Latourcu Estetik mi Dediniz? – Ayşe H. Köksal

Yakın zamanda sıklıkla adını duyduğumuz ya da eli kulağında duyacağımız Bruno Latour, çağdaş sanatımızın yükselen değerlerinden. Sadece sanat dünyasının değil, yeni teorileri yutmayı seven akademyanın da gündeminde.

Latour ve arkadaşları,[1] “Aktör-Ağ Teorisi”ni (Actor-Network Theory/kısaca ANT) 1970’lerin sonunda, bilim ve teknolojideki bilgi üretim süreçlerini anlama amacıyla geliştirirler. Çok basit ama bir o kadar da karmaşık ve katmanlı bir teori-yöntemdir ANT. Tanımlanması da bir o kadar zor… Zira, ANT’nin mimarlarından John Law, verebileceği en sarih tanımda şunu söyler: “[ANT] sosyal ve doğal dünyalardaki her şeyi dahil oldukları ilişkiler ağında ele alan maddi-semiyotik araçlar, duyarlılıklar ve analiz yöntemleri bütünüdür.”[2] Araç, duyarlılık ve yöntem kelimelerinin eşzamanlı kullanımı bile ANT’nin katmanlı, mudil yapısına dair ipucu veriyor. Diğer taraftan, Latour’un derdi gayet nettir: bilgi üretim mekanizmalarını ortaya koymak. Latour, bu uğraşa, önce en kutsanmış, en sorgulanmaz alan olan pozitif bilimlerle başlar. Sorusu hem basit hem zordur: Bugün “bilimsel gerçek” ya da teknoloji olarak kabul ettiğimiz olgular/objeler hangi aktörler arasındaki ne tür iştirakler sonucunda inşa edilmiştir? ANT, Latour’un bir ömürlük bu merakına kısmen bir cevaptır.

Bilim ve ilim dünyasıyla haşır neşir olan Latour’u konu eden bir yazı ilk bakışta anlamsız gelebilir. Halbuki, Latour çağdaş sanat dünyasının “D&G butiği”ne katmaya heves ettiği son adaylardan biri…[3] Francis Halsall’un New Literary Review dergisinde (2016) yayınladığı “Actor-Network Aesthetics” başlıklı makalesi aslında buna işaret ediyor.[4] Halsall, makalede çağdaş sanatı Latourcu biçimde değil, “Latour’u çağdaş sanat kapsamı içinde” ele alıyor. Esas meselesi, çağdaş sanatı, çağdaş sanat kapsamından çıkarmak, çağdaş ötesine taşımak. O yüzden, çağdaş sanat, her şeyi aracı ve konusu olarak alabilir. Çağdaş sanatçının üretim olanakları da sonsuz ve açık uçludur. Heterojen aktörlerin birbiriyle ilişkide olduğu ağa dahil olan sanatçı, bu ağdan üretimine uygun ne varsa onu çekip çıkarır; biraraya getirir ve sanat olarak var eder. O yüzden, post-çağdaş sanat bir aktör-ağ estetiğidir. Hatta, Latour’un çalışma yöntemi de, “elinde hazır bulunan çeşitli platformları harekete geçirmek ve bir teori performansı sergilemektir”.[5] Tıpkı çağdaş sanatçı gibi, Latour da bütün sınırları muğlaklaştırır. Sadece akademik disiplinler değil, sanat, kültür ve girişimcilik gibi etkinlikler arasındaki sınırları da yıkar. Latour bir çağdaş sanatçıdır. Artık her şey çağdaş sanattır.

 

Elvin Flamingo, “ANT’S WAY”, Kunsthal Aarhus.

 

Halsall’un yazısını münferit ya da Latour’u talihsizce basite indirgemiş bir metin olarak görmemek gerekir. Tam tersine, oldukça bilinçli, hatta cüretkâr bir ataktır bu. Çağdaş sanat dünyasının kuramsal “ürünleri” hızla yutup öğütmesine aşinayız. Burada başka kaynaklardan beslenerek “üreten”, onunla çoğalan sanatçı değil konu. Mesele, çağdaş sanat dünyasının yaratma derdinde olduğu “imaj” uğruna tüketilen kuramlar mekanizması. Zira, Peter Osborne’un belirttiği gibi, çağdaş sanatın özerkliğinin yeni bir sistemsel işlev kazandığı bir dönemdeyiz. Bu, piyasalaşmanın çok ötesinde, özerk çağdaş sanatın “yararsızlığı”nın kültür endüstrisini olumlayıcı bir “yarar” kazanmasına işaret ediyor.[6] Hal böyle olunca, özerkliği ve beraberinde getirdiği yeni sistemsel işlevi, meşru, bütünleyici bir mantığın üzerine inşa etmek kaçınılmaz. Kavramdan az da olsa bir teorik anlam çıkarmaya, “elde olan”ı birleştirip çağdaş sanata içkin bir estetik kuram inşa etmeye yönelik yazınsal telaşın sebebi de bu. Latourcu ANT; ilişkiler, ağ ve aktör olarak parçalara indirgendiğinde, buna gayet uygun. Hatta çağdaş sanatın anlık ilişkilendirmelerle bezeli geçiciliğini ezici bir özgünlük olarak meşrulaştırmada Bourriaud’nun İlişkisel Estetiği’nden bile daha verimli bir kaynak. Zira, ilişkisel estetik teorisi sanatın ahvali üzerine ve ona özgül olarak gelişmiştir. ANT ise, pozitif bilim gibi evrensel bir düzenin kutsal topraklarında dolanır. Çağdaş sanatı kutsal topraklara ulaştırabilir, “özerk”liğini sorgulanamaz hale getirebilir. Hatta, daha da iyisi, pozitif bilimleri çağdaş sanatlaştırdığında daha da etkili olur. Latour’u da “çağdaş sanatçı”laştırdığında…

Bu “çağdaş sanat”laştırma gereklidir. Zira, Latour’un bütün önermesi bilginin hangi mekanizmalarla “gerçek”e dönüştüğünü arama ve böylelikle bilgi üzerinden kurulabilecek her türlü seçkinciliği, tahakkümü tartışmaya dayanır.[7] Örneğin en etkileyici önerileriden biri, insanın insan olmayandan üstünlüğünü sorgulamasıdır. Modernite düşüncesiyle ortaya çıktığını söylediği insan/insan olmayan, doğa/kültür ayrımına karşı çıkar. Bir üst-simetri önerir. Der ki Latour, eğer gerçeğe dair bir bilgi üretilecekse, o zaman bu ayrım yapılmadan çalışılmalıdır. Zira, insanı tanımlayan insan olmayan, insan olmayanı tanımlayan da insandır. Bu aktörler bir ağ içerisinde kurdukları iştiraklerle birbirini tanımlar, tamamlar. Mesela, der Latour, silahı ve adamı ele alalım. Silahın niyeti bir şeye ateş etmektir. Adamın niyeti ise öç almak. Silah ile adam bir ağda birbiriyle ilişkilenirse, artık ortada ne silah vardır, ne adam: silah-adam vardır. Çünkü silahın niyeti ile adamın niyeti onları ilişkilendirmiş, birleşmişlerdir. O yüzden aktör-ağ, ne salt aktör ne de salt ağdır. Aktörler bir ağın içinde birbirinden bağımsız gezinip arada birbirlerine temas etmezler. Ya da ağ, bu aktörlere bir yapı, onları tanımlayan bir kabuk oluşturmaz. Tam tersine, aktörlerin teşekkülü ağa bir anlam kazandırır. Ağa dahil olan her yeni aktör –ki bu, insan ve insan olmayandır– hem diğerlerini hem de ağın kendisini değiştirebilir. Latour’un teorisinin, “göründüğü gibi” ele alındığında en sevilen yanı budur: her türlü sınırı muğlaklaştıran, göreceliliği savunan, her an değişmeye uygun bir ilişkiler ağı.

Halbuki bu bir ilişkiler ağı değil, bir aktör-ağdır. Ne salt aktör, ne ağ, ne de sadece ilişkidir. O yüzden Latour, aslında bir inşacı, bir konstrüktivisttir. Hem bilgiye, hem gerçeğe, hem de disipline inanır. Zira ona göre, mutlak bir gerçek vardır. Bu gerçeğin aranması sürecinde, bilgi, çoğu zaman inşa edilir. Sadece her türlü deterministik ve belli bir açıdan konstrüktivist bakış açısına karşı çıkar. ANT ile sosyal-doğal üst-simetrisinin birbirini teşekkül ettiği bir aktör-ağ ile gerçeğe yaklaşır. Örneğin, bilim adamı, mikroskoplar, mikroplar, teknisyenler, deney hayvanları, şırıngalar vesairenin birbiriyle kurdukları teşekkül sonucunda bir aktör-ağ oluşur. Eğer kurdukları teşekkül uyumlu ise, bu ağ içinde birbirlerine bağlı biçimde hareket ederler. Çünkü artık kendilerine anlam kazandıran, ayrıcalıklı bir yer veren, statüko sağlayan, bu ağdaki teşekküldür. O zaman aktör-ağ bir kara kutu olur. Latour’a göre, bizim bilgi ya da teknoloji olarak kabul ettiğimiz şeylerin hepsi birer kara kutudur. Ama bu onların “gerçek” olmadığı anlamına gelmez. Sadece bunları “göründüğü gibi” ele almak yerine, “ne olduklarını anlamak” için bu kara kutuların nasıl kapandığını incelemeyi önerir. Bilginin inşasındaki aktör-ağı takip etmek bizi daha sorgulayıcı ve doğru bir yöne itebilir, der Latour.

Latour’un bu karmaşık ilişkiler ağı teorisi, görüldüğü gibi, çağdaş sanatın anlık olarak üretilip tüketilen ilişkiler ağı mevzusundan çok farklıdır. Karşılıklı eylem, biraradalık, ilişkisellik kavramları üzerinden bir estetik teori kurgulayan Bourriaud’nun ilişkisel estetiğine de benzemez. Hele ki, muğlaklığın ve sınır tanımazlığın ortasında, ağda “hazır olan”ı biraraya getiren sanat anlayışı da değildir. Olsa olsa, çağdaş sanatı kara kutulaşmadan önce inceleme önerisi olabilir. “SANAT”… “SANATÇI”… “KÜRATÖR”… Pandora’nın kutusunu açmaya bir araç… Ki bu durumda da, çağdaş sanatın sorgulanamaz bir yere erişme aracı olarak ANT’yi hedeflemesi bir oksimorondur. Bu yazı da, inşa ettiği teorinin bile kara kutulaşmasından ödü kopan bir adamı yeni bir ambalaj olarak tüketme çabasına bir tepki, ve buna dair bir telaştır. Latour’un Reassembling the Social kitabından bir bölümle bitireyim:

Öğrenci: Sizi rahatsız ediyor muyum?

Hoca: Elbette hayır. Mesai saatimdeyim. Gel, otur.

Ö: Teşekkürler.

H: Bakalım… Biraz dağılmış gibi gözüküyorsun.

Ö: Şey, evet. Nasıl söylesem, Aktör-Ağ Teorisi’ni örgütler üzerine yaptığım çalışmaya uygulayamıyorum.

H: Bunda şaşılacak bir taraf yok! ANT hiçbir şeye uygulanamaz.

Ö: Ama bize öğretildiği kadarıyla… yani… burada havalı bir şeyler olduğunu sanmıştım. Yani bunun işe yaramaz olduğunu mu söylüyorsunuz?

H: Belki işe yarayabilir, ancak bir şeye “uygulanmaya” kalkışılmadığında…[8]

 



[1] Bruno Latour, Michel Callon ve John Law Paris’teki Centre de Sociologie de l’Innovation’da bilim ve teknoloji üzerine sorular ve tartışmalar yapar. ANT bu tartışmalarla şekillenir.

[2] John Law, (2009) “Actor Network Theory and Material Semiotics”, içinde ed. B.S. Turner, The New Blackwell Companion to Social Theory, Wiley-Blackwell: London, s. 141.

[3] Deleuze ve Guattari’nin metalaşmasına dair eleştiri için bakınız: http://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-sanat-ve-deleuzeun-piyasalastirilmasi/2018

[4] Francis Halsall, Actor-Network Aesthetics: The Conceptual Rhymes of Bruno Latour and Contemporary Art New Literary History, cilt 47, sayı 2-3, Bahar-Yaz 2016, s. 439-461

[5] Halsall, 440.

[7] Latour’un teorisi için bkz. Laboratory Life (1979), Science in Action (1987), We Have Never been Modern (1993) [Türkçesi: Biz Hiç Modern Olmadık, çev. İnci Uysal (Norgunk)], The Pasteurization of France (1993), Aramis and The Love of Technology (1996), Pandora’s Hope: Essays in the Reality of Science Studies (1999), Reassembling the Social, an Introduction to Actor-Network (2005).

[8] Latour, B. (2005) Reassembling the Social: An Introduction to Actor-Network-Theory, OUP: Londra, s. 141.

Kaynak: E-SKOP

İlginizi çekebilir