‘İsterlerse 10 yılda toplumu Bach ya da caz dinler hale getirebilirler’ – Seran Vreskala

Erdal Güney: ‘Muhalif olduğu son derece açık bir sanatçı sahiplenilmiyor ama bir mitinge gitmedi diye bir sanatçı demokrasi kahramanı ilan ediliyor’

Solo ve karma albümlerinin yanı sıra birçok sinema filmi, dizi ve belgesele yaptığı müziklerle tanıdığımız Erdal Güney için ‘değeri bilinmeyen kent ozanı’ diyorlar. Hatırla Sevgili dizisi için yaptığı ‘Zor Yıllar’ şarkısı hala akıllarda. Kendisinin uzman olduğu bir konuda konuşurken bile ukala algılanabileceği endişesine şahit olduğumda, insanların onun için aynı zamanda neden fazla mütevazı dediklerini de anladım. Gerekirse her türde müzik yapabileceğini hatta senfoni bile yazabileceğini sanki bir tas çorba yapacakmış gibi söylüyor, çünkü müzik yazmak onun için o kadar doğal bir şey. Gerçekten de içinde müziğin yaşadığı bir evde büyümüş. Babası bağlama çalar, annesi şarkı söylermiş. Babasının annesine beste yapması günlük hayatın bir parçası olduğu için 3 kardeşten ikisinin müzisyen olması sürpriz olmamış bana göre. Nedense bağlama çalanların kendilerine has bir duruşu, politik bir tavrı ve sakinliği var. Kötü insan olmaları mümkün değilmiş gibi. Sanki bağlamanın sesindeki huzur onlara da geçiyor. Kendi sesi de öyle, yumuşacık ve huzurlu…

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Sinema Televizyon Bölümü’nde Film Tasarımı dersi veriyor aynı zamanda ve öğrencileriyle geçirdiği vakti, özellikle kendisi için çok değerli buluyor. Haliyle çoğu akademisyenin sahip olduğu bir deformasyonu var; kendisini çok doğru ifade edebilmek için bir soruya çok uzun cevaplar verebiliyor. Fakat öyle şeyler anlatıyor ki cevapları kısaltmak istemiyorsunuz. Yönetmen ve müzisyen buluşmaları arasında Bertolt Brecht – Kurt Weill-Hanns Eisler, Angelopoulos – Eleni Karaindrou, Kusturica – Goran Bregoviç, Yılmaz Güney – Zülfü Livaneli en sevdikleri arasında…

Geçen yıl ‘Babacım’ şarkısı yüzünden cumhurbaşkanına hakaretten 1 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı ama hükmün açıklaması 5 yıl geri bırakıldı. Cumhurbaşkanı’nın 15 Temmuz sonrası tüm şikâyetlerinden vazgeçtiğine dair dilekçesi bulunmasına rağmen mahkeme yine de ceza verdi. Bu tip haberlerin basında fazla yer bulmamasından, müzik birliklerinin ve muhalefetin bu anlamda sanatçıları korumamasından şikayetçi…  Bu aralar Viya Müzik’ten çıkacak ‘Yağmuru Bekle’ isimli albümüne yoğunlaşmış durumda. Hüseyin Turan, Servet Kocakaya, İlkay Akkaya, Yasemin Göksu, Jülide Özçelik, Mazlum Çimen, Sebahattin Atik ve Volkan Uzunhasanoğlu gibi çok değerli isimlerin buluştuğu bu albüm mayıs başı gibi raflarda yerini alacak.

Müziğin ille de küçükken mi öğrenilmesi gerekir, sonradan müzisyen olunmaz mı?

Olunur tabii ve ben bu konuda iyi bir örneğim. Evde annem şarkı söyler, babam bağlama çalar, dolayısıyla çocukluğumuzda bu çok doğal bir durumdu. Babam anneme besteler yaptığı için, beste yapmayı da doğal kabul ediyorduk. Bu şiir yazmak, yemek yapmak, güzel bir masal anlatmak gibi hayatın bir parçasıydı bizim için. Kardeşim Mustafa’yla kendi şarkılarını yazan müzisyenlerdik daha o zamanlar. Üniversiteye başladığımda müzik bilgim olmasına rağmen, Anamur’da açılan Halk Evi’ndeki çocuklara müziğin nasıl öğretilebileceğini öğrenebilmek için Kemal Kaplan’dan özel ders almaya başladım. Kemal Hoca çocuklara nota, solfej, tavır öğretmek için ders almak istediğimi öğrenince aradaki maddi bağlantıyı kaldırdı ve ilişkimiz usta-çırak ilişkisine döndü. Aynı zamanda dışarıdan İTÜ konservatuarının bağlama programına devam etmeye başladım. Hatta beni konservatuara da hazırlamayı teklif etmişti ama sonra ‘elin kırılır, bir şey olur, en azından bir mesleğin olsun, garantin olsun’ diyerek vazgeçirdi.

Bir eğitmenin bir öğrencinin hayatında ne büyük etkisi olabiliyor, değil mi?

Tabii. Bazı insanların hayatlarımıza yaptıkları küçük müdahalelerin etkileri inanılmaz. O yüzden büyük bir minnetle anarım Kemal Hoca’yı. Aklımda hiç müzik yazayım, şarkı söyleyeyim diye bir şey yoktu işte, o soktu.

İlk albüm nasıl çıktı?

Analog dönemin son zamanlarıydı işte, arkadaşlarım Ankara’da bir yere götürdüler beni, 2 saat çaldık, demo yaptık ve etrafa dağıttık. Onlardan gelen olumlu tepkilere göre ikna olup albüm yapmaya karar verdik. Ama işin laboratuvarına girince ‘beni kim dinler, bunlar neyin nesi’ falan algılayamıyorsun. Her şey çok değişik. Aynaya baktığında yüzünü görüyorsun ama dev aynasında yüzündeki o minicik gözenekleri bile görürsün ya, oraya girince öyle bir telaş yaşadım.

İnsan kendisini bir anda öyle bir ortamda bulunca bir yabancılaşma yaşıyordur herhalde.

Psikolojik olarak kendimizi duymuyoruz zaten, kavrıyoruz. Renk nasıl, vurgu nasıl… Mesela bazen televizyon röportajlarında kaydı dinliyorum ‘ya ne kadar ukala tonlamalarım var’ diyorum. (Gülüyor) Elbette bir yabancılaşma oluyor.

İnsanda kaç ses var bu anlamda? Kafa sesi, diyafram falan var ya, biz hangi sesle konuşuyoruz mesela?

Direkt gırtlaktan konuşuyoruz. Diyafram nefesi almıyoruz, kafa sesi kullanmıyoruz.

Kafa sesi nedir peki? Sesin çıkabildiği en üst perde mi?

Şu an bulunduğumuz yerde bunu size tarif etmem mümkün değil! (Gülüyor) Fiziksel bir buluşma aslında. Kafa sesini kullanarak çok dik seslere çıkabilirsiniz. Bu her müzikte uygulayabileceğiniz bir şey değil! Mesela şan dersi alırken sözcüklerin anlaşılması ve doğru nefes alabilmek konusunda dayak yerdik en çok. Hatta emin olun, kendi bestelerimi okumamış olsam zorlanırım. Sesimin rengi konusunda insanlar teveccüh göstererek sevdiklerini söylüyorlar ama ses aralığım çok geniş değil.

Genelde sakin ve huzur verici buluyorlar sesinizi.

(Gülümsüyor) O konuda yorum yapamam ama zaten ürettiğiniz şey sizden çıktıktan sonra, onunla buluşan insanlar açısından bir anlam kazanıyor.

‘KAFANA SIKARIM’ GİBİ CÜMLELER NORMALLEŞTİRİLİYOR

Bir konserinizde Neşet Ertaş’ın bir eserini söylemeden önce salona dönüp, ‘parçayı biraz farklı yorumluyoruz, lütfen alınganlık göstermeyin’ diyecek kadar ince düşüncelisiniz.

Farkında yaşarsak haddimizi de biliriz çünkü. Farkında olduğumuz şey müzikse mesela, beğeniyle ölçüt koymayız. Dede Efendi ya da Bach gibi dünyanın en iyi müzisyenlerinden bahsettiğinizde kendinize ait bir şey yapmış olmazsınız. Ben bir emanetçi gibi davranıyorum, bu müzikler var zaten. Bozlak coğrafi ve teknik referansları olan bir formdur ve çok iyi ozanları var. Şimdi Neşet Ertaş’ın o bozkırda nereye bakıp nereye bağırdığını, neden beslendiğini ve o anda ne hissettiğini bilmiyorum ama ‘Ah Yalan Dünya’yı metin olarak çok seviyorum ve söylemek istiyorum, aslına da vurgu yapmak istiyorum çünkü post modern dünya bizim bu küstahlığı yapmamıza müsaade ediyor. Ama asıl amaç içeriği tekrar ozanın kendisine döndürmek ve dinleyicilerdeki o estetik ve kültürel kulak algısına saygısızlık yapmamak.

Bir eser yaratıcısından çıktığı andan itibaren hala ona mı aittir? Dinleyiciye ait değil midir?

Oradaki mülkiyet ilişkisini dinleyen ve üreten arasında dağıtmamak lazım. Müziğin 3 şekilde alımlaması olduğu söylenir, mutlak değildir tabii ama bunlardan biri âna ilişkin alımlamadır; tempo tutarsınız, şarkıya eşlik edersiniz vs. Duygusal alımlamanız hafızanızla ilgilidir. Bu söyleşiyi yaparken bir şarkı çalar, 10 yıl sonra aynı şarkı çaldığında bu söyleşiyi hatırlarsınız. Diğeri de bilişsel alımlamadır; sizde bilinç oluşturur, algı oluşturur, yönlendirir… Bu durum, eser üreticiden çıktıktan sonra bu bağlamların hangisiyle ilişki kurduğu ile ilgilidir. Bir eseri sahiplenmek, bu şarkı benim şarkım demek çok özel bir şeydir ama eser hala üretene aittir ve öyle olması da gerekir. Başkalaştırmaya ve mülkiyet hakkını üzerimize almaya hakkımız yok.

Peki, dizilere müzik yapan biri olarak, senaryoları nasıl buluyorsunuz?

Televizyon hala en büyük kitleye ulaşabilen iletişim aracı. Eminim senaryolarda daha iyisini yapabilirler ama bunu tercih etmiyorlar, gerçekten de bu kadar kötü şeyler yazılamaz. Bazı unsurlar bu kadar obje haline getirilmemeli; mesela her dizide silah bir obje haline getirilmiş durumda. ‘Kafana sıkarım’ gibi cümleler normalleştiriliyor.

Televizyon algı yaratmada kullanılan en güçlü araç. Bu tip mafyavari, bıçkın delikanlı, ‘çalarım ama aynı zamanda erdemliyim de’ konulu dizilere talep de var.

Karşılık bulduğu için bu talep oluşabilir ama ben toplumda zaaflı, arızalı ne kadar yer varsa, onların ürünlerinin gösterildiğini düşünüyorum. Dedikoduyu çok seviyoruz mesela, ahlak olarak bunu yadırgasak da buna bayılıyoruz. Mesela yaşamı büyük zorluklarla geçmiş, olağanüstü bir zenginlik olan Aşık Mahzuni Şerif’in ‘Zalım’ diye bir eseri var. Bu şarkının da içinde olduğu bir anma albümü yapıldı ve bu şarkıyı da Ceylan Ertem okudu. Çok beğendim, severek de dinledim. Sonra bir baktım, ‘Çukur’ isminde bir TV dizisinde kullanılmış. Bunu yapabilmek için önce Mahzuni Şerif’in zalım dediği şeyi anlamak lazım, o bir metin çünkü. O dizide bu şarkının yorumlanmış halini dinleyen kişi, kız arkadaşı yüz vermiyor diye ona zalım diyor. Tuttuğu takımın santraforu gol atmıyor, zalım diyor. Yani zalımın asıl anlamı kırılarak her yere dağılmaya başlıyor. Sanata ait ahlaktan bahsetmiyorum ama bir şey yapılırken bir etik oluşturulması gerekiyor. Bunu televizyoncu da yapımcı da senarist de çok iyi biliyor. Toplumun politik algısını da kırabilmek için popüler kültür unsurları işlevsel hale getiriliyor. Bu yüzden hiçbirimiz masum değiliz.

Hatırla Sevgili’de buna benzer bir şey olmadı mı?

Kendime de yaptığım bir özeleştiridir bu, biz o dizide bunu kırmak istedik ama bazılarında maalesef başaramadık. Orada bağlamını kopartmamak adına kullandığımız müzikler, kaynak müzik olarak yer aldı. Sinemada ‘diegetik müzik’ kullanımı diye bir şey var, yani kadrajda siz müziğin nereden geldiğini görürsünüz. Bir gramafon ya da çalan bir piyano görürsünüz, bu dramatik anlamda manipülasyonu kıran bir şeydir. Biz o dönemi kronolojik olarak aktarırken, Livaneli’yi, Gencebay’ı ya da Rodriguez’in gitar konçertosunu kullandığımızda, onların bir bağlamı vardı. Ama Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz -ki o şarkı Türkiye’deki demokrasi mücadelesi açısından insanların belleğinde bir şey ifade eder- dizisindeki şarkı oradaki bağlamını tamamen yitirmiştir.

Nesimi gibi bir cevher ‘Minnet Eylemem’ eserinde tasavvuf üzerinden Anadolu-inanışlar ilişkisi içerisinde bir şey var ediyor ve siz bunu alıyorsunuz bir dizide bir mafya babasının ölümünde kullanıyorsunuz. Bu şarkının anlamının içini bu şekilde boşaltamazsınız. İşte Hatırla Sevgili’de bunu yapmamaya çok dikkat ettik. Karakterlerde iyiler ve kötüler yoktu, herkes olduğu gibi vardı. Her ne kadar popüler kültürün bir ürünü olsa da o dizide siyasi bir tarihi aktarırken bir arada yaşama kültürüne vurgu yapmayı, idamlarla demokratik süreçler arasındaki o inanılmaz yarığı ortaya çıkartmaya çalıştık. Menderes, Deniz Gezmiş ve Erdal Eren’in hikayeleri üzerinden hiçbir manipülasyona izin vermeden yaptık bunu. Ancak bazı dramatik sahneleri köpürtmek için bazı şarkılar kullandık ama bundan kaçma şansımız yoktu. Burada şamarı önce kendime atarak eleştiriyorum bu sistemi. Dünya tahribat üzerine kurulu; her şeyi ideolojisizleştiriyor, algılarımızı paramparça ediyor.

Dizilerdeki şiddet de adeta bir pornografiye döndü ve bu beni çok rahatsız ediyor.

Çok haklısınız. Dizide izlediklerimi sokakta gördüğüm insanlar var.

Peki, size öyle kan revan bir senaryosu olan bir diziye müzik yapma teklifi gelse çizgiyi bir yerde çeker misiniz yoksa benim yaratıcılığım sınır tanımaz mı dersiniz?

Asla. Çünkü yeteneğim açısından ben her şeyi yapabilecek bir insan değilim öncelikle, fakat bu dönemde bizler model yapabilir hale geldik. Ben senfoni yazabilirim ama yazdığım şey senfoniye benzeyebilir. Mesela bir şarkıcı caz da okuyor sanat müziği de türkü de çünkü her şeyi yapabileceğimize inandırıldığımız bir dönemdeyiz ama benim için dramanın kendi içinde bir etiğinin de olması gerekiyor. Çocuk bir noktadır benim için. İnançlar bir nokta. Etnik ve ulusal kimlikler ve aidiyet bir nokta. Faşizan, dışlayıcı, ayrıştırıcı bir yaklaşım bir nokta… Bir senaryoda faşist bir katil olabilir, diktatör de olabilir ama ana metin faşizan olamaz. Ben müzik yapmadan evvel o dramın içindeki bütün çelişkileri, anlayışını ve toplumsal anlamda ne tip katkıları olabileceğini bir süzgeçten geçiriyorum. Mesela Kurosawa ‘Bir savaş sahnesini bir çocuk şarkısıyla çok dramatik bir hale getirebilirsiniz’ der. Kontrpuantal bir anlatımdır o. İlle de o savaşı bütün detaylarıyla göstermeniz gerekmez bu dramatik etkiyi yaratabilmeniz için.

BAKIN TELEVİZYON SAHİPLERİNE, FALANCA SEKTÖRÜN PATRONLARIDIR GENELDE… SİZİN TELEVİZYONDA NE İŞİNİZ VAR, BIRAKIN TELEVİZYONCULAR YAPSINLAR İŞİ

Bu anlamda kendinizi sorumlu hissediyorsunuz demek ki.

Elbette. Ama tüm bunlara rağmen yol kazalarımız oluyor maalesef. Mesela sözleşmemize göre bize verilen 3 sayfalık 4 bölümlük senaryolar var. Dizi tutarsa devam ediyor ama 30’uncu bölüme bir geliyorsunuz, ilk senaryodan eser kalmamış. Oyuncu diziden çıkacaktı mesela, askere gönderdiler ve orada öldürdüler, arkasından ağıtlar yaktılar. Tam da asker ölümlerinin ve acıların çok yoğun olduğu bir dönemde… Şimdi ben orada kendime çok kızdım ama yapabileceğim bir şey yoktu.

Tam hamaset edebiyatı… Artık birçok dizi buram buram hamaset kokuyor.

Tabii. Çünkü siyaset kimliğinin dışında siyasetle buluşabilmesi için araç olarak kullanılıyor. Manipüle etmesi gerektiği için bunlara yoğunlaşılıyor.

Bir nevi Bizans oyunları gibi. Hükümetlerin siyasi mesajlarını diziler aracılığıyla topluma lanse etmesi ve insanların ayarlarıyla bu şekilde oynanması… Medyanın siyasetin elinde oyuncak olması hakkında ne düşünüyorsunuz?

İnsanların Marksist okumalar yapmasını önermekten başka yapabileceğim bir şey yok tabii. (Gülümsüyor) Toplum istediği için bunu yapıyoruz diyorlar ya, öyle bir şey yok. Toplum ne istediğini bilmiyor çünkü bilemez. Bütün dünyada bu böyledir. Bu tamamen patron statüsündeki insanlarla doğru orantılı. İsterlerse 10 yılda bu toplumu Bach ya da caz dinler, sanat filmleri izler hale de getirebilirler.

80’leri hatırlar mısınız, bütün ülke Kış Olimpiyatlarını izlerdi. Katarina Witt, Nadia Comaneci’yi herkes tanırdı. Her pazar TRT 2’deki klasik müzik konseriyle kahvaltı yapardık.

Hem de hiç öyle sportif bir alan olmamasına rağmen hepimiz Witt’e bayılırdık. (Gülüyor) Nadia için eksik attı taklayı, biraz daha dönseydi tartışmaları yapılırdı kahvelerde. Radyo tiyatroları vardı. Bu eskiye özlem falan değil sadece bunların yapılabileceğinin bir kanıtı. Ben Almanya’da da yaşadım, orada dizi mizi yok, ki Almanların lümpeni de var cahili de var. Orada televizyona verilen başka bir anlam var. Burada sigortasız bir sürü insan çalışıyor bu sektörde, Almanya’da bunu yapamazsınız, patronların kafasına binerler. Sette insanları 24 saat çalıştıramazsınız. Mesela ben dizilere yerleştirme ve editörlük yaparken 48 saat uykusuz çalışıyordum. Paranı alabilme sorunun var, sendika sorunun var.

Sendikal süreç işlemediği ve setler denetilemediği için yapımcı da yönetmen de oranın kralı oluyor. Herkesi töhmet altında bırakmak istemem ama başrol oyuncuları paralarını alınca, çalışan diğer yüzlerce kişiyi kimse umursamıyor. Televizyon diyor ki ‘şu markadan reklam alıyorum, ona göre ne yapmak gerekirse reytingleri arttıralım’ ama bu mekanizma Almanya gibi ülkelerde işe yaramıyor işte. Ekonomik parametreleri sürekli finans üzerinden var eden, sendikasızlaştırılmış toplumlarda ne etik kalır ne değer… Bir çocuk dizisi yapılıyor, çocuğun orada sömürülmüş olması hiç önem teşkil etmiyor, hemen ardından bir tane daha çocuk dizisi geliyor.

Toplum ne istediğini bilemez diyorsunuz ya, çocuğun sömürüye uğradığı, şiddettin arttığı, kadının istismara maruz kaldığı bölümlerde reytingler tavan yapıyor, bu toplumun ne istediğini göstermiyor mu?

Bir yerde iradi şekilde müdahale edenle, bu iradenin oluşturduğu sonuçlarla buluşmak zorunda kalan toplum birbirinden ayrıdır. Onlar bunları çekmezse toplum da talep etmez. İnsanlar bu yüzden eylem mi yapacak ‘ille onu çekin’ diye? Koymayın o dedikodu programlarını, saçma sapan yarışmaları… O zaman alternatif araç üretir sektörler. Bizdeki televizyonların bütün varlığı sermayenin ürettiği ürünlerin reklamlarını tanıtmak üzere konumlandırılmış. Başka hangi ülkede 20 dakika boyunca reklam gösteriliyor? İnsanlara 24 saat reklam izletemeyecekleri için içeriği boş olan programlara ihtiyaç duyuluyor. Bakın televizyon sahiplerine, falanca iş sahipleri, falanca sanayi sektörünün patronları genelde… Sizin televizyonda ne işiniz var yahu, bırakın televizyoncular yapsınlar işi.

Holding patronlarının gazete sahibi olması gibi… O zaman satın alınmaya daha müsait oluyorlar.

Aynen öyle. Sizin de bahsettiğiniz gibi, o TRT 2’deki programlar nasıl programlardı; müziğiyle, kültürüyle, sanatıyla, konuşma diliyle, metinleriyle… Bunların hepsi kayboldu bunların el değiştirmesiyle.

İsmail Cem’di sanırım TRT’nin o zamanki genel müdürü, toplum kültürüne inanılmaz katkıları olmuştu ama şimdi TRT taraflı haberler yapan, iktidar ortağı bir kurum haline geldi.

Vecdi Sayar’ın sunduğu bir sinema programı vardı mesela, Latin Amerika’daki filmler de konuşulurdu, bir kuşak aktarılırdı. Bunlar nostaljik bir bakış değil dediğim gibi, bunlar gerçekten vardı. Sonra özel radyolar çıktı, oralara DJ kılıklı, arada komiklikler yapan, langır lungur konuşan birileri alındı ve değişim başladı. Mesela kardeşimle Kazım (Koyuncu) için yaptığımız 6,5 dakikalık ‘Denizin Çocukları’ isminde bir beste var, hiçbir radyoda çalınmadı.

Neden?

Kazım üniversiteden arkadaşım, bunu onun için yaptığımızı bile söylemiyoruz, ilk burada söylüyorum. Çernobil-Akkuyu Nükleer Santral ilişkisi, Karadeniz-Akdeniz ilişkisi olarak bölümledik. İlk bölüm Karadeniz duyguları, dili ve enstrümanlarıyla oldu, 2’nci bölüm Akdeniz’le ilgili oldu. Babam ‘Sarı Yayla’yı okudu. Bir teyzemizin konuşması yer aldı. Şimdi siz böyle bir emek veriyorsunuz, bir şey yaratıyorsunuz ama bunu yayınlatabilme şansınız yok. Çünkü 4 dakikayı geçmemesi lazım.

Bu hızlı tüketim çağında insanları video izleme süresi bile 3 dakikaya inmiş.

Çünkü bunu matematikle, ölçüm sistemleriyle yapıyorlar. Nakarat ne kadar sürmeli, şarkıya ne zaman girmeli vs. Bunlar müzikteki manipülasyonlardır. Endüstriyel hale gelmemizle, bazı şeyleri kitle bilincine dönüştürmekle ve ekonomik alan açmakla ilgili oluşmuş bir paradigma bu, insanlarla alakası yok aslında. Niye? Çünkü o kanalda haberleri siz iktidarın lehine yaparsanız, ileride yapılacak olan sözleşmelerde, ihalelerde pay alıyorsunuz. Bunun için bol reklam alabilecek, içi boş programlar kullanıyorsunuz. Bir kadın var mesela, kayıp arıyor, katil arıyor; bu ülkenin polisi, jandarması, dedektifi, yargı unsurları yok mu yahu? Sen niye arıyorsun? Bunun çözümü burada değil ki! Yemek programları var, onlar daha da vahim. Mesela televizyonda siyasi bir sorun olan ve öldürülen trans bireyler ya da seks işçileri için toplumsal bir şey oluşturulmuyor ama Bülent Ersoy için bir vicdan geliştiriyoruz. İktidarla uzlaşan bir özellik sergileyen İbrahim Tatlıses’i olumluyoruz ama uzlaşmadıkları için Yılmaz Güney’i Ahmet Kaya’yı olumsuzlaştırıyoruz.

ANLAŞILIYOR Kİ BURADA KENDİME BİR OTO SANSÜR UYGULAMAM İÇİN BİR CEZA VERİLECEK. EĞER BU SENİ DURDURMAZSA, YATIRIRIM İÇERİDE DEMEK BU.  

Bir de sanatçılar arasında ücret adaletsizliği de var. Müzisyenler kalitesine göre değil de tanınırlığına göre para kazanıyor. 

Maalesef. Bazı sanatçıların tek konser bütçesiyle 1 yıl konser yapabilecek müzisyenler var bu ülkede. Kulisine bir giriyorsun, envai çeşit içki ve yemek var; sadece onlara harcanan bütçeyle kaç müzisyen karnını doyurur. Popüler olan ve mağdur edebiyatı yapan sanatçılar bir anda koruma altına alınıyor. Bir açıklama yaptı diye ‘demokrasi mağduru’ olan bu sanatçılara bir anda belediyeler sahip çıkıyor. Üstelik hayat kurtarma gücü olan bir doktora, geleceği şekillendiren bir akademisyene layık görülmeyen rakamlardan bahsediyoruz; bir müzisyen eğlendirmek dışında farklı ne yapıyor olabilir o paraları almak için? O 150 bin liraları nereye, nasıl veriyorsunuz? O zaman bu her sanatçıya eşit bir şekilde yapılsın. Hapse giren, saldırıya uğrayan, sokaklarda yatan sanatçılar var bu ülkede. Mesela ben ‘Babacım’ isimli şarkım yüzünden 1 yıl 2 ay hapis cezası aldım. 5 yıl hükmü geriye açıkladılar ama hala bunun etkileriyle, mahkeme ve tazminat masraflarıyla uğraşıyorum.

Basında bununla ilgili bir haber görmedim ya da kaçırmışım sanırım.

Çünkü ‘Erdal Güney bu yüzden hapis cezası aldı’ diye kamuoyunu bilgilendirmedik. Cumhuriyet, BirGün ve Evrensel’de haber oldu ve sadece avukatım açıklama yaptı. O şarkıyı tepki almak için değil, demokratik muhalefet geleneğimi kendi yolumla ifade edebilmek için yaptım. Mesela Nuri Kurtcebe bir karikatüründen dolayı 3 gün gözaltında kaldı. Tiyatrolar oynayacak sahne bulamıyor. Bunun günlerce manşetlerden inmemesi lazım. Bu sanatın cezalandırılmasıdır çünkü. Ezhel popüler olduğu için davası bütün haber mecralarında yayımlandı. Kadınlar sistematik olarak şiddet görüyor ama popüler bir sanatçı gördüğü zaman bu olay ciddiye alınıyor ve kadın hareketinin zemini haline geliyor. Benim kızdığım nokta burası.

MESAM’da da Müyorbir’de onaydan geçmedi mi şarkınız?

Tabii. Bütün denetimlerden geçti. Hatta bunu iki hakim ve iki avukat arkadaşımla da konuştum, sözler şunlar, müzikte bir intihal var mı diye. Politik alanda eleştiririm ama insanları rencide edecek alanlardan uzak dururum. Bu kim olursa olsun. Kamusal olarak eleştirim, ailesi ya da çoluğu çocuğu üzerinden eleştirmem. Bu beni ilgilendirmez. Babacım şarkısı da Anadolu Halk Edebiyatı’ndaki taşlama geleneğinden gelen, biraz reggie biraz alaturka unsurlar içeren bir eser. Dava açılıyor, savcı ‘burada bir suç unsuru yok’ diye reddediyor. Başka bir savcı üzerinden tekrar dava açılıyor, anlaşılıyor ki burada kendime bir blokaj bir oto sansür uygulamam için bir ceza verilecek. Eğer bu seni durdurmazsa, yatırırım içeride demek bu.

Baba oğul birlikte dava açıyorlar anladığım kadarıyla.

Evet. Bu her ne kadar Erdal’ın başına gelmiş bir şey olsa da aslında bu kamuyu ilgilendiren hukuksal bir sorun çünkü iktidar insanlara müdahale ediyor. Ben bunun bu anlamda açığa çıkmasını isterim, bu yüzden sadece avukatım konuştu. Şimdi ben bilmez miydim bunu patlatmayı? Hele mağdurlara sahip çıkmayı seven bu toplumun gözüne mağduriyetimi sokmayı? Sadece bunun yüzünden dayanışma için konser üstüne konser teklifleri almaz mıydım? Ya da tazminat parasını ödeyemiyorum durumumdan dolayı, bir kampanya yapacağım desem yapılmaz mıydı ama bunlara ne gerek var yahu? Bizler nasıl bir hayat yaşıyoruz? İnsanların çoğunun haberi yok bu davadan ya da Nuri Kurtcebe’ye, Yılmaz Odabaşı’na olanlardan. Mesela bir gazetecinin iktidarın cezalandırdığı bütün muhalif kişiliklerin, gazetecilerin, sendikalı olduğu halde atılmış işçilerin, KHK’larla atılmış akademisyenlerin hukuk ve ceza süreçlerinin nasıl işlediğine dair bir arşiv oluşturmasını çok isterim.

Şimdi biz bunu Anayasa Mahkemesi’ne götürüyoruz, orada da olmazsa Avrupa İnsan Hakları’na gideceğiz. Çünkü sanatçının üretim sahasına iktidarın hiç hukuki olmayan yollarla müdahale etmesidir bu. Türkiye demokrasi tarihi açısından bir örnek teşkil etmelidir bu. Sahnede ettiğim bir laf yüzünden olmuş bir şey değil. Bu zamanda böyle bir şey olabilir mi?

MESAM’ın sizi desteklemesi, sanatçısını koruması ya da muhalefetin buna karşı çıkması gerekmez miydi?

O konuda kendim bir şey örgütlemedim tabii ama bunu benim mi istemem gerekiyor? Bu anlamda her iki tarafa da eleştirim var tabii. O birliklerde çok sevdiğim arkadaşlarım var, farkında olmamış olabilirler. Ama bir üyeniz hapis cezası alıyorsa farkında olmanız gerekir. En azından yanındayız dersiniz, mahkemesine gidersiniz. Bu bir destektir. Burada sanatçınızı desteklemeyecekseniz, nerede desteklersiniz? Ya da geçmiş olsun dersiniz. İsmimin bile geçmesine gerek yok ama bir müzisyen ceza alıyor ya, hiç mi ses çıkartmazsınız. Ben kendi sesimi çıkarmaya utanırım çünkü kimler ceza alıyor bu ülkede, kimler hapis yatıyor! Eğer ürettiklerimiz üzerinden bir bedel ödüyorsak ve bunu ben senin için de yapıyorsam, buna geçmiş olsun denmesi gerekir.

Muhalif olduğu son derece açık bir sanatçı sahiplenilmiyor ama bir mitinge gitmedi diye bir sanatçı demokrasi kahramanı ilan ediliyor. Ben hayatımda İzmir’de bir konser verebilmiş değilim daha. Gittiğim konserler belli, hepsi dayanışma konserleri. Solist olarak ödeme almasam da müzisyen arkadaşlarıma ödeme yapılması lazım ama dayanışma konserlerinde böyle bir şey talep etmek de olmaz, bütçeyi aşağı çekip kendimiz takviye yapıyoruz. Organizatörler için ben para kazandıran bir müzisyen değilim ama izin verin müzik yapabileyim en azından. Beni sevenler beni dinlemeye gelebilsin. Gecekonduda oturanlar da gelebilsin. Daha çok halk konserleri yapılsın, tiyatro oyunları sahneye konsun. Belediyelerin, ilgili mercilerin bu konulara daha özenli yaklaşmaları gerekiyor. Niye bunu yapmıyorsunuz da aynı insanlara yılda 2 defa tur attırıyorsunuz? Bu ülkede binlerce sanatçı var. Mesela bu sinemalara destek konusunda bazı isimler gittiler görüştüler, paketlediler mevzuyu. Bu film gösterilmesin yetkisinin verilmesi demek, bu sanatın demokratik yapısına bir saldırıdır. Bunlar neden konuşulmuyor muhalefet tarafından?

KENDİMİ KESECEĞİM DİYEN, LÜMPEN, HAYATINDA ELİNE KİTAP ALMAMIŞ DİNLEYİCİM YOK         

Biraz sizden bahsedelim o zaman, bilinen ama tanınmayan bir müzisyensiniz.

Arkadaşlarım da albümlerimin kapağında fotoğrafım olmadığı için öyle söylüyor. (Gülüyor) Ben müzik yapıyorum, beni yolda yürürken niye tanısın insanlar? Müziğimi sevsinler, dinleyen herkese başka bir kapı açmak, onları kendi dünyama götüreyim istiyorum, bunu yaparken yüzümü görmelerine gerek yok ki!

Bunca emeğe karşılık insan biraz da olsa tanınmak, taktir edilmek istemez mi?

Taktir ediliyorum zaten, bunu duymam yetiyor, ille de görmeme gerek yok. Öyle bir derdim yok. Kendime paha biçemem bu anlamda. Müziği hakkıyla yapmak istiyorum sadece. Marangoz olsaydım sadece marangoz olmaz, iç mimar da olurdum. Aşçı olsaydım sadece aşçı olmaz, baharatların dilini de öğrenirdim. Kuşkusuz hayatımı idame ettirme konusunda tanınmak rahatlık sağlayacaktır, kapıda bilet satan müzisyen diye bir şey var çünkü. Her konserde kapıda 300 tane bilet satsam bütün organizatörler peşimde dolaşır. Ama ben bunun peşinde değilim ki! Yaptığınız müzik dinlenmiyor ve insanlar için bir anlam ifade etmiyorsa hiçbir şeysiniz. Bu yüzden bunu kendim için yapıyorum.

Müzik herkesi kurtarabilecek güçte mi sizce?

Bu konuda ‘sinema hayatı değiştirmez ama hayatı değiştirebilecek insanları değiştirir’ diye şahane bir söz var… Müzik her şeyi, herkesi değiştiremez ama emin olun değişime etkisi olabilecek insanları değiştirir. Bizim dinleyicilerimiz de muhalif yönü kuvvetli, duyarlı, şiir okuyan, insan seven, iyi iletişimi olan, mesela Cemal Süreya okuyan ve oraya beni de taşıyan insanlar. Onların bu dünyayı değiştirebilecek güçleri var çünkü sevgiye, adalete inanıyorlar; çok enteresan insanlarla karşılaşıyorum ve hepsi de birbirinden farklı işler yapıyorlar, profesörü de var, tarım işçisi de, müziğim de bu kitlenin ortak paydası. Kendimi keseceğim diyen, lümpen, hayatında eline kitap almamış dinleyicim yok.

İşte bir profesörle bir tarım işçisini buluşturan ortak payda duygular, adalet inancı ve müzik oluyor sanki.

Ben de bunun cevabını bilmiyorum ama bulursam sihri kaçacakmış gibi geliyor. (Gülüyor) Bu listeye ahlakı da eklemek lazım. Ben insanın kendisini ayrı, ürettiğini ayrı bir yere koymuyorum. Kötüyse, dünyanın en iyi filmini yapsa izlemiyorum. En iyi şarkıyı yapmış olsun, dinlemiyorum. Üretenin ürettiğiyle arasında organik bir bağ olmalı.

Üretim sürecinizden biraz bahseder misiniz? Belli bir ritüeliniz var mı?

Günlük hayatta küçük cümleleri not alırım ve o birkaç ay kalır orada. Sonra bir daha dinlediğimde bana bir şey ifade etmeyenleri atar, bunu ben yapmış olamam dediklerimin ise peşinden koşarım. Şarkıya dönecekse, o beni götürüyor zaten. Çok nadirdir arka arkaya bir şeylerin hızlı bir şekilde oturması… Üretim süreci bayağı yavaş işleyen ve uzun bir süreç, eğer endüstriyel bir şey yapmak istemiyorsanız…
İyi bir filmin atölyesinde olup, iyi çözümlemeler yapıp müzik yapmayı çok isterim. Mümkünse bütçesi olsun lütfen. (Gülüyor) Çünkü bıktım yani, çünkü üretemiyorsunuz. Altın Portakal’a gittik yarışmacı olarak, kendi filmim dahil 6 filme 60, bir tanesine 70 verdim. Niye, çünkü hepimizin müziği birbirine benziyor. Niye, çünkü filmi bitiriyorlar ve müzisyene diyorlar ki ‘ya, bütçemiz yok’. Halbuki bir filmdeki en vurucu ögelerden biridir müzik. E, ne yapıyoruz biz de sample sesler kullanıyoruz. Piyano üzerine bir tane renk saz koyuyorsun, al sana birbirine benzer müzikler. Ya, böyle film üretilir mi ya? Stüdyonun saati 150 lira, bir film için bir stüdyoya ayırmanız gereken zaman minimum 100 saat. Mix var, mastering var, yemek var, ulaşım var, bir de izninizle benim buna harcayacağım bir emek ve minimum 2 aylık bir mesai de var. E, ben müzik yazıyorum, nasıl yapacağım bunu? Kültür Bakanlığı bile sadece sinemaya yardımcı oluyor, kardeşim bize niye yardımcı olmuyorsunuz? Bu yüzden kötü işler yapıyoruz, yeni ve enteresan şeyler çıkaramıyoruz. Alanımız çok dar çünkü.

Bakanlıktan olmasa da son albümünüz için sanatçılardan destek gelmiş ama.

Evet. (Gülüyor) Bu mayıs gibi çıkacak albümüm için, Yasemin Göksu yapabileceğimiz bir şey var mı diye beni aradı. Ben kendisini çağırmayı çok istiyordum ama istemeye utanıyordum. O, Mazlum Ağabey ve albümümdeki diğer değerli sanatçı arkadaşlar bana büyük bir destek verdiler, kendi tonları olmamalarına rağmen… Muhteşem bir şey çıktı ortaya ve onların da onaylarını alarak bunu müzikseverlerin takdirine sunacağız. Planlasak bu kadar büyük bir destek ve güzel bir çalışma çıkmazdı, bu da dayanışmanın ne kadar mühim olduğunu gösteriyor. Müzik piyasasındaki bu 22 yılıma anlam verecek bir şey çıktı, çok mutluyum.

Kaynak: ARTI GERÇEK

İlginizi çekebilir