Kanal İstanbul ve sosyalizmin güncelliği – Semih Aydın

Doğanın ve toplumun bekası konusunda tutarlı bir politik tutum aranacaksa, bu yalnızca sosyalistlerin programında bulunabilen bir eğilim olabilir. Bu kanal operasyonu, her şeyden önce sermayeyle emekçiler arasındaki sınıf çıkarlarını karşı karşıya getirdiği için, aynı zamanda kapitalizmle sosyalizm arasındaki siyasi mücadelenin önemli bir alanı olacak. Sosyalizm, zamanın bir yerinde takılıp kalmış donuk bir fotoğraf karesi değil, canlı bir film şeridi gibi gerçek ve günceldir

En son verilere göre dünya nüfusunun yüzde 1’i, dünyanın bütün servetinin yüzde 82’sine sahip durumda. Bunun sonuçları sadece yoksullukla, işsizlikle ve savaşların ortaya çıkardığı toplumsal dramlarla sınırlı kalmıyor. Kapitalizmin akıldışı yapısı, dünyamızı her an büyük ve çevresel felaketlerin ortasına sürüklüyor. Dünyadaki bütün çevre kirliliğinin yüzde 60’ından fazlasının sadece 30-40 şirketin ekonomi politikasından kaynaklandığını bir kenara not etmek gerekiyor.

Önümüzdeki günler/aylar ülkemiz için “sıcak” geçeceğe benziyor. Genel dünya sorunlarının yanı başında Kanal İstanbul denilen yerel ve özel bir gündemin içine giriyoruz. Epeyce bir zamandır bekletildikten sonra masaya konulan projenin detayları ortaya döküldükçe buna karşı oluşması gereken tepkiler hemen karşılığını buluyor. Çünkü yapılmak istenen şey, ileride telafisi mümkün olmayan ekolojik ve sosyal sonuçlar ortaya çıkaracak potansiyel taşıyor.

Projeyi hayata geçirmek isteyenler, hiç bitmeyen kâr hırslarının refleksleriyle hareket ediyor. Onlar için konunun esası tamamen ekonomik. Oysa işin ekonomik yanı, ekolojik ve sosyal boyutlarının yanında önemsiz kalıyor. Milyonlarca yıllık jeolojik süreçler sonrasında oluşan bu eşsiz coğrafyanın üzerinde yapılmak istenen ameliyat kabul edilemez.

İstanbul’a biraz yakından baktığımızda, onun sadece çeşitli medeniyetlerin tarihinin ve kültürel zenginliklerinin mirasçısı olan önemli bir kent olmakla kalmadığını, etrafında mavi kıyıları ve yeşil ormanları barındıran gerçek bir hayat kaynağı olduğunu görüyoruz. Karadeniz ve Marmara denizinde dört bine yakın canlı türü, karasal alanlardaki bitki örtüsünde de iki bin doğal bitki türü yaşıyor. Hollanda ve İngiltere gibi ülkelerin bitki türlerinin toplamının bile bu zenginlikte olmadığını belirtmek gerekiyor.

Zaten dünyanın en büyük şehirlerinden biri olan İstanbul’da böylesine büyük bir nüfusun barınması yalnızca onun stratejik konumuyla açıklanamaz. Uzunca bir süreçte oluşmuş iki deniziyle, bu iki denizi birbirine bağlayan iki doğal suyoluyla, ormanlarıyla, tarım alanlarıyla, fundalıklarıyla vs. milyonlarca insana ve binlerce canlı türüne hayat veriyor. Şimdi böyle bir coğrafya, sermaye sınıfının bencilce ekonomik çıkarları için talan edilmeye çalışılıyor. Bunun gerçekleşmesi durumunda nasıl bir ekolojik ve toplumsal felaketle karşılaşacağımız, konuyla yakından ilgilenen bilim insanlarının araştırmaları ve raporlarıyla ortaya konuyor. Bütün ayrıntılar kendi içinde teker teker önem ve hayati değer taşıyor. Dikkatle izleyip üzerine gitmek ve bu “çılıgın”lığı durdurmak gerekiyor.

İşin hukuki boyutu da var. Yapılmak istenen, 12 Eylül faşizminin ürünü/devamı olan bugünkü anayasaya bile aykırı durumda. Örneğin Anayasa’nın 56. Maddesi’nde: “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir” deniyor. Bunun gibi birçok Anayasa maddesinde çevreyle ilgili kanunlar çok açık olduğu halde, işin içinde çıkarı olan bir avuç patron sınıfı ve onlara bağlı olan devlet cihazı açıktan anayasayı ihlal ediyor. Kanal İstanbul projesi doğa yasalarına aykırı olduğu gibi, -bugünkü toplum düşmanı yapısıyla bile- Anayasa’ya da aykırıdır.

AKP, Kanal Katar’a karşı

İşin ironik boyutu da var. Zamanı biraz geriye doğru sardığımızda, 2018’in bahar ve yaz aylarında aynı konunun Katar Yarımadası’nda da gündeme geldiğini hatırlıyoruz. ABD başkanı Donald Trump’ın o dönemde yaptığı Suudi Arabistan ziyaretinden sonra, Suudi Rejimi tarafından hazırlanan bir projeyle Katar’ın cezalandırılması gündeme gelmişti. Projeye göre Katar Yarımadası’nın tek karayla bağlantısı olan bölgeye su kanalı yapılacak, böylece Katar ada haline dönüştürülerek izole edilecekti. Bu, Katar’ın İran aracılığıyla Çin’e doğalgaz ihraç etmek istemesinin sonucunda gündeme gelmişti. Konu aynı yılın sonlarına doğru Katar emirinin ABD ziyareti sonrası gündemden düşmüştü. Ziyaret sonrası Katar ve ABD arasında silah alımı için anlaşma yapıldığı açıklanmıştı.

2018 yılının bahar ve yaz aylarında bu proje gündeme geldiğinde, Katar sermayesi ve devleti tarafından itiraz sesleri yükseliyor, yapılmak istenen kanal operasyonunun ekolojik faciaya yol açacağı belirtiliyordu. Gerçekten de öyleydi. Suudi Arabistan topraklarının küçük bir kısmı kanalın karşı tarafında bırakılacak ve o bölge nükleer atık deposu olarak kullanılacaktı. Bunun özellikle Katar için nasıl bir tehlike oluşturacağını anlamak hiç zor değildi. Aynı projede sınıra askeri yığınak yapılacağı da açıktan ilan ediliyordu. Güvenlik kaygıları da hafife alınamazdı. O dönem bütün bunlar olup biterken, AKP hükümeti yaptığı açıklamalarla Katar’ın yanında olduğunu belirtiyordu. AKP’nin yayın organı haline getirilen medya da aynı şekilde bu duruma ateş püskürüyor ve yapılmak istenen operasyonu “kaçık proje” olarak tanımlıyordu.

Şaka değil. Her fırsatta, sayfalarını “yerli ve milli” edebiyatıyla donatan yandaş yayın organları, o günlerde Katar’ın ekolojik ve güvenlik kaygılarına destek veren yayınlar yaparken, şimdi kendi ülkemizde yapılmak istenen aynı kanal operasyonunun gerçekleşmesi için gece gündüz propaganda yapıyor. Bunlar olup biterken Katar şeyhleri ve emirleri, Kanal İstanbul etrafındaki arazileri parsel parsel satın almaya devam ediyor. Ne kadar tutarsızca ve alçakça! Binlerce yıllık bir Arap Atasözü, “akrebin sokması kininden değil, yaratılışı gereğidir” derken tam da sermaye sınıfının bitmek bilmeyen kâr hırsına ve saldırganlığına sahip olan doğasını tarif ediyor.

Sosyalizm donuk bir fotoğraf karesi değildir

Doğanın ve toplumun bekası konusunda tutarlı bir politik tutum aranacaksa, bu yalnızca sosyalistlerin programında bulunabilen bir eğilim olabilir. Bugün Kanal İstanbul’a ne kadar karşı çıkıyorsak, önceki yıl Katar’da yapılmak istenen kanal operasyonuna da o kadar karşı çıktığımızı hatırlatmak gerekir. Gündeme gelen her iki kanal operasyonu da yerel olduğu kadar tüm insanlığı ilgilendiren evrensel bir konudur. Önümüzdeki günler ülkemiz için gerçek sınıf mücadelelerine sahne olacak. Sermayenin kendi sınıfsal çıkarları ve aralarındaki rekabetin doğal bir ürünü olan bu kanal operasyonu, ekolojik ve sosyal açıdan tam bir yıkım projesi olduğu için asla kabul edilemez. Bu, her şeyden önce sermayeyle emekçiler arasındaki sınıf çıkarlarını karşı karşıya getirdiği için, aynı zamanda kapitalizmle sosyalizm arasındaki siyasi mücadelenin önemli bir alanı olacak. Sosyalizm, zamanın bir yerinde takılıp kalmış donuk bir fotoğraf karesi değil, canlı bir film şeridi gibi gerçek ve günceldir.

Otuz yıl önce Reel Sosyalizm çözüldüğünde emperyalistler sevinç çığlıkları atıyordu. Gece gündüz hiç bitmeyen gerçek dışı karalama kampanyalarıyla, sosyalizmin baskıcı bir rejim olduğunu bütün dünyaya inandırmaya çalışıyor ve Reel Sosyalizmin geçici yenilgiye uğramasıyla birlikte artık dünyaya özgürlük getirmenin vaktinin geldiğini ilan ediyorlardı. Otuz yıl içinde sosyalizmin dünya halklarına sağladığı kazanımlar teker teker geri alındı. Dünyanın birçok bölgesi savaşlarla kan denizine döndürüldü. Dünya, tarihte hiç olmadığı kadar ekolojik yıkımla karşı karşıya getirildi. Yoksulluk, işsizlik, açlık, savaşların yol açtığı toplumsal dramlar birçok bitki ve hayvan türlerinin yok edilmesi gibi yıkıcı sonuçlar her yanı kapladı… İşte böyle, emperyalizmin kendi sınıfsal çıkarlarının karşılığı olan özgürlük anlayışı tam olarak buydu.

Emperyalizmin cani beyni, kendi yaşamsal varlığının bekası için sürekli yeni cinayetler planlamakla meşgul olmaya devam ediyor. Kanal İstanbul cinayetinin önüne geçebiliriz ve geçmeliyiz. Bunun yapılabilmesi için, alın teriyle hayatını sürdüren en yoksul/en yozlaşmamış emekçilerin bağımsız ve enternasyonalist bir sosyalist politika etrafında örgütlenip, siyasi mücadelenin öznesi haline gelmekten başka bir yolu bulunmuyor. Sosyalist politikanın dünyada ve Türkiye’de atağa geçip, kendisi için gerekli hegemonya alanlarını genişletebileceği tarihsel ve nesnel koşullar yeterince vardır.

2019’un dünyadaki toplumsal mücadele istatistikleri, 2020 yılının nasıl geçeceğine ilişkin fikir vermek için yeterlidir. Şimdi bunun gerçekleşmesi için gerekli olan iradeyi ortaya koymanın zamanıdır.

Kaynak: Sendika.org

İlginizi çekebilir