Makbul yoksulluk, çekirdekten toksik erkeklik – Zehra Çelenk

Yeterince iyi bir yoksul olursanız hayat sizi mutlaka ödüllendirir, yılmayın, cici olup gülümsemeye, sıska bedenlerinizdeki koca yüreklerinizi insanlara açmaya devam edin. Belki sömürülmedik ufak bir parçası kalmıştır. Servet düşmanı olmayın. Öfke, kızgınlık, huysuzluk ne öyle, kaka pis…

Masum yüzlü bir kız çocuğu, arabanın aralanmış camından şoför koltuğundaki “ablaya” su satmaya çalışıyor. Kadın, “şimdi ben bu suyu alacağım, ama hiç bozuk param yok. Çok da susadım” diyor. Yoksul melek çocuk hiç duraksamadan “benden olsun” diye yanıtlıyor aşırı susamış hanımefendiyi. Bu fedakâr davranıştan duygulanan kadın, hemmen hangi okula gittiğini soruyor kıza. Cevabı alınca, çantasında daima ACE bulunduran Ayşe Teyze absürt şipşaklığında ama o kadar bile sevimli olmadan, gıcır gıcır ambalajı içindeki bir armağanı uzatıyor. “Bu da benden olsun!” Çocuk hediyeyi açıyor, yepyeni bir tablet. Minik kollarıyla sarılıyor yardımsever ablaya. Kendisi de gayet maskesiz kadın, çocuğu pat patlayıp sosyal mesajını da verip (“Maskeni tak ama tımam mı”) müthiş hayırsever hissederek yoluna devam ediyor.

Her şey aşağı yukarı bir dakika içinde olup bitiyor. Dünya bir dakikalığına daha güzel bir yere dönüşüyor böylece, son 1-2 yılın moda sosyal medya deyişiyle. Yok ya, alakası yok. Maruz bırakıldığımız riyakârlığa süslü bir dakika daha ekleniyor sadece.

Son zamanlarda pek sevilen, nedense hep Diyarbakır’ın koca yürekli güzel insanlarını gösteren “sosyal deney”lerden biri bu. Deney olması yeterince kötü çünkü hayatın en zor yüzüyle cebelleşen insanlar denek değil. Bu bir de deney süsü verilmiş kamu spotu. Pandemi sürecinde büyük güçlük çekilen online eğitimi bir de ağır yoksulluk koşullarında sürdürmeye çalışan kesime uzatılmış havuç.

Yeterince iyi bir yoksul olursanız hayat sizi mutlaka ödüllendirir, yılmayın, cici olup gülümsemeye, sıska bedenlerinizdeki koca yüreklerinizi insanlara açmaya devam edin. Belki sömürülmedik ufak bir parçası kalmıştır. Servet düşmanı olmayın. Öfke, kızgınlık, huysuzluk ne öyle, kaka pis. Ağır yoksul bir Kürt kız çocuğunun mızırdanma, şımarma, çocuksu herhangi bir tepki gösterme şansı yok, ancak kafasında bir haleyle dolaşırsa görece şanslı birinin iyi kalbine denk gelebilir. Bu toplum daha dayanışmayı unutmadı. “Hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diyeey…” Bu ve benzeri ağza bir parmak bal çalmalarla dolu, küçücük, fıçıcık içi dolu turşucuk spotcuk. Kız çocuğunun trafik kadar risk barındıran bir alanda sürdürdüğü çocuk işçilik de şipşak bir paranteze alınıveriyor. Tam şefkat tacirliği…

Her gün bir örneğine denk geldiğimiz bu yoksulluk edebiyatı, yoksulluk siyaseti, derin yoksulluk üzerinden dönen her türlü hesap kitapçılık tüyleri diken diken ediyor. Aslında bambaşka bir konuda yazacaktım bugün.Işıl ışıl yüzleriyle bu yılki festivalin ödüllerini kucaklayan Altın Portakal kadınlarını. Ama henüz filmlerin pek azını izleyebildiğimden o sonraya kaldı. O arada da “Dünya Kız Çocukları” gününde aşırı hayırseverliğe maruz kalmış Diyarbakırlı küçük kızın görüntüleri önüme düşünce asabım bozuldu. Uzun uzun yürüdüm. Manzaraya çıkınca hayat hemen her zaman yaptığı gibi aynaları başka yana çevirdi.

“Yazdan kalma” mis gibi manzaraya doğru çayımı yudumlarken başkalarının kadrajlarına merhamet soslu acımasızlıkla sokulan bu derin yoksulluğun istismar edilen yüzleri gölge düşürdü suya. Ama insan bencildir. Başkalarının acıları çayın tadını almanı engellemez genelde. O yüzden abartmayalım. İçimiz sosyal medyada söylediğimiz sıklıkta parçalansaydı un ufak olmuştuk şimdiye dek. İnsan “en yakınından” geçmeyen acıya bir tür bağışıklık geliştirir. Acı çekme kapasitesi sınırlı varlıklarız aslına bakarsanız, ama bilinç ve vicdan denen şey, küçücük bir parçasını hissetmeye, görmeye yarıyor, “başkalarının acısının.”

Kedi köpek ziyaretleri, havalara zıplayan kız çocukları arasında gözlerim çizgi olmuş, karton bardaktan çayımı yudumlarken birden acayip tatlı iki oğlan çocuğu girdi çerçeveye. Yaşlar 10-11 ama gidişat belli. Hani bebeliklerinde “çok canlar yakacak” denen cinsten. ( Kız çocuklarında can yakma potansiyelinin altı pek çizilmiyor biliyorsunuz. Kızların öyle ya da böyle canlarının yanacağı biliniyor. Oralarda koruyucu piremseslik, pamukluk, çiçeklik, böceklik övgüleri revaçta.)

Çocuklar nasıl lülüş, nasıl güzel. Biri sarışın, öbürü karaşın. Manzaranın topyekun güzelliğinden içim ışıldamışken lülüşlerden biri arkadaşına “bırak lan o o..puyu… Çakmalık o” demesin mi! Döndüm tekrar baktım, yoo bunlar gayet de daha çocuk. Yani henüz bir şeyi bir şeye çakacak eril donanıma da sahip değiller. Toksik dil ergenlikten hızlı davranıp karışmış kana. Bunda da şaşılacak bir yan yok, çocuklarda cinsiyetçi küfürlerin kahkaha ve coşkuyla karşılanması üç yaşından başlıyor.

Çift kişilik grubun lideri olduğunu anladığım sarı çocuk hemen hemen her şeye “ebenin”den başlayan küfürler ederek devam ediyor. Teknelerin etrafında dolanıyorlar. Çakma minik Henry Cavill, dar alanda iktidarını kurup çaylaklaştırmayı başardığı arkadaşına balık tutmanın bazı püf noktalarından bahsediyor. “Oğlum o tuttuğumuz balığı salmayacaktık… Yılanın ağzından aldığın balığı salmayacaksın” diyor. Hımm, bir manası var mı bilmiyorum ama kulağa iyi bir dizi repliği gibi geliyor.

Muhabbet kısa sürede coğrafi sınırları aşıyor. Sarı lülüş cep Alfası, küçük teknenin önünde dikilirken arkadaki arkadaşına “Amerika’da bir dere var Burç, adam oku atıyor balığı tutuyor” diyor. Babadan balık tutmanın püf noktaları ve YouTube mini belgesel izlenimlerinden sonra grup lideri olarak ciddiyetle bir şeyleri organize etmeye başlıyor. “15 dakika sonra toplanır gideriz ufaktan, 40 dakikayı bulur varış. Yoldan da Doruk’u alıcaz.” İç ışıtan güzel oğlan çocuğu gözümün önünde “Deliverance” Burt Reynolds’ına dönüşümünü tamamlıyor. Onu kasları plazalara sığmaz halde arkadaşlarıyla hafta sonu etkinlikleri planlayıp seri kız kalbi kıran bir Alfamsı olarak hayal edebiliyordum artık. Büyüme şansına sahip olmadan “herifleşmiş.”

Muhakkak ki bunların büyük kısmı toplumsal cinsiyet rollerinin taklidinden ibaret, bir kısmı da “dilde” kalan şeyler. Ona yakıştırdığım isimle küçük Mert de sonuçta epey şanslısından da olsa, sistem kurbanı. Daha çocuk ne de olsa. Mutlaka bazı insani duygularla tanışa tanışa, düşe kalka büyüyecek. Adına ne derse desin aşk acısı çekecek, imkân ya da imkansızlıklar ölçüsünde hayal kırıklıkları yaşayacak. Balıklar belgeselde durduğu gibi durmayacak. Belki ergenlikten sonra aniden aydınlanacak, hayatın irili ufaklı bir iktidar kurma alanından ibaret olmadığını hissetmeye başlayacak. Umudum az ama bilemeyiz. Bildiğimiz, Diyarbakır’da su satan kız çocuğunun dört sıfır geriden başladığı hayatında birilerinin kadrajına ancak fedakâr, masum ve makbul yoksulluğu içinde girebileceği. Eğer gerçekten sana verildiyse kendini değilse de kalbini kır gitsin güzelim, o tabletin. Her dakika yalancı avuntularına yüz vermek zorunda kalmadığın, birazını kendin olarak yaşama şansına sahip olduğun bir hayat dilerim.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir