Koronavirüs tehdidindeki memleketimde salgın manzaraları – Mehmet Baltalı

Covid-19 yeni bir virüs, ancak salgın hastalıklar ve bunların toplumsal hayata etkisi tarihimizde önemli bir yer tutuyor. Tüm bunları irdelemek bugün ve yarına yön verme açısından önemli.

Koronavirüs yurdumuzda. Salgın yüzbinlerce insanda görüldü, binlerce ölü var. Bizde de salgın olma ihtimali çok yüksek. Covid-19 yeni bir virüs, ancak salgın hastalıklar ve bunların toplumsal hayata etkisi tarihimizde önemli bir yer tutuyor. Tüm bunları irdelemek bugün ve yarına yön verme açısından önemli.

‘’Jüstinyen Vebası’’ Bizansın başkenti olan Istanbul’da on binlerin ölümüne neden olmuş (1). XIV. Yüzyıldan sonra üçer beşer yıl aralıkla yüzyıllarca sürüyor. 14. ile 17. Yüzyıl arası peş peşe oluşan büyük salgınların her birinde İstanbul nüfusunun büyük bir kısmının ölümüne yol açabildiği ifade ediliyor(1).

Evliya Çelebi bile seyahatnamesinde veba salgınına geniş yer vermiş (2):

’On birinci tılsım, Sultan Bayezid hamamının altında dört köşeli, bin parçadan yapılmış bir sütundur. Yüksekliği seksen zira’dır. Taun (veba) hastalığının girmemesi için tılsımlı idi. Bu sütun durdukça şehre taun hastalığı girmezdi. Bayezid Han, hamamı yaptırırken bu taşı devirdiler. O anda Sultan Beyazid’in bir oğlu Davut Paşa bahçesinde taundan vefat etti. Mezarı kapının içinde bir sofa üzerindedir. Ondan sonra da İstanbul’da taun yayıldı.’’

 

‘’Tılsımlı’’ Bayezid Hamamı…

Veba nedeni tılsımların kaybolması değil.  Yersinia pestis; lağım farelerinin taşıdığı, pireler yoluyla insana geçen ölümcül bir bakteri. İpek Yolu boyunca seferlerle yayılıyor.  Timur’un seferleri ile Anadolu’ya yayılıyor, sonra da Avrupa’ya.   Durum  gerçekten ciddi.. Salgının hakim olduğu yıllarda günde 1000-1200  kişi ölüyor(1). Fatih, bir rivayete göre veba nedeniyle Avrupa’daki seferlerinden Istanbul’a dönmeyi geciktirmiş; Kanuni ise kaderci, vebadan kaçılmasına izin vermiyor(3). Avrupa’da kaybolmasına rağmen veba Osmanlı Devleti’nde 20. Yüzyıla kadar görülüyor.

Gülsuyu ve merhemler, hastalık esnasında oluşan şişmiş ve kabarcıkların ustura ile çizilip şiş çekme yoluyla kanın akıtılması, sülük, çakmak taşının ateşte kızdırılarak iltihaplı yere konulması, tencere dibinde biriken islerin yara yerine süzülmesi o zamanın geçerli tedavi yöntemleri (4). Karantina 1840’lı yıllarda deneniyor. Halk isyan ediyor.  Şeyhülislamdan fetva alınıp bunun için Karantina Nezareti kuruluyor. 

Veba’nın toplumsal hayatta bıraktığı etki ise çok tanıdık (4,5). Bunu Istanbul’da 1811-14 yılı sonlarında ortaya çıkan ve günde 2000 kadar ölüme yol açan veba salgınını inceleyen tarihçiler ayrıntılı bildiriyorlar: Ekmek kuyrukları var. Odun kıtlığı nedeniyle evlerde ısınma güçlüğü oluşuyor. Et ve meyve sıkıntısı baş gösteriyor. Hayat ve ticaret durma noktasında. İnsanlar evlerinden çıkmıyor, kendilerince güvenli yerlere taşınıyor. Emirleri halka duyuranlar ise imam ve kethüdalar. Ahkaf ve Duhan sureleri okunması için buyruklar veriliyor, hatim indiriliyor(4).  ‘‘Padişahın cenaze namazı kılmasının hastalığın def‘ edilmesinde tesirli  olacağı’’ yönünde bir söylenti sonrası II. Mahmut cenazelerde boy gösteriyor.  Vebanın Allah’ın asi kullara bir cezası olduğu yönünde bir yaklaşım toplumda hakim. Suçlular bekar evleri ve fahişeler. Bunlarla ilgili dilekçeler veriliyor (5).

Üsküdar’lıların fahişelerin ilçeden gönderilmesi için verdikleri dilekçe…

Bekar evleri kısmen yakılıyor. Yerlerine mağaza açmak için dilekçeler gönderiliyor. Yani bir nevi mekânsal (kentsel?) dönüşüm o dönemde de hakim. İmamlar, mezar kazıcılar, taşçılar, kefen ve sabun satanlar ciddi rant sağlıyor.  Bunlara narh uygulanmak zorunluluğunda kalınıyor.

 

Salgınlar salt veba ile sınırlı değil (1). Çiçek hastalığı, sıtma, verem, frengi, kolera ve tifüs gibi birçok hastalık Osmanlı döneminde görülüyor. Birinci Dünya Savaşı esnasında oluşan ciddi miktardaki ölümlerin başlıca nedeni ise savaş, açlık ile iç içe oluşan salgın hastalıklar:

“…İri yarı bir çavuş 5 kuruşa ekmek satıyordu. Öldüresiye dövdüm. Kafasını taşla ezdim… Bir kasatura buldum, kafasını gözünü parçaladım…’’ (5)

Bunu yazan Hafız Hakkı Paşa. Saltanat damatlarından, Sarıkamış felaketinin mimarlarından sayılıyor. Bu satırları hatıralarına yazdıktan sonra tifüs nedeniyle ölüyor.

 

Bilim ilerliyor, tedaviler gelişiyor, ancak toplumun salgınlara yaklaşımı temelde değişmiyor. Mezarcısından mülk sahibine, kolonyacısından makarnacısına kadar karaborsacı birçok kimse rant peşinde. Bekarlar ve fahişelerden, göçmen, yaşlı ve hastalıklılara toplumun zayıf kesimleri ise dünden bugüne hala topun ağzında. (MB/DB)

 

KAYNAKÇA

  • 1) Yıldırım N; Dünden Bugüne Istanbul Ansiklopedisi, 6. Cilt 423-425.
  • 2) Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi: İstanbul, 1. Cilt/1. Kitap, [Hz.] Seyit Ali Kahraman-Yücel Dağlı (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003), 34.
  • 3) Lowry H W, “Pushing the Stone Uphill: The Impact of Bubonic Plague on Ottoman Society in the Fifteenth and Sixteenth Centuries,” Osmanlı Araştırmaları 23 (1995),110-111,122.
  • 4) Turna N; İSTANBUL’UN VEBA İLE İMTİHANI: 1811- 1812 VEBA SALGINI BAĞLAMINDA TOPLUM VE EKONOMİ, Studies of Ottoman Domain; Cilt 1, Sayı 1, 1-42.
  • 5) Çetin E; 1812-1814 Veba Salgınının Üsküdar’a Tesirleri. X. Uluslararası Üsküdar Sempozyumu; Cilt 1;6-30.
  • 6) Bardakçı M; Hafız Hakkı Paşa’nın Sarıkamış Günlüğü; Türkiye İş Bankası Yayınları, 98.

Kaynak: Bianet

İlginizi çekebilir