültürü yüceltmesine, art arda gelen bir dizi hamle… En önemlisi de, ” keyfim bilir, ben istedim mi olur” buyrukçuluğu.

Gezi protestoları, ağırlıklı olarak gençlerin ve kadınların; yaşam tarzlarına, hak ve özgürlüklerine müdahaleye, ülkenin ufkunun daraltılmak istenmesine, siyasal İslam rüzgârlarına, buyrukçuluğa, dayatmacılığa “hayır” demeleriydi. Protestoların ve olayların sadece Taksim Gezisi’nde kalmayıp bütün Türkiye’ye yayılması bu yüzdendi. Bir ağacın kesilmesine karşı çıkmakla başlayan direniş, özünde iktidarın her şeyi betonlaştıran, maddiyata, paraya dönüştürmek için çevreyi tahrip eden, hak ve özgürlükleri kısıtlayan, yaşam tarzına müdahale eden, yurttaşların taleplerini hiçe sayan zihniyetine ve siyasetine karşıydı. Ağaç sadece bir semboldü.

Kitlelerden ölümüne korkan paranoyak kafaların hâlâ anlamadığı -Gezi olaylarının ne dış müdahale, ne iktidara yönelik darbe, ne FETÖ kışkırtması olmayıp- nefes alınamaz hale getirilmiş toplumsal atmosfere karşı kendiliğinden bir tepki olduğudur. Komplo teorilerine gerek yok; bu çapta bir protesto hareketine muhalefetin katılması kadar, ortamı destabilize etmek için bekleyen her çeşitten güç ve odağın müdahale etmeye çalışması da doğaldır. Siyasî beceri, protestoları kriminalize etmek yerine taleplere kulak vererek sorunu çözebilmek, provokasyonları boşa çıkarabilmektir.

Gezi’nin ağacı, Boğaziçi’nin rektörü

Tek adam Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi’ne atadığı rektörün kimliğini kişiliğini bir yana bırakalım. Metalikacı bu beyin Boğaziçi gibi, hâlâ üniversite niteliği taşıyan son birkaç yüksek öğrenim kurumundan birine rektör atanacak kalifikasyona sahip olmadığı anlaşılıyorsa da, asıl mesele bu değil. Hele de orada burada mantar gibi biten vakıf üniversitelerinin Erdoğan ataması rektör ve öğretim üyelerinin utanç verici bilimsel ve etik düzeyleri, yalaka kimlikleri, Orta Çağ Arap toplumu zihniyetleri hesaba katılırsa, onlardan mek parmak iyi bile olabilir.

Öğrencilerin, öğretim üyelerinin, içeriden ve dışarıdan akademisyenlerin, sivil toplumun tepkisi, öncelikle rektörün atanma biçimine. Daha açık söyleyecek olursak, diğer bütün işlerde olduğu gibi, tek adamın yasaları, yönetmelikleri, teamülleri hiçe sayarak, sultan fermanıyla yaptığı atamaya. Yargıdan bütçeye, eğitimden Korona önlemlerine, yasamadan yürütmeye hiçbir istişare, anayasa dahil hiçbir yasa tanımayan dediğim dedik iktidar anlayışına. Çok daha önemlisi AKP iktidarı döneminde yüksek öğrenimin indirgendiği düzeye.

Kısaca, meselenin özü ne ağaç ne de rektör. Meselenin özü otoriterlikten totaliterliğe evrilen Erdoğan-Bahçeli rejiminin toplumun nefes borusunu tıkamasından, demokrasinin son kırıntılarını da yok etmesinden, ülkeyi çöküşe sürüklemesinden doğan tepki, toplumun bütün kurumlarının yozlaştırılıp çürümesinden doğan endişe.

Gezi protestoları ya da rektör protestoları, gençler, öğrenciler, haklarını arayan işçiler, can güvenlikleri için, eşit hak ve özgürlükleri için mücadele eden kadınlar, yok edilen hukuk düzeninin tesisi için çabalayanlar, haklarının, onurlarının, özgürlüklerinin peşindeki Kürtler, ülkenin ve dünyanın geleceğini kurtarmaya çalışan çevreciler, demokrasinin yok edilmesine karşı mücadele veren sivil toplum, ülkenin nefes alamaz hale getirilen milyonlarca yurttaşı, nüfusun ezici çoğunluğu… Seslerini çıkardıkları, anayasayla teminat altına alınmış en temel haklarını kullandıkları anda terörist ilan edilenler, hepimiz…

Bu teröristlerin derdi nedir?

Terör, belli bir amaca ulaşmak için insanları zorbalıkla, şiddet yoluyla ürkütmek, sindirmekse, gıkını çıkaranı, hak arayanı terörist ilan eden; muhalefeti susturmak, bastırmak, “itlaf etmek” için terörist yalanına/bahanesine sarılanlar teröristin hası değiller midir?

Hapishaneler iktidarın “terörist” silahıyla vurduğu suçsuz günahsız insanlarla dolu. Ülkenin yüz akı pırıl pırıl akademisyenler, eğitimciler, aydınlar “terörle iltisaklı” saçmalığıyla KHK’larla ihraç edildiler, işlerinden oldular. Binlerce insan yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Kürt siyasetçilere sürek avı “terör” silahıyla sürdürülüyor. Hak deyince terör propagandası, hukuk deyince terör örgütüne yardım yataklık sayılıyor. En son, Boğaziçi Üniversitesi protestolarına katılan gençler ve onları destekleyenler terörist ilan edil.

Yazının başına dönecek olursak. Bu “teröristlerin!” derdi nedir diye sormak, anlamaya çalışmak, çözüm bulmak, yanlışı düzeltmek, düzeltemiyorsanız çekip gitmek yerine, her “yetti gayrı”, “edi bese” diyene şiddet uygulamaya kalkarsanız, 80 milyon potansiyel “terörist”in yaşadığı bir ülkede haklı olarak paranoyaya kapılır, korkar, korktuğunuz için de büsbütün gaddarlaşırsınız. Ve benden söylemesi: Yetti gayrı diyenler hızla artıyor.

İzlemekte olduğumuz tablo bu. Bilmem anlatabildim mi?

Kaynak: T24

İlginizi çekebilir