Kadına şiddet ‘normal’ – Ergin Yıldızoğlu

Artık burası, kadının özgürleşmesinden böylece egemenliklerini kaybetmekten korkan “erkeklerin” yönettiği, kadına karşı şiddetin çoğu kez devlet güvencesi altında normalleştirildiği bir toplumdur. Bu kafa yapısıyla, Nazi ideolojisinin, kadın, aile ve toplum anlayışı arasındaki benzerlikler ise gerçekten korkutucudur…

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü’nde İstiklâl Caddesi’nde buluşan yaklaşık 2000 kadına polisin, biber gazı ve plastik mermiyle müdahale etmesine, aynı günlerde, siyasal İslamın “yandaş” medyasında kimi tiplerin, İstanbul Sözleşmesi’ne orantısız bir şiddetle saldırmasına bakarak, AKP Türkiyesi’nde kadına karşı şiddetin normalleştiği, kurumlaştırılmasını amaçlayan bir eğilimin giderek güçlendiği söylenebilir.

‘Femicide’

“Femicide” ya da kadın cinayetleri istatistiklerine kabaca bir bakış yukarıdaki iddiayı destekliyor. Avrupa çapında veri toplayan EUROSTAT, eşleri, yakınları tarafından öldürülen kadınların sayısını 2017 yılında, Almanya’da 210, Fransa’da 142, İngiltere’de 128, İtalya’da 109 olarak saptıyor. Bu sayı, Türkiye’de 2015-2018 arasında yılda ortalama 440. Bu sayıları ülkelerin nüfuslarına kıyaslarsak, İtalya’da 550 bin, İngiltere’de 523 bin, Fransa’da 471 bin, Almanya’da 395 bin kişide bir kadın cinayeti oranına ulaşıyoruz. Bu oran Türkiye’de 186 binde bir; Almanya’nınkinin iki katından büyük.

İleri kapitalist toplumlarda, kadın erkek eşitliği yasalarla güvenceye alınmış, egemen ideolojide yerini bulmuş, popüler kültürde, sinemada, macera filmlerinde, ciyak ciyak bağırarak erkeğe sığınan çocuksu kadın tiplerinin yerine, erkeklere karşı kendini koruyabilen, yeni yetişen kuşaklara rol modeli olabilecek bağımsız ve güçlü kadın kahramanların sayısı gittikçe artıyor olsa bile, erkek egemenliğine dayalı güç ilişkileri hâlâ varlığını sürdürüyor. “Femicide” verileri hâlâ çok yüksek.

Üstelik, kadın hareketinin bin bir zorlukla elde ettiği kazanımlar da günümüzde, ırkçı/dinci Yeni Faşist hareketler yükselirken güvence altında değil; yenilerini kazanmak bir yana, var olanları korumak için bile sürekli mücadele etmek gerekiyor.

İstanbul Sözleşmesi

Örneğin, kadın erkek eşitliğini kabullenemeyen, kadın bedeninin erkek egemenliği ve denetimi altında olmasına özellikle ve saplantılı denecek derecede önem veren dini hakikat rejimini benimsemiş kadrolarla yönetilen AKP Türkiyesi’nde, bu bir kapitalist bir toplum olsa bile, kadın hareketinin yüz yıllık kazanımları, hızla yok edilmeye, kadına karşı şiddet normalleşmeye başlayabiliyor.

Bu süreci, siyasal İslamın, ahlak polisi “hocalarının” medyada, sabah akşam kadın bedeni ve cinselliği üzerine, “Bunlar başka bir şey düşünmezler mi?” dedirtecek sıklıkta verdikleri fetvalardan, mahkemelerde cezaların tahrik, koca hakkı, itaatsizlik-cezalandırma gibi gerekçelerle adeta bir “erkeklik indirimiyle” hafifletilmesinin artık sıradanlaşmasından, İstanbul Sözleşmesi’ni adeta terörizmle özdeşleştiren, hatta rejimin temeline konmuş dinamit gibi gören saldırılardan da izlemek olanaklıdır.

İstanbul Sözleşmesi’nin amacı kısaca, “Kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak; kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirme yolu da dahil olmak üzere kadınlarla erkekler arasında eşitliği sağlamak; ev içi şiddetin tüm mağdurlarının ve kadına yönelik şiddet mağdurlarının korunması için politika ve önlemler geliştirmek” olarak tanımlanıyor.

Siyasal İslamın sözcüleri bu anlaşmanın öncelikle “kadını erkeğe karşı korumak”“ev işi şiddeti önlemek”“kadın erkek eşitliği” gibi amaçlarına, “aileyi yıkmayı amaçlıyor” iddiasıyla kar. Bu tipleri böylece, ailenin, kadına karşı şiddetin normalleştirildiği bir mekân olduğunu itiraf ederken, Cumhurbaşkanı’nın eşinin konuyla ilgili konuşmasındaki “Mahrem alan, şiddetin uygulanmasına zemin olduğu anda, insan hakları ihlali başlamış demektir” ifadesindeki “mahrem” sözcüğünü bile, kendi konuşmasını yazmaktan aciz olduğunu da ima ederek hedef almaktan çekinmiyorlar.

Artık burası, kadının özgürleşmesinden böylece egemenliklerini kaybetmekten korkan “erkeklerin” yönettiği, kadına karşı şiddetin çoğu kez devlet güvencesi altında normalleştirildiği bir toplumdur. Bu kafa yapısıyla, Nazi ideolojisinin, kadın, aile ve toplum anlayışı arasındaki benzerlikler ise gerçekten korkutucudur…

Kaynak: Cumhuriyet

 

İlginizi çekebilir