‘Kemalizm’in feminizmi ancak yeni bir modernist kölelik’

‘Fakat hangi ulus-devlet kadının gerçek anlamda özgürleşmesi için bir formül ortaya koyabilmiş ve bunu uygulamıştır?’

Rojda Yıldız, 26 yaşında Dersimli genç bir sosyolog. Jineoloji Dergisi’nin yayın kurulunda ve editörlüğünü yapıyor. Derdi, toplumsal cinsiyet, kimlik, kadın meselesi…

Bu yıl yayınlanan master tezinin konusu Kürt Basınında Toplumsal Cinsiyet ve Kürt Kadınları Teali Cemiyeti. 1898 ve 1919 yılları arasında bu konuyu kaleme alan Yıldız ile dönemin Kürt kadın hareketini, medyaya yansıyan halini, yine o dönem Kürt erkeklerin Kürt kadınlar üzerindeki etkilerini, ulus devleti toplumsal cinsiyet teması üzerinden Artı Gerçek’ten Jinda Zekioğlu konuştu.

– Kürt basınında ve dolayısıyla Kürt tarihinde, 1898 ile 1919 yılları arası toplumsal cinsiyet analizini çalıştığınız bir teziniz var. Böyle bir çalışmayı tercih etme sebebiniz neydi? 

Bir yerlerde saklı kalmış, birkaç makalede adı geçmiş olan Kürd Kadınları Teali Cemiyetini çalışmak istedim. Fakat hem meclis arşivinde hem yapılan çalışmalarda bu derneğin tüzüğünden ve Jin gazetesinde cemiyetten birkaç paragraf ile bahsedilen makalelerden başka bir şey bulamadım. İddialı bir çıkış yapan, tüzüğüne oldukça kapsamlı amaçlar, idealler koyan ve bir yıl çalışma yürüten bir cemiyete dair maalesef daha fazla bilgi yoktu. Kürd kadınlarının, Kürd basınında daha çok milliyetçilik tartışması ile yer aldığını görmeye başladık. Bu şekilde basın üzerinden hem kadın hem erkek yazarların Kürd kadınlara dair yazıp, çizdikleri üzerinden bir şeyler söylemeye çalıştık. Ama en başından beri kişisel derdim Kürd kadınlara dair bir çalışma yapmaktı. Aslında hep var olan bir kimliğin nasıl silikleştirildiği, yok sayıldığı, nelere maruz kaldığını çalışmamın konusunu belirlemeye çalışırken dahi görmüş oldum.

– Bu tarih aralığının nasıl bir hassasiyeti var? 

Bu tarih aralığı Kürtçe olarak yayınlanan ilk gazete olan Kürdistan’ın yayın tarihi yani 1898 ile başlıyor, teze konu olan son çalışma Jin Dergisinin yayın tarihi 1919’dan sonra bitiyor. Bu aralıkta yine çalışmaya konu olacak şekilde, Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Roj-i Kurd ve Hetaw-i Kurd dergilerini inceleme şansım oldu. Bu dönemin bana kalırsa Kürd’ler açısından temel hassasiyeti ulus-devletleşme sürecinde Osmanlı’dan başlayıp İttihat Terakki’ye kadar uzanan süreçte Kürdistan, İstanbul ve diasporada yaşanan Kürdentelijensiyanın yeni modern dünyada çizmeye çalıştığı, sınırların yer değiştirdiği bir coğrafyada kendilerine yol bulma çalışmasını anlatması. Ulus-devlet kavramının bütün dünyada hararet ile tartışıldığı, bireysel özgürlüğün, cumhuriyetin, parlamentonun yeni bir tanrı olarak yaratıldığı modernizmin Kürd entelektüelleri arasında da ciddi bir karşılığı oluyor ve bu konuda ciddi adımlar atılıyor. Bu dönem aralığ ıkısa bir sürede Kürtlerin hem Osmanlı içerisinde devlet makamında nasıl görüldüğü hem Kürt entelektüellerinin kendilerini nerede, ne şekilde gördüklerine dair olan değişimi bize anlatıyor. Osmanlı’nın kaderine dair tasavvurların yer aldığı bu dönemde Kürdlerin gelecek kaderlerine dair de ciddi söylem ve pratiklerin yer aldığı bir dönem. Genel atmosfer Osmanlı’nın ciddi sorunlarının olduğu, bu sorunlar için bir yandan Osmanlı yönetiminin uygulamaları bir yandan milliyetçiliğin ciddi bir şekilde tartışıldığı ve artık Osmanlı’nın kaderine karar verilecek olayların yaşandığı bir dönem. Hassasiyetini buradan alıyor diye düşünüyorum.

– Yine bu tarihin öncesine dair de genel bir değerlendirme yapma imkanınız olmuştur ama değil mi?

Evet. Tezin asıl çalışma dönemi 1898-1919 aralığı olsa da Osmanlı-Kürt ilişkilerinin öncesine çok kısmi olarak da olsa bakma şansım oldu. Uzun dönem, yani 1514 Çaldıran Savaşı’ndan sonra Kürtler yarı otonomi şeklinde Osmanlı topraklarına katılıyorlar. Tipik bir Osmanlı yönetimi olarak iç işlerinde kendi işleyişlerini sağlayan ama devlete düzenli vergi veren, savaş kararı alamayan, dış politikalarında bir anlamda devlete bağlı bir anlayış. Ama Osmanlı yönetiminde olan bütün halklar olarak Aliye Osmaniye’nin bir reayası olarak görülüyorlar. Uzun yıllar devam eden bu durum Osmanlı’nın bir “gerileme” dönemine girmesi ile değişmeye başlıyor. Yerel güçler üzerinde merkezi otoritenin arttırılması, askeri fetihlerin azalmasından kaynaklı hazineye para bulmak için vergilerin ağırlaştırılması vs. Osmanlı’da giderek artan bir merkezileşme süreci başlıyor. Bu süreç içerisinde Kürtlerin yarı-otonomi durumu tehlike altına giriyor ve çeşitli isyanlar yaşanıyor. Tabi hepsi Osmanlı tarafından kanlı bir şekilde bastırılıyor. Bunlardan en etkili olanları 1847’de Bedirxan Bey isyanı, 1880 Şeyh Ubeydullah isyanları oluyor. Bu isyanlardan sonra Kürdistan’da ciddi bir otorite sorunu ortaya çıkıyor ve bu boşlukları çoğu zaman Osmanlı paşaları doldurmaya başlıyor. Sonrasında da çok çalkantılı bir dönem olarak II. Abdülhamit dönemi geliyor. Artık modernizmin dayatıldığı bir dönemde Abdülhamit hiç istemese de modernist yöntemler aracılığı ile bir otorite kurmaya çalışıyor. Kürdistan’da açılan okullar, özellikle bir asimilasyon merkezi gibi işleyen Aşiret Mektepleri, askeri olarak Abdülhamit eli ile örgütlenen Hamidiye Alayları sayesinde Kürtleri düzenli bir orduya dahil etme çabası ve birçok amaç ile politikalar üretiliyor. Aslında bahsettiğimiz önceki dönem Osmanlı’nın Müslüman bir reaya olarak Kürdleri yanında tutarak fakat iktidarı altına alarak yönetmeye çalıştığı bir politikanın devam ettiği bir süreç.

– Kürt halkının o dönem politik atmosferi nasıl? 

İstisnasız bütün ulus-devletleşme süreçlerinde yer alan basın yayın organlarında “bütün bir ulusun” isteği imiş gibi yazılıp, çizilen birçok şeyden halkın birçoğunun haberi dahi olmuyor. Cumhuriyetin ne olduğunu Anadolu halklarının Cumhuriyet ilanından yıllar sonra dahi kavrayamaması gibi aslında… Zaten ulusların bir “tahayyül”den ibaret olduğu ve kurgulandığı gerçekliği de biraz burada başlıyor. Entelijensiyanın yazıp çizdiklerini, onların bireysel tutkularının, arzularının, düşüncelerinin yansımalarını okuyoruz çoğu zaman. Kürd basını içinde aynısı geçerli.

“GİDEREK ARTAN ULUS-DEVLET VE MODERNLEŞME TARTIŞMALARI GÖRÜNÜYOR”

– Osmanlı Kürt basını neleri konuşuyor tartışıyor o yıllarda?

Çok kısa bir sürede değişen bir tartışma atmosferi olduğunu söyleyebiliriz. Kürdistan Gazetesinde daha çok dini vurgular, II.Abdülhamit’in Kürdistan’da uyguladığı politikaların eleştirisi, gazetenin Kürdistan’da dağıtımının Abdülhamit tarafından yasaklanmasının eleştirisi, Kürtlerin Osmanlıya bağlı bir halk olduğu gibi konular hakimken, giderek artan modernleşme ve ulus-devlet tartışmaları ile beraber dilin önemi, kültürün önemi, Kürdistan’ın coğrafyasının övülmesi, Kürtlerin “ulvi” bir ulus olduğu ve Jin ile beraber artık açıkça dillendirilen bir Kürd ve Kürdistan sözcükleri yükselmeye başlıyor. Ulus-devlet fikrinin Kür entelijensiyası üzerinde nasıl bir etki bıraktığını, seyir izlediğini bu basın yayın organlarındaki metinler üzerinden çok net görebiliyoruz.

“KÜRD KADINLARINI KÜRD ERKEKLERİN DİLİNDEN BİLİYORUZ”

– Basına yansıyan“Kürt kadınının tipolojisi, politik ve sosyal kimliği, günceli, faaliyetleri” nasıl tasvir ediliyor? Şehir ve kırsal arasında, Batı’da ve Kürdistan’da yaşayanlar arasında ciddi farklar var mutlaka. 

Gazeteler, dergiler üzerinde bahsi geçen kadın figürleri de erkekler tarafından anlatılan figürlerdi. Klasik olarak Kürd kadınının “namusuna” düşkün olduğu, dirençli olduğu, kahraman olduğu gibi söylemler sıklıkla kuruluyor. Ama bunların birçoğunun ulus-devletleşme sürecinde “erkeklerin ihtiyacı” olarak ortaya çıktığını düşünüyorum.

– Osmanlı döneminde Kürt kadınlar medyada kendilerine nasıl bir yer bulabildi? Bulabildi mi daha doğrusu? “Kadın meselesini tartışan erkekler” tablosu o günlerde de mevcut anladığım kadarıyla. 

Sıradan Kürd kadınının cahilliği, cahilliğine rağmen kahraman, yiğit oluşu gibi söylemler kullanılıyor daha çok ve evet söylediğiniz gibi bu söylemleri kuran hep erkekler. Jin gazetesinde yer alan bir iki Kürd kadının mektubu var sadece. O da yine kadınların eğitilmesine dair kadınların yazdığı mektuplar. Bir tanesi de mahlas kullanılarak yazılıyor bu mektupların. Yazarların yüzde 99’u erkek bu anlamı ile. Kürd Kadınları Teali Cemiyeti’nin tüzüğünü Jin Dergisinde yayınlayan ve tebrik eden de yine bir Kürd yazar olan Memduh Selim Beg oluyor. Bu söylediklerim yine basında yer alan kadarı ile görebildiklerim.

– 1919 yılında Kürt Kadınları Teali Cemiyeti kuruluyor. Nasıl karşılanıyor bu örgütlenme? Milliyetçi bir çıkış mı? ‘Namus elden gitti’ mi? Yoksa radikal bir kadın girişimi mi?

Benim çalışmada da belirttiğim gibi milliyetçi bir çıkış olduğunu düşünüyorum. Özelde Kürd kadınlarını Kürdistan davası için çalışmaya davet eden ama özgün kadın sorunlarına dair temelden bir yaklaşımları olmayan bir örgütlenme. Ve eğitimli kadınları ulusun olmazsa olmazı olarak gören Kürd erkekler tabi ki bu oluşumu büyük bir coşku ile karşılıyor. Zaten bu örgütlenmeyi teşvik eden temel motivasyonun da Kürd Teali Cemiyeti olduğu biliniyor.

– Cemiyetin kuruluşuna ön ayak olan Kürt Teali Cemiyeti erkeklerinin temel arzusu neydi kadınları bu anlamda örgütlemeye çabalarken? 

Kürd milliyetçi çıkışı tıpkı Türk milliyetçi çıkışı gibi yüzünü Avrupa’ya dönen burayı baz alan bir inşa sürecine girmeye çalışıyor. Modern dünyadan kadınların “özgür” olduğu, ulus için sadece erkeğin değil kadının da çalışması, çabalaması gerektiği fikri milliyetçiler tarafından vazgeçilmez bir durum. Türk milliyetçiliği bunu edebiyatı, tiyatrosu, müziği, basını birçok argümanı ile örgütlemiştir. Kürtlerin Osmanlı’nın ve sonrasında Jön Türk’lerin ciddi baskısı yüzünden bunu yapabildikleri tek alan neredeyse basın olmuştur. Burada da kadın meselesinin ele alındığı “kadın” isminin nispeten daha fazla geçtiği yayın milliyetçiliğin artık ciddi bir şekilde kendini belli ettiği Jin’de ortaya çıkmıştır. Yine tipik olarak eğitim meselesi ve kahramanlık söylemi üzerinden kurgulanmış. Hem dünyaya hem Türk milliyetçilerine verilmek istenen bir mesaj ile beraber çağdaşlığın, medeniyetin vazgeçilmez olgusu olarak kadınların ulus içerisinde ön plana çıkarılması görülmüştür. Fakat bu ön plana çıkartmayı yapacak olan yine erkekler olmuştur.

“KADINLAR DA MİLLİYETÇİ HAVANIN İÇİNE ÇEKİLMİŞ”

– Çalışmanızda ‘milliyetçi Kürt erkeklerinin, ulus devlet fikrinden hareketle kadın meselesini kendilerine araç olarak kullandığı’ gibi bir genel yargı ile karşılaştım. Doğru da olabilir. Milliyetçi Kürt erkekleri kadınları nasıl, ne şekilde etkiliyordu politik olarak? 

Kürdistan’da böyle bir durumdan söz edemeyiz. Ama İstanbul’da yaşayan Kürd kadınlar sadece Kürd erkeklerinden değil genel atmosferden de etkileniyordu kanımca. Türk kadınları özellikle bu dönemde çok aktif. Birçok vakıf, dernek kurup yayınlar çıkarıyorlar. Bunlar içerisinde en çok bilinen “Kadınlar Dünyası” dergisidir ve buraya yazan Kürd kadınlar da var. Açıkçası yazan kadınlar Kürd olup olmadıklarını vurgulamıyorlar ama iki yazıda Bedirxan soy ismine denk gelmiştim ve Kürd olduklarını düşündüm. Yine Kürd Kadınları Teali Cemiyeti’nin tüzüğü bu dergide yayınlanıyor.

Ve yine Kürd Kadınları Teali Cemiyeti’nin başkanı olduğu iddia edilen Encum Yamulki’nin KTC içerisinde yer alan bir yöneticinin eşi olduğu, olabileceği vurgusu var. Yani yapılan tartışmalar, Kürd yayınlarını ve İstanbul atmosferini takip eden kadınlar açısından muhakkak etkili olmuştur. Ama bunu salt erkeklere bağlayamayız. Kuşkusuz ortada bir özne var çünkü. Ama kadınların eğitim alması tartışmasının yoğun yapılması, Kürdistan’ın kurulması için herkesin fedaice çalışması gerektiği gibi tartışmalar, yazılar kadınları da bu milliyetçi havanın içerisine çekmiş görünüyor.

“VATAN ULUS-DEVLETTE EROTİK, SEKSİST BİR KURGUDUR”

– Ulus-devlet metaforunun eril olduğunu düşünüyorsunuz? Neye dayandırıyorsunuz bunu? 

Ulus-devlet, insanlara bir “güvenli” limanı sağlayacağını söyleyen ve burada “özgür” olacaklarını vadeden bir metafor. Diğer “ötekilere”, etraftaki “düşmanlara” karşı güvenli bir liman. Ve insanlar da Zgymunt Bauman’ın deyimi ile hiçbir zaman elde edemeyecekleri bir güvenceye ulaşabilmek için bir cemaate ihtiyaç duyarlar. Ulus-devlet, bunu temin edeceğini söylüyor. Ama her sığınmanın bir bedeli vardır. Sığındıktan sonra özgürlüğümüzü, özgünlüğümüzü yitirir ve “bizim” gibi olmayanlara düşman olmaya başlarız. Ama önemli olan güvende olmamız ve özgürlüğü devlet sayesinde yaşamamızdır. Bir devlete güvendikten sonra bütün sorunlarımızın çözülebileceğine inandıran manevi bir tutku.

Fakat hangi ulus-devlet kadının gerçek anlamda özgürleşmesi için bir formül ortaya koyabilmiş ve bunu uygulamıştır? Ya da daha özgün olarak sorarsak, hangi milliyetçilik tecavüzü önlemiştir?Bu aslında artık iktidar yanlısı olmayan birçok sosyal bilimci ve özellikle de feminist sosyal bilimciler için tartışmasız bir hakikat. Ulus devlet meselesini, politik bir form olan ulus ve bunun eylemsel kılınmış dinamo gücü olarak tezahür eden milliyetçilik üzerinden “hayali bir cemaat” olarak okuyan ve bu konuda sıkça referans verilen BenedichtAnderson, birbirinden haberi olmayan binlerce “insanın” aynı kandan aynı soydan geldiğini düşünmesi ve hayali bir birliktelik ortaya çıkarmasından bahseder. Bu bakış açısı ilk başlarda bana tamam gibi gelmişti. Ta ki yanlış hatırlamıyorsam feminist kuramcı Enloe’nin, Anderson’ın tezine karşın söylediği “hangi insanlar?” sorusuna kadar. Anderson’un bahsettiği insanlar, erkeklerdi. Ulusu geçmişten gelen bir “erkek kardeşler” birlikteliği olarak kuran, hayal eden, bunun inşası için çalışan ve kadınları ulusun bekası için “namusu, yedek gücü, ulusun anneleri” olarak kurgulayan ve biçimlendiren erkeklerdi. Bir inşa sürecinden bahsediyoruz en nihayetinde. Ve bu inşa süreçlerinin en temel ayırt edici özelliklerinden olan yeni bir yurttaş kimliği inşası içerisinde kadınlar tamamen pasifize rollere büründürülüyor. Kadınlara verilen sembolik anlamlarla yetiniliyor. Osmanlı döneminde durum çok mu farklı? Hayır, belki de daha kötü. Ama buradaki kıstas milliyetçiliğin, ulus-devletin bir bireysel özgürlük vaadi ile “herkesin” özgür olması gerektiği söylemi ile yola çıkması. Osmanlının zaten böyle bir vaadi yoktu. Ulus-devleti her anlamı ile farklı kılan bu. Ve benim için esas noktalardan biri bu “genç devrimcileri” böylesine tutkulu birer vatan savunucusu yapan neydi? Ve hala ne? Cinsiyetçilik. Erkekleri bu denli birer milliyetçi kılan temel motivasyon vatanın artık sınırları belirlenmiş bir kadın bedeni çehresine bürünmüş olması. Vatan ulus-devlette erotik, seksist bir kurgudur. Eskiden Allah’a, peygambere yazılan edebi eserler birkaç on yıl içerisinde tıpkı kadın gibi tasavvur edilen vatana yazılmaya başlanıyor. Kürd şiirlerinde de çok görürsünüz. Kürdistan’ın dağları kadınların göğüsleri, yaylaları kadınların gerdanları oluveriyor bir anda. Ve namus olgusu vatan-kadın ikileminde bütünleşiyor. İkisi de özgür ve güvende olmak zorunda. Bu kutsallara zeval gelmemesi için “ulvi” görevi üstlenecek olan da Kürt milliyetçi erkekleri olacaktı. Eskiden gülistanlarda bülbül gül ile hemhal iken, bütün masumluğu ve korumaya ihtiyacı ile bekleyen gül kadını, gülistan vatanı, etraflarında fır dönüp zarar gelmemesi için bekleyen bülbülü ise erkek temsil etmeye başlayacaktı.

“KEMALİZM’İN FEMİNİZMİ ANCAK YENİ BİR MODERNİST KÖLELİK”

-Bu yaklaşım sadece Kürtlere ait değil tabi. 

Kürt milliyetçiliğinin gelişim süreci, şüphesiz içinden geçtiği sosyolojik dönemlerin yükü ile şekillendi ve kendini bir üst kültür olarak kuran diğer egemen oluşumlara karşı sürekli pozisyon alarak yol aldı. Bu bağlamda Türk milliyetçiliğinin gelişim hızına sahip denemez. Fakat muhtevası itibari ile diğer ulus-devlet oluşumlardan farklı değil. Osmanlı yönetiminde yaşayan,Türklük ethosu dışında kalan bütün kimliklerin yok sayılması üzerine kurulu bir ürün en nihayetinde. Bu yok etme süreçlerinde Ermeni, Kürt birçok kadın kimliği de ciddi tahribatlar yaşıyor.Ve Türk ulus-devletinin kuruluş süreci de bir güvenlik ve özgürlük vaadi ile kuruldu. Ama şu an Türk kadınlar ne güvende ne de özgür. Türkiye’de Türk kadınlar bu ulus-devlet metaforu içerisinde hiçbir zaman özgür olamadılar. Daha Cumhuriyet kurulmadan yazılan milli edebi eserlerin neredeyse hepsinde tasavvur edilen erkek-yazı yazan, kadın-kitap okuyan olarak kurgulandı. Ulus-devlet yaşamın yeniden dizaynıdır. Geleneğin reddi, aklın kutsanmasıdır. Erkeğe yazıyı, kadına kitap okumayı “reva” gören ulus-devletin yeni erkek imajı 70’lerde sekreter kadın, patron erkek olarak, günümüzde başkan erkek, aile bakanı kadın olarak sürdürüyor. Yani ulus devletin en büyük icatlarından biri milliyetçiliğin ortaya koyduğu perspektif ile erilliği gündelik hayata yeni bir form ile eklemlemesi ve bu cesareti erkeklere aşılayabilmesidir. “Kemalizmin feminizmi” ancak yeni bir modernist kölelik halini doğurmuştur kadınlar için. Bu sadece Kemalist ideolojinin sorunu değil, yeni modern dünyanın yaşam formu olan ulus-devlette kadının ve erkeğin dizayn edilişinin bir ürünü olarak doğdu ve hala devam ediyor.

– Peki devleti olsun istemek, sömürü altında olmak istememek niçin erildir? Sosyal psikolojide bu şekilde bir kesin yargı yapabilir miyiz? 

İkisi farklı şeyler. Ben bir Kürd kadın olarak sömürü altında yaşamak istemiyorum, evet. Ama bir devletin bana neler getireceği konusunda da hiç emin değilim. Yani sömürü altında yaşamayı istememek ile devleti olsun istemek sorusunu aynı kulvarda sormak doğru gelmiyor. Başka alternatifi üretemediğiniz noktada bu kısır döngü içerisine girilebilir. Hintli bilim insanı ParthaChatterje’nin“Dünyanın geri kalan bölgelerindeki milliyetçilikler kendi tahayyül edilmiş cemaatlerini Avrupa ya da Amerika tarafından onlara sunulmuş milliyetçilik modelleri arasından seçmek zorundaysa, geriye tahayyül edecek neleri kalmaktadır”diye sömürge milliyetçiliği üzerine bir belirlemesi var. Sömürge toplumlarının tahayyül etme yetisinin dahi sömürgeci tarafından belirlendiği bir çağda tahayyül sınırlarımızı zorlamak zorundayız. Bize dayatılan ya devlet ya da sömürgecilik dışında var olan dünyayı görmek zorundayız. Aksi halde, iki deneyimde dünyada çokça yaşandı, yaşanıyor. Ulus-devlet de sömürgecilik de. Birisi egemenin kendisi için layık gördüğü, diğeri “öteki” için layık gördüğü. Hangi sistemde kadınlar daha özgür? Hangisi kadınlara erkekler ile eşit bir yaşam biçimi sundu? Maalesef ki dünya tarihinde böyle bir örnek yok.

– Milliyetçi olmadan sömürge ulus olmaktan kurtulmanın yolu, yöntemi nedir sizce?

Düşüncede ve fiiliyatta özgür olacağınız başka bir yaşayış hali düşlemek.Her iki durumda da hem milliyetçilikte hem sömürge ulusta en temel olarak kadınlar için bir çözüm göremiyorum. Az önce bahsettiğim durumlar, somut gerçeklikler söz konusu. Bu yüzden alternatif bir yaşam biçimini, tarih boyunca en fazla 150 yıllık ömrü olan milliyetçilik ve ulus-devletten azade düşünmek belki de bu kadar uzak bir ihtimal değildir. Sömürgeciliğin insan zihninde yarattığı tahribatı başka bir tahribat hali olan milliyetçilik ile ikame etmek yerine bir “kaçış, çıkış” yolu olarak başka bir özgürlük halini inşa etmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Kendine başka bir yol çizmenin mümkün olmadığının öğretildiği bir çağda yaşıyoruz. Bütün yaşam kalıplarının önceden belirlendiği, nerede neyin nasıl olması gerektiğinin sanki kalemle çizildiği bir çağ. Bireyin bağımsız ve özgür olamadığı, yaşamına dair söz hakkının olmadığı bir çağ. İnsanın, toplumun iktidar ağlarından bağımsız, otonomi bir yaşamın inşa edilmesi fikri bu anlamda çok yakın geliyor bana. Birilerinin sürekli bir şeyleri nasıl yönetmemiz ve nasıl olması gerektiğine dair telkinlerinin olmadığı ve yaşamın bütün ağları ile başka bir örgütlenme formuna girebileceği bir yaşam modeli…

Sömürge toplumu sömürge olmanın getirdiği madunluk ve bağımlılık halinden zihnen kurtulabilirse ve kendi yaşamına karar verebilirse ancak gerçek bir sömürgeden kurtuluştan bahsedebiliriz. Elbette bu sömürgeden kurtuluş hali yerine yeni bir alternatif koyma sürecini de beraberinde getirmek zorunda. Doğanın, kadının, siyahın, engellinin, öteki olarak adlandırılan her kim ve ne varsa hepsinin farklılıkları ile beraber yaşama halinin inşa edilmesi belki de.

Kendimize birer sömürge insanı olarak sık sık şunu sormak gerekiyor belki de; doğasında olan bütün kurumları, bürokrasisi, hiyerarşisi, cinsiyetçiliği ile kendini her şeyden üstün tutan bir akla ihtiyaç duymadan, devlet olmadan özgür olmayı hayal edebiliyor muyum? Hayal etme yetisi dahi sömürgeleştirilen bir toplumda özgür ama hakikaten özgür hayaller kurmanın kendisi bazen bir devrim gibi geliyor.

– Feminist Kürtlerin Orta Doğu için bulunmaz nimet olduğunu düşünüyorum. Anlayana çok şey öğretir. Anlamak istemeyene de öğretir. Rojava’da öğretiyor da. Siz kadın hareketinin bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz, genç bir Kürt kadın olarak?  

Bugün Kürd Kadın Hareketi hem kendi içerisinde bulunduğu feodal topluma hem sömürgeciliğe karşı ciddi bir mücadele yürütüyor. Bütün baskılara rağmen. Ama benim açımdan en önemlisi az önce de bahsettiğim “farklı bir yol düşleme ve eyleme” halini eksikleri/fazlası ile uygulamaya çalışması. Eşbaşkanlık gibi bir kurumu neredeyse bütün mekanizmalarında işleten ve kadın temsiliyetini “amasız” uygulayan bir konumları var. Sadece bu bile tek başına, Ortadoğu gibi bir savaş coğrafyasında çölde vaha gibi. Keza yine Rojava Devrim süreci birçok şeyi pratikte de gösterdi bize. Sömürgecilik ve devlet dışında başka bir ihtimalin daha mümkün olduğunu. Zorlu bir yol. Ve henüz işin çok başındalar. Ama öğrettikleri, ortaya koydukları, kazanımları “düşlemenin” imkanını başkalarına, bizlere bir şekilde hatırlattığı için şimdiden çok şeyi başarmışlar duygusunu uyandırıyor bende.

Kaynak: Artı Gerçek – Jinda Zekioğlu

İlginizi çekebilir