KÜRESEL LİKİDİTE BOLLUĞU TÜRKİYE İÇİN NE ANLAMA GELİYOR? (2)- Delikli kova dolar mı? – Mustafa Durmuş

PARASAL BOLLAŞMA SERMAYE AKIMLARINI NASIL ETKİLER?

Düşük faizler borç almaya niyetli ülkeler için teşvik edici olduğu kadar, yüksek borçlu ülkeler için de (geçici de olsa) rahatlatıcıdır. Ama bu kaçınılmaz olarak hali hazırda çok yüksek düzeylere erişen borç stoklarının daha da artmasıyla sonuçlanır.

Ayrıca bu yüksek borçlu ülkeler uluslararası ticaret savaşlarının sonuçlarına ve yavaşlayan küresel ekonomik büyümenin neden olacağı şoklara diğerlerine nazaran daha duyarlıdırlar.

Böyle durumlar ortaya çıktığında ise bu ekonomilerdeki sermaye güvenli limanlarına geri döner, bu ekonomiler ani duruş tehlikesi yaşarlar, bu da ulusal paralarının değer yitimi ve ekonomilerinin daha fazla zarar görmesiyle sonuçlanır.

Yani bol likidite ve düşük faizden yararlanmak ancak bunun sürekli olabilmesiyle mümkündür. Bu da orta vadede dahi sürdürülebilir bir şey değildir. Bir süre sonra faiz politikası tersine dönebilir.

TARİHTEN DERS ALMAK LAZIM

1973-1974 İsrail-Arap Savaşı petrolün varilinin fiyatının 3 dolardan yaklaşık 12 dolara çıkmasıyla, yani 4 kat fiyat artışıyla sonuçlanmış ve Arap zenginlerinin elindeki petro- dolar gelirlerini artırmıştı. Batılı bankalar bu parayı Güney ülkelerine borç /kredi olarak sattılar. ABD’nin desteklediği azgelişmiş ülke diktatörleri bu riskli kredileri kullanmakta tereddüt etmediler. Ancak 1982 yılına gelindiğinde (1970-1982 arasında) Güney’in dış borçları 4 kat artarak 400 milyar dolardan 1,6 trilyon dolara yükseldi, birçok ülkede dış borç / GSYH oranı yüzde 50’yi aştı. 1981 yılında FED faiz oranını yüzde 21’e çıkartınca bu ülkelerden Meksika ve Arjantin borç krizine girdi. Bu da tarihe “Üçüncü Dünyanın Borç Krizi” olarak geçti (1).

IMF devreye sokuldu ve borç tahsilatlarında zorlayıcı son hakem konumuna getirildi. IMF’nin borçların çevrilebilmesi karşılığında borçlu ülkelere uygulattığı Yapısal Uyarlama Programları (YUP) ise; ülkenin tüm kaynaklarının borç geri ödemesi için kullanılmasını, devalüasyon, özelleştirme ve serbestleştirme yapılmasını ve kemer sıkmayı gerekli kılıyordu. Bu programların krizleri ortadan kaldırmak gibi bir hedefi yoktu. Çünkü kriz faiz oranlarının yüksekliği ve ticaret hadlerinin kötüleşmesi ile ilgiliydi.

IMF açısından kriz Washington Uzlaşması hükümlerinin uygulattırılması için bir bahaneydi. Sonuçta YUP’lar 20 yıl içinde azgelişmiş ülkelerin bağımsızlık ve kalkınma ile ilgili sağladığı kazanımları ortadan kaldırdı. Bu dönemde Dünya Bankası da benzer kredilendirme koşullarını borçlu ülkelere dayattı. Öyle ki sözde kalkınma kredileri bu ülkelerin insanlarını modern köleler haline getiren koşulları yarattı (2).

TEK BAŞINA DÜŞÜK FAİZ NEDEN YETERLİ DEĞİL?

İlk soruya geri dönelim. Neden yüksek faiz getirisi sunmak tek başına yabancı finansal yatırımcıyı bir ülkeye çekmek için yeterli değildir?

Çünkü yabancı finansal yatırımcı açısından da piyasaların, ülke ekonomisinin, siyasetinin istikrarlı ve güven verici olması gerekiyor.

Oysa ülkede piyasalarda istikrar yok. Döviz kurunun yükselişi ekonominin küçülmesi sayesinde ve kamu otoritelerinin geçici müdahaleleriyle sağlanabiliyor. Yani piyasaların kendi dinamiklerinden oluşan bir dengeden söz edebilmek mümkün değil.

Ülke derin bir ekonomik durgunluk içinde çoklu krizler yaşıyor. İşsizlik, enflasyon ve ekonomik küçülmeye ilişkin olarak açıklanan veriler kimseyi tatmin etmiyor. Bu rakamların olduğundan daha düşük gösterildiği yönünde bir yaygın bir inanış söz konusu.

NEO-LİBERALİZMİN AMENTÜSÜ

Neo-liberalizmin amentüsü anlamına gelen ‘Merkez Bankası Bağımsızlığı’nın ruhuna ise Fatiha okundu.

Oysa bu, neo-liberal ideolojinin ve uygulamaların temel ayaklarından biridir. Çünkü iktidarlara göre para ve faiz politikalarının değiştirilmesini önleyen temel bir kuraldır ve finans kapital bunu çok önemser. Ne kadar güçlü olursa olsun finans kapitalin tek bir siyasi figüre sonuna kadar güvenmesi ise söz konusu olamaz ve tarihte olmadı da. Onun güvencelerinden biri bu anlamda bağımsız davranabilen merkez bankalarının varlığıdır.

Bunun dışında ülkeye ilişkin olarak, derecelendirme kuruluşlarının kredi notları zayıf ve giderek de bu karne kötüleşiyor. CDS’leri (risk primleri) ise hala çok yüksek (370 puan).

DEMOKRASİ VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ?

Genel olarak insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda yeterince duyarlı olmasa da, yabancı yatırımcılar temel liberal haklardan sayılan özel mülkiyet ve sözleşme hakkı konusunda oldukça duyarlılar ve bu konuda kaygı duyuyorlar.

Ülkenin dış borç düzeyi öyle bir hale geldi ki milli gelirin yüzde 61’ini aştı. Borçların bileşimi ise doların sahibi olan ülkeyle olan ilişkilerin hassasiyetini artırıyor. ABD ve genel olarak batı ile ilişkilerin kötüleştiği bir dönemde bunun ülkeye gelebilecek potansiyel para ve sermaye akımlarını olumsuz etkilememesi beklenebilir mi?

DEVLETİN BORÇ KRİZİ YENİ BİR GENEL MÜDÜRLÜK DOĞURDU

Ayrıca bu borçlar bir süredir dillendirdiğimiz ‘devlet borcu krizinin’ gerçek olduğunu ortaya koyuyor çünkü iktidar bu borçları yönetebilmek için ayrı bir Borçlanma Genel Müdürlüğü kurmak zorunda kaldı.

Kuşkusuz bu noktada bu dış borçların nasıl bu kadar büyüdüğü bir yana, alınan bu borçların toplumun bütünü için faydalı olan sosyal ve ekonomik projeler için mi kullanıldığı, yoksa maliyetleri dünya standartlarının üzerinde faiz oranlarından alınıp, ekolojiyi de tahrip eden, toplumun refahını artırmaktan ziyade, belli sermaye gruplarını mı zengin eden projeler olduğu da son derece önemli.

Köprü, yol, havalimanı, HES ve RES biçiminde enerji santralleri projelerinde ortaya çıkan zarar (3) kamu zararı haline getirilip, yeni genel müdürlüğün de bu zararın toplumsallaştırılması işini yapıp yapmayacağı merak konusu.

Neden (Arjantin’de bir zaman yapıldığı gibi), dış kredilerle yapılan büyük KÖİ projeleriyle bağlantılı yolsuzlukları araştıran ve bu yolsuzluklarla mücadele etmeyi hedefleyen bir Yolsuzluklarla Mücadele Ofisi (4) kurulmaz?

Oysa bu yapılırsa, reel sektörün 180 milyar doları bulduğu tahmin edilen ve sadece havalimanı ve bazı büyük otoyolu projelerinde devletin bu borçlara verdiği borç üstlenim taahhüdünün 15,4 milyar doları bulduğu bu dış kredilerin (5) ne kadarının gerçekte bu ülke için sosyal olarak gerekli ve faydalı işlerde kullanıldığı, ne kadarının ise bazı sermaye gruplarını zengin ettiği ya da yeni büyük zenginler yarattığı da ortaya konulabilir.

Sonuçta ekonomik krizden çıkış, toparlanma bol küresel paranın varlığına bağlanmışsa, bu paranın ne denli bol olacağı ve bu paranın bir kısmının ülkeye gelip gelmeyeceği önemli.

Önemli bir diğer şey de, bu tür çözümlerin gerçekte çözümsüzlük olduğu. Bunlar siyasal iktidarların ömrünü uzatabilir ama çok daha derin ekonomik, sosyal ve politik hasarlar vererek. (16 Eylül 2019)

DİP NOTLAR:

  • Jason Hickel, Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 150-157.
  • KÖİ projelerindeki zararın büyüklüğü ile ilgili olarak bak: Bahadır Özgür, “Hesap vakti: Sahipleri varlıklarını çağırıyor”, https://www.gazeteduvar.com.tr (13 Eylül 2019).
  • Laura Alonso, “The Poverty-Corruption Nexus”, https://www.imf.org/…/laura-alonso-of-argentina-on-fighting… (September 2018).
  • Özgür, agm.

 

İlginizi çekebilir