Kürdili Hicazkâr yangınlar – Mazlum Çetinkaya

Kusura bakmayın ama eğer komşunuzun yangını yüzünüzü yakmıyorsa siz de o yangına ortaksınız demektir!

“Ben bertolt brecht, kara ormanlardan.
karnında getirmiş şehre anam beni.
ama çekip gidene dek ben bu dünyadan
çıkmayacak ormanların soğuğu içimden.”

Diyen Bertolt Brecht’den sonra Afşar Timuçin’in az aşağıda söylediklerini okuyunca da sevgilimin saçlarını orman yaptım kendime. Ormana hep öyle baktım, bir yurt özlemi gibi, bir beklemek özlemi gibi, biç “iç ülke” özlemi gibi. Bütün yangınlar yaktı yüzümü, kaç yıl önceydi Dersim, şimdi Lice ve Soma, Kaz Dağları…

Kusura bakmayın ama eğer komşunuzun yangını yüzünüzü yakmıyorsa siz de o yangına ortaksınız demektir!

“Bana düşen gelişini aralıksız beklemek.
Beklerken bakışında eriyip gitmek yavaşça.
Beklerken sonsuz bir ormanı yürümek saçlarında.
Benim tutkum ölümüm serüvenim bu işte.”
( A. Timuçin)

Dünyayı, dünyanın yeryüzüne ait olan şeylerini, şeylerinden doğan kuşlarını, incecik bedenli karıncalarını, saçlarını tarayan ormanı nasıl da yanlış seviyoruz. Her şeyi yanlış sevdiğimiz gibi…

“Baltalar elimizde uzun ip belimizde, biz gideriz ormana…” derdik ya, orman haftasını kutlardık, mart ayının üçüncü haftası ormanları korumak adına… orman yangınları ne zaman çıkar, temmuzda, temmuz olunca biz o şarkıyı ya unuturuz ya da elimizde balta ile bekleriz… Baltacı bir toplumuz, atalarımızdan Baltacı Mehmet Paşa’dan bu yana, tarih ve orman bilincimiz yerinde sayıp durur.

Balta bir kesim aracıdır, önce ağacı sonra komşuyu keseriz. Belimize doladığımız iple de ekonomik kriz yaşayınca kendimizi bir ağaca asarız!

İp, balta, orman bilincimize bir de yangınları eklersek, dünyaya “örnek yaratıklar” oluruz. Bu defa tersinden severiz dünyayı, önce Sivas sıcağında bir otelde deneriz kibritimizin ucunu, sonra o ormandan yapılmış kibritin yanına aldığımız baltalarımızla, “Lice Kırsalı”nda, “Soma”da, “Kaz Dağları”nda nerede ağaç varsa, içinde yaşayan ne varsa, bütün vahşi gücümüzü, faşizm akan yüzümüzü oraya bırakırız…

Haa yalnız bu ormanlar bir de “anadilinde ormanlar” ise, sortiler de yaparız, geç yetişiriz, bir tas su olmayız kürdi ormanlara karşı, milli birlik ve beraberliğimizi korumak adına!

Bu kürdi ormanlar biraz “kürdili hicazkâr” makamında ormanlardır. Hüzünlüdürler, şarkıları çarpar insanı, aşkları ve kuytulukları, ve dağları, ve palamutları, ve meşeleri, ve insanları ve cümle kuşları çarpar insanı “kürdili hicaz” bir makam gibi.

Yıllar önce parmaklarını bana karşı sus işareti yapıp, küçük böcekler uyuyor rahatsız etme onları diyen bir öğrencimle, orman haftasında yazdığımız minik dizelerimizden anlatayım ormanı ve hayatı…

“evsizlerin yaşayacağı bir ev yaptı çocuk,
resim dersinde defterine.
sordu öğretmeni
bu ev kimin?
herkesin, dedi çocuk
ve uzuuun bir cümle kurdu
evler herkesin olsaydı, dedi
sevgi de ekmek de su da orman da.
ve sordu:
bunun resmini bana anlatır mısın öğretmenim?
öğretmen:  …”
(Hecesini Onaran Çocuk kitabımdan)

Öğrencim umarım büyümemiştir hâlâ! O yıllarda nasıl da hüzünlü sesi ve parmaklarıyla bir çiçeğe dokunuyordu Bingöl’de bir çocuk.

“Çiçekler ağaçların gözü” kimin sözüydü unuttum ama bu sözü de o yıllardan, oradan hatırlıyorum. O yıllar da başlamıştı Kürdili Hicazkâr yangınlar.

Ve size diyorum işte bu kürdili hicaz makamındaki orman yangınlarının ateşi yüzüne vurmayan adamlar!
Size soruyorum, bana bu yangının resmini anlatabilir misiniz?
Bu resmin altında çenesi durmadan “halkların kardeşliği”ne dönüşen hayat, bana bunun resmini anlatabilir misin?
Meclis kapısı, komisyon trafiği, saray sözcüsü, kilometre taşları…

Oysa ormanlar hiç bir etnik kimliğin değildi, tüm canlılarındı! Değil mi?
Kaz dağları da, Soma’daki ormanlar da, Lice kırsalındaki ağaçlar da…
Suyunuz varsa dökün, bu kürdili ormanlara, yarın sizin de ihtiyacınız olabilir!

Kaynak: ARTI GERÇEK

İlginizi çekebilir