İyi Okurlarla İyi Yazarlar | Vladimir Nabokov

Gerçekte büyük romanlar büyük peri masallarıdır – olağanüstü peri masalları.

Vladimir Nabokov (1891-1977) Petersburg, Berlin, Paris, Londra, ABD, İsviçre arasında bölünmüş bir hayat yaşadı. Çağımızın öncü romancılarından biri. Kelebekbilimci. Puşkin çevirmeni. Sıkıntıdan patlayan bir edebiyat hocası. Ardında 24 ayar bir yapıt bıraktı. Başlıca romanları Türkçeye çevrildi. Derin yapıları gören bir gözü var. Kendisi iyi bir okur ve iyi bir yazar. Burada da anlatmış.

Yüz yıl önce Flaubert sevgilisine bir mektupta şu gözlemi dile getiriyordu: Comme l’on serait savant si l’on connaissait bien seulement cinq â six livres: “Şöyle beş altı kitabı iyi bilmekle ne büyük bir bilgin olabilir insan.” Okurken insan ayrıntıları görüp sevmeli. Genellemelerin ay ışığını hor görüyor değilim, yeter ki kitabın güneşli çerden çöpten döküntülerinin sevgiyle derlenişinden sonra gelsin. İnsan önceden hazır bir genellemeyle işe girişirse, yanlış yönden başlamış olur, daha anlamaya başlamadan kitaptan uzaklaşır gider. Madame Bovary’yi, sözgelişi, kentsoyluluğun bir yadsınması sayan önceden kapma bir görüşle okumaktan daha sıkıcı, yazara karşı da daha haksız bir davranış yoktur. Sanat yapıtının her zaman yeni bir dünya yarattığını, yapmamız gereken ilk şeyin de, yepyeni bir şey olarak yaklaşacağımız, bizce bildik dünyalarla görünüşte hiçbir bağı olmayan bu dünyayı elimizden geldiğince yakından incelemek olduğunu, hiçbir zaman unutmamalıyız. Bu yeni dünyayı yakından inceledikten sonra, ancak ondan sonra, bu dünyanın başka dünyalarla, başka bilgi dallarıyla bağını araştırmaya başlayalım.

Başka bir soru: Bir romandan yerlerle, dönemlerle ilgili bilgi edinmeyi bekleyebilir miyiz? Kitapsever derneklerinin tarihsel roman diye kapış kapış yağmaladığı o en çok satılan tombul kitapların herhangi birinden geçmişle ilgili bir şey öğrenebileceğini düşünecek ölçüde bön olunabilir mi? Peki ya başyapıtlardan? Bir köy papazının evindeki oturma odasından başka yer bilmeyen Jane Austen’in, baronlarıyla, işlenmiş kırsal çevresiyle, toprak sahipleri İngiltere’sini betimleyişine güvenebilir miyiz? Ya olağanüstü bir Londra’da geçen olağanüstü sevi öyküsü Bleak House’u, yüz yıl önceki Londra’nın bir incelemesi diye adlandırabilir miyiz? Kuşkusuz hayır. Bütün öbür büyük romanlar için de böyledir bu. Gerçekte büyük romanlar büyük peri masallarıdır – olağanüstü peri masalları.

vladimir nabokov

Zaman ile uzam, mevsimlerin renkleri, kaslarla zihinlerin edimleri, bütün bunlar büyük yazarlar için uluorta gerçekler kitaplığından ödünç alınabilecek geleneksel kavramlar değil, usta sanatçıların kendilerine özgü bir yolda dile getirmeyi öğrendikleri bir dizi olağandışı beklenmedik şaşırtıdır. Küçük yazarlara ise olağanın allanıp pullanması kalır; bunlar dünyanın yeniden bulgulanışına pek kafa yormazlar: Bütün bildikleri, belli bir yerleşik düzenden, geleneksel kurmaca örneklerinden çıkarabilecekleri en iyi şeyi sıkıp çıkarmaya çalışmaktır. Küçük yazarların, bu belli sınırlar içinde sunabilecekleri bileşimler, tatlı bir uçuculukla eğlendirebilir insanları, çünkü küçük okurlar da kendi düşüncelerini hoşa gider bir kılıkta görmeye bayılırlar. Oysa gerçek yazarın, gezegenler döndürüp fırlatan, uyuyan bir adam yaratıp sonra onun kaburgasını sabırsızlıkla oğuşturan adamın, öyle buyruğunda hazır değerler yoktur: Kendisi yaratmak zorundadır onları.

Okur, içinde eylem ile konuşmalar olan bir öyküyü, bunların bulunmadığı bir öyküye yeğlemeli.

Yazma sanatı, dünyayı her şeyden önce kurmaca bir gücüllük olarak görmedikçe, çok boşuna bir iştir. Bu dünyanın gereçleri yeterince gerçek (gerçeğin vardığı yere değin) olabilir ama hiç de kesin bir bütünlük göstermez: bir kargaşadır. Yazar bu kargaşaya “yürü!” deyince, dünyayı bir ışıklanmaya bir erimeye salıverir. Şimdi yalnız yüzeydeki yapay öğeleriyle değil, atomlarına varıncaya değin yeniden kurulmuş bir bileşimdir artık. Yazar, bu yeni dünyanın haritasını ilk çıkaran, içerdiği doğal nesneleri ilk adlandıran kişidir. Şu çalının üzümleri yenir. Yoluma fırlayan şu benekli yaratık evcilleştirilebilir. Şu ağaçlar arasındaki göl Opal Gölü, ya da daha bir düşgücüyle Bulaşıksuyu Gölü, diye adlandırılabilir. Şu karartı bir dağdır, aşılması gereken bir dağ. Yolsuz izsiz yamaca tırmanır usta sanatçı, tepeye varınca rüzgârlı bir sırtta kiminle karşılaşır dersiniz? Soluk soluğa kalmış mutlu okurla, kendiliklerinden kucaklaşıverirler orda, kitap kalıcı olursa, aralarındaki bu bağ da sonsuza kalıcı bir bağdır. Uzun bir konuşmalar gezisinde bir akşam, yolumun düştüğü küçük bir taşra yüksekokulunda öğrencilere, okurun ne olduğu konusunda on tanım önerdim, bunlar arasından iyi bir okuru oluşturacak dört tamımı seçmelerini istedim. O tanımları nereye attım sonra bilmiyorum, ama aşağı yukarı şöyle bir şeydi öğrencilere verdiğim küçük ödev. İyi bir okurun ne olması gerektiği sorusuna, aşağıdaki tanımlar arasından dört yanıt seçiniz.

  1. Okur, bir kitapseverler derneğinin üyesi olmalı.
  2. Okur, erkek ya da kadın kahramanla kendini özdeşleştirmeli.
  3. Okur, toplumsal-ekonomik yöne ağırlık vermeli.
  4. Okur, içinde eylem ile konuşmalar olan bir öyküyü, bunların bulunmadığı bir öyküye yeğlemeli.
  5. Okur, kitabın filmini görmüş olmalı.
  6. Okur, gelişmekteki bir yazar olmalı.
  7. Okur, düşgücü sahibi olmalı.
  8. Okur, bellek sahibi olmalı.
  9. Okur, bir sözlüğe sahip olmalı.
  10. Okur, bir sanat duygusu taşımalı.

vladimir nabokov

Öğrencilerin çoğunluğu duygusal özdeşliğe, eyleme, toplumsal ekonomik ya da tarihsel yöne önem verdi. Kuşkusuz, anladığınız gibi, iyi okur, düşgücü, belleği, bir sözlüğü, biraz da sanat duygusu olan kimsedir – sırasını buldukça hem kendimde hem de başkalarında geliştirmeye çalıştığım duygudur bu. Sırası gelmişken, okur sözcüğünü çok gelişigüzel kullandığımı da belirtmeliyim. Ne gariptir ki, insan bir kitabı okuyamaz: ancak yeniden okuyabilir. İyi bir okur, büyük bir okur, etkin yaratıcı bir okur, yeniden okuyan kimsedir. Nedenini söyleyeyim. Bir kitabı ilk okuduğumuz zaman, gözlerimizi soldan sağa, satırdan satıra, sayfadan sayfaya yorulmadan gezdirmemiz işleminin ta kendisi, kitap üzerindeki bu karmaşık bedensel çaba, kitabın neden söz ettiğini zaman ile uzam açısından kavrama sürecinin ta kendisi, bizimle sanatsal değerlendirme arasına girer. Oysa bir resme bakarken, o resim bir kitaptaki gibi derinlik ile gelişme öğeleri içeriyor olsa bile, gözlerimizi belli bir biçimde kımıldatmak zorunluluğunu duymayız. Zaman öğesi, gerçekte bir resimle ilk karşılaştığımız anda işe karışmaz. Bir kitabı okurken, onunla tanışabilmemiz için, bir süre gerekir bize. Bu durumda, bütün resmi bir anda içine alarak ayrıntılarından tat duymaya çalışan göz gibi bir gövdesel organımız yoktur. Ama ikinci, üçüncü ya da dördüncü bir okuyuşta kitaba, bir bakıma resme davrandığımız gibi davranırız. Gene de evrimin o koca başyapıtı göz organı ile daha da kocaman bir başarı olan zihni birbirine karıştırmayalım.

Belli bir uzaklıkta kalmalı, bu uzaklığın tadını çıkarırken bir yanda da ta derinden –tutkuyla, gözyaşlarıyla, ürpertilerle– bir başyapıtın iç örgüsünden kıvanç duymalıyız.

Bir kitap, –ister kurmaca ister bir bilim yapıtı olsun (ikisi arasındaki sınır çizgisi de genellikle sanıldığı ölçüde seçik değil)– bir kurmaca kitabı her şeyden önce kafaya seslenir. Kafa, beyin, karıncalanan omurganın tepesi, bir kitap için kullanılacak, ya da kullanılması gereken tek araçtır. Şimdi bu durumda, asık yüzlü bir okurun güneş gibi bir kitapla karşılaşmasında kafanın nasıl çalıştığı, sorusunun yanıtını araştırmalıyız. İlkin o asık yüzlülük havası uçar gider, daha iyi mi daha kötü mü olacak demeye kalmadan, okur oyunun havasına girer. Bir kitaba başlamak, özellikle genç bir okurun yaşlılarca övüldüğüne bakıp, için için eski-moda ya da fazla ağır saydığı bir kitaba başlaması, çoğunlukla çetin bir çabayı gerektirir: Ama bir kez gösterildi mi, karşılıkları çok bol, çok değişiktir bu çabanın. Usta sanatçı kitabını yaratırken düşgücünü kullandığından, kitabın tüketicisinin de kendi düşgücünü kullanması hem doğal hem de yerindedir. Bununla birlikte, okur için, en azından iki değişik tür düşgücü vardır. Bu iki türden hangisinin bir kitabın okunmasında kullanılmasının doğru olacağını görelim. Birincisi, ötekine oranla daha aşağı olan, yalın duygularda destek arayan, kesinlikle kişisel nitelikte düşgücüdür. (Duygusal okumanın bu ilk bölümünde daha birçok alt türler de vardır.) Kitaptaki bir durum, bir zamanlar bizim ya da tanıdığımız birinin, eski bir tanıdığımızın başından geçen bir olayı andırdığı için yoğun bir duygu uyandırır. Ya da gene, okur bir kitabı, salt bir yöreyi, bir doğal çevreyi, kendi geçmişinin bir parçası saydığı bir yaşam biçimini anımsatarak kendisinde özlem uyandırdığı için sevebilir. Ya da en kötüsü, okur kendini kitaptaki kişilerden biriyle özdeşleyebilir. Bu aşağı tür, benim okurlardan kullanmalarını istediğim düşgücü türü değil. Peki nedir öyleyse okurun kullanacağı güvenilir araç? Kişisel olmayan düşgücü ile sanatsal kıvanç. Bence sağlanması gereken şey, okurun kafası ile yazarın kafası arasında uyumlu bir sanatsal dengedir. Belli bir uzaklıkta kalmalı, bu uzaklığın tadını çıkarırken bir yanda da ta derinden –tutkuyla, gözyaşlarıyla, ürpertilerle– bir başyapıtın iç örgüsünden kıvanç duymalıyız. Bu konularda bütünüyle nesnel kalabilmek, elbette olanaksızdır. Değerli olan her şey, bir bakıma özneldir. Sözgelişi karşımda oturan sizler benim bir düşüm olabilirsiniz, bense sizin karabasanınız.

vladimir nabokov

Diyeceğim, okur düşgücüne nerde dur demek gerektiğini bilmelidir, bu da onun yazarın kendisine sunduğu özel dünyayı seçikçe kavramasıyla olabilir ancak. Nesneleri görmemiz, işitmemiz gerekir, bir yazarın kişilerin odalarını, giysilerini, davranışlarını gözümüzde canlandırabilmemiz gerekir. Mansfield Park’ta Fanny Price’ın gözlerinin rengi ile küçücük soğuk odasının döşenişi önemli şeylerdir. Hepimizin huyu suyu davranışı ayrıdır, ama hemen söyleyebileceğim tek şey, bir okurun edinebileceği ya da geliştirebi leceği en iyi davranışın sanatçı yaradılış ile bilimsel yaradılışın bileşimi olduğudur. Yalnız coşkulu bir sanatçı bir kitaba yöneliminde çok öznel kalma yetisindedir, sezgisel ateşi de yargılardaki bilimsel bir serinkanlılık dengeli duruma getirir. Bununla birlikte, okur olacak kimse tutku ile sabırdan –sanatçının tutkusu ile bilim adamının sabrı– büsbütün yoksunsa, büyük yazın yapıtlarının hiçbir zaman tadına varamayacaktır. Yazın, kurt kurt diye bağıran bir küçük oğlanın, ardına takılmış kocaman bir bozkurt ile bir taş çağı koyağından koşarak çıktığı gün doğmadı: Yazın, bir küçük oğlanın, ardında kurt murt yokken, kurt kurt diye bağırarak geldiği gün doğdu. Zavallı küçük oğlanın sık sık yalan söylediği için en sonunda gerçek bir kurda yem olması doğrusu bütünüyle bir rastlantı. Ama önemli olan bir şey var burada. Uzun otlar ardındaki kurtla uzun öyküdeki kurt arasında ışıldayan bir aracı vardır. İşte o aracı, o prizma, yazın sanatıdır. Yazın buluştur. Kurmaca kurmacadır. Bir öyküye doğru öykü demek hem sanatı hem de doğruyu küçük düşürür. Her büyük yazar büyük bir aldatıcıdır, ama baş aldatıcı doğa da öyle. Doğa her zaman aldatır. Şu yalın üreme aldanışından, kuşlarla kelebeklerdeki koruyucu renklerin uyandırdığı binbir incelikli yanılsamaya değin, doğada şaşılası bir büyüler düzenler dizgesi vardır.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Kaynak: OGGİTO

İlginizi çekebilir