İŞÇİ SAĞLIĞI HANGİ ZEMİNDEN DOĞRU KONUŞMAYI HAKEDER? – Levent KOŞAR

YÖNTEM

Kendimize sorular sorarak soyutlamaya doğru yol almayı tasarlayan bu yazı, “provakatif” bir yöntemden yararlanmaya çalışacaktır. Doğaldır ki; bu “provakatif yöntem”in işçi sağlığındaki farklı görüşlerle aramızdaki mesafeyi tanımlaya hizmet etmesi düşünülmüştür. Ve “İşçi sağlığı hangi zeminden doğru konuşmayı hak eder?” sorusunu gündem yapıp tartışırken farklı görüşlerin de geleceğe yönelik “hayallerinin” olduğu ve yine bu “hayallerinin” doğrultusunda operasyonel davrandığı bilinmektedir.

Hemen belirtmek gerekirse; soruyu masaya yatırmak isteyenin kafasında da, işçi sağlığı alanında bir perspektifi vardır elbette! Ancak yazı, verilmiş bir yanıtın tekrarına düşmekten öte, düşünmeye ve bir tartışmaya davet etmenin rahmani bir aracı olarak okunmalıdır. Çünkü yanıtı bildirmek başkadır, tartışmak ve eleştiri süzgecinden geçirmek, zihinsel geviş getirmeler yaşamak, farklı yanıtlarla yüzleşmek ise daha başka bir anlam ifade etmektedir.

TANIMLAR

Tercih ettiğimiz yöntem üzerinden yol alma ve okuyucuyu yorma pahasına, “egemen görüşler”den alıntılar ile başlayabiliriz.

Uluslar arası Çalışma Örgütü (UÇÖ/ILO) işyerlerindeki İş Sağlığı Hizmetleri Tavsiye Kararı’nı 24 Haziran 1959 da benimsedi. Buna göre “İş Sağlığı Hizmetleri” terimi şöyle tanımlandı: Bir işyerinin içinde ya da yakınında, a) işçileri, işlerinden ya da işin yapıldığı koşullardan kaynaklanabilecek her türlü zarardan korumak, b) özellikle işin işçiye uygun hale getirilmesi ve işçilerin uygun oldukları işlerde çalıştırılmaları ile, işçilerin fiziksel ve mental uyumuna katkıda bulunmak, ve c) İşçilerin olası en yüksek düzeyde fizik ve mental iyilik durumlarını oluşturmak ve sürdürmede katkıda bulunmak amacıyla kurulan hizmettir.”

ILO/WHO Ortak Komite’sinin 1995 yılındaki 12’inci oturumda gözden geçirdiği “İş Sağlığı” tanımı ise şöyledir: İş sağlığı, hangi işi yaparlarsa yapsınlar bütün çalışanların fiziksel, zihinsel ve sosyal refahlarının mümkün olan en yüksek düzeye çıkarılmasını ve burada tutulmasını; çalışma koşullarından kaynaklanan sağlık sorunlarının önlenmesini; işçilerin fiziksel ve biyolojik kapasitelerine uygun mesleki ortamlarda çalıştırılmalarını; özetle işin insana, insanın da işine uygun hale getirilmesini hedefler.”

Yine 30.06.2012 tarihinde Resmi Gazete de yayımlanarak yürürlüğe giren 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nda; Madde 1- (1) de İşyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması ve mevcut sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi için işveren ve çalışanların görev, yetki, sorumluluk, hak ve yükümlülüklerini düzenlemek” olarak “Amaç” tanımlanmaktadır.

Ayrıca “klasik tanım” ve “sosyal-politika boyutuyla” başka tanımlar da yapılmıştır.

“Bilindiği gibi klasik tanımı ile ‘İşçi sağlığı, bütün mesleklerde çalışanların bedensel, ruhsal ve sosyal tam iyilik durumunun sağlanmasını ve desteklenerek en üst düzeyde sürdürülmesini, iş koşulları ve kullanılan maddeler nedeniyle çalışanların sağlığına gelebilecek zararların önlenmesini, işçinin psikolojik ve fizyolojik özelliklerine uygun olan işe yerleştirilmesini içeren ve işin insana, insanın işe uygunluğunu sağlayan çok geniş kapsamlı bir hizmetler zinciridir.

İşçi sağlığı kavramı kapitalist üretim ilişkileri içerisinde çalışanların gelir durumları, ülkedeki enflasyon oranı, işsizlik, iş güvencesi ve sosyal güvence durumları, sağlıkla ilgili güvenceleri, çalışma süreleri, örgütlenme özgürlükleri, kişisel farklılıkları, konut ve ulaşım olanakları gibi çok sayıda bileşenin etkilediği bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır.” (Pala, K., Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Temmuz 2000, sayı:3, sayfa:3).

İşçi sağlığı ile ilgili yazılımlara ve uygulamalara zemin oluşturan bu tanımların üzerinden bir tartışma açmadan önce; bu yazıda öne çıkarılacak hususlar şunlardır: 1. İşçi sağlığı mülkiyet ilişkileri bağlamında hangi zamansal ve mekansal zeminde tartışmayı hak eder? 2. Üretici güçlerin gelişiminin önündeki engeller bir işçi sağlığı sorunu mudur? 3. Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde “işin insana, insanın işe uygunluğu”nu sağlamak mümkün müdür?

“Klasik tanım” içinde yerini alan “İşçi sağlığı, bütün mesleklerde çalışanların bedensel, ruhsal ve sosyal tam iyilik durumunun sağlanması ve desteklenerek en üst düzeyde sürdürülmesi…” ne dair, “bedensel, ruhsal ve sosyal tam iyilik hali”ni değerlendirmeyi başka bir yazıya/tartışmaya bırakarak, birkaç soruyla “geliştirici polemiğe” girebiliriz.

1- Zaman-Mekan Ve Mülkiyet İlişkileri: İşçi sağlığı meselesini iş mekanına ve bu mekandaki zamana sıkıştıran “formel mantık”ın sınırlılığını gö(ste)rmemiz lazım. Ki bu sınırlılık hali; işçi sağlığında süreçleri daha derinlemesine ve ayrıntılı incelediğimizde ve toplumsal, ekonomi politik süreçleri daha yakından gözlediğimizde aşikar olan sınırlılıktır. Bunun yanı sıra, “bir kısım bilimciler”in de materyalist yaklaşımı her türlü formel ve idealist fikirle harmanladığını görüyoruz. “Harmanlama yöntemi”ni kullananların en “iyi” şekliyle “işçi sağlığı tanımını” işlik dışına uzanan bir boyutu ile yakalamasına rağmen mülkiyet ilişkilerine girmediğini de biliyoruz.

Oysa ki; “Normal bir günü emek-gücünün değer ürettiği ve bu sırada kapitalist tarafından kullanım-değerinin tüketildiği bölüm ile emek-gücünün tüketilmiş olan kullanım-değerini yerine koyduğu bölümün bileşimi olarak değerlendirebiliriz… Emek-gücünün yenilenmesi için metaların (ki kapitalizm de emek-gücü bir metadır) tüketilen kalorilerinin yerine koyulması, barınma, giyinme, dinlenme, sağlık, eğitim vb kalemlerden oluşması gerekir. Kolayca anlaşılabileceği üzere günün geri kalan kısmı (işyeri mekanı dışındaki süre), üretim süreci tarafından tanımlanmaktadır. Bizim kendimiz için ayırdığımızı düşündüğümüz gün parçası, üretim ilişkileri çerçevesinde düşünüldüğünde sermayenin bir fonksiyonundan öte anlam taşımaz. Bu durum, üretimin amacının insan olduğu üretim biçimlerinin aksine, insanın amacının üretim haline geldiği kapitalizmin fetişistik karakterinin bir görüngüsüdür…İşçi işyerinden dışarı adımını atar atmaz, tüketilen emek-gücünün kullanım değerinin yerine konduğu ilişkiler bütününün içine dalar.” (Akarca, G., “Emek Yağması Yasal Cinayetler”, Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2011, Sayı: 40; Sayfa:7).

Emek-gücünün değer ürettiği mekan ve zaman ile emek-gücünün kendisini yeniden üretmek için harcadığı zaman ve bu zamanı harcadığı mekanın bir bütün olduğunu görürsek işçi sağlığı meselesini işliklerle sınırlandırmanın da ne kadar eksik olduğunun ayırdına varırız.

Yazının başındaki tanımlar ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü/UÇÖ), WHO (Dünya Sağlık Örgütü/DSÖ) ve Çalışma Bakanlığı mevzuatı, kapitalist üretim ilişkilerini mutlak ve değişmez kabul etmektedir. Kapitalist üretim ilişkileri içerisinde işin politik ekonomi/toplumsal boyutunu “sağlığın sosyal bileşenleri” başlığında ele alarak “üretim süreci” ile birlikte değerlendirmeye çalışan yaklaşımlarda ise “mülkiyet ilişkileri” sorgulamasına girilmeden işçi sağlığı meselesi konuşulmaktadır.

Öncelikle işliklere sıkıştırılmış işçi sağlığı yaklaşımlarına, sorunun zamansal ve mekansal konuşulmasının mülkiyet ilişkileri bağlamında ele alınmasının esas zemini oluşturması gerektiğini de bir alıntıyla hatırlatmada bulunarak devam edelim: “Marx, Kapitalin Birinci cildinde şöyle söylüyor: ‘Emek sürecinin basit öğeleri şunlardır: 1. İnsanın kişisel etkinliği, yani işin kendisi; 2. İşin konusu; 3. İşin araçları. Buradan da anlaşılacağı üzere kişisel etkinliği gerçekleştirecek olan insan, emekçidir (işçidir). Emekçinin işin araçları ile işin konusu üzerinde gerçekleştireceği etkinliğe iş denir. Bu tanım geneldir. Yani bize işin kapitalist niteliğini söylemez. İşin niteliğini anlayabilmemiz için, etkinliği gerçekleştiren öznenin yani emekçinin, işin konusu ve araçlarıyla kurduğu ilişkiye bakmamız gerekir. İşin konusu ve araçlarıyla kurulan ilişkiden kasıt, emekçinin, işin konusu üzerinde, işin araçlarıyla, hangi organizasyona uygun olarak faaliyette bulunacağı değil, mülkiyet ilişkisidir… Kapitalist iş dediğimiz şey insanın, işin konusu üzerinde, işin araçlarıyla belirli bir mülkiyet ilişkisine bağlı olarak gerçekleştirdiği etkinliğidir. Ona kapitalist niteliğini veren mülkiyet ilişkileridir.” (Aktaran; Türkmen, R., Akarca, G., “İşin Cinayeti Olur mu?”, Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Ekim 2014-Mart 2015, Sayı: 54-55, Sayfa: 68-69).

İşçi sağlığı alanında “klasik işçi sağlığı tanımı” yapanlar (ILO, DSÖ, Çalışma Bakanlığı ve bu kurumlardan ideolojik olarak etkilenen çevreler) ve işin içerisine “sağlığın sosyal bileşenleri”ni katanlar ile ayrıldığımız temel nokta bu alıntıda ortaya çıkarken, bunun da “mülkiyet ilişkisi” meselesi olduğunun altını bir kez daha çizelim.

Sorunu “hangi organizasyona uygun olarak faaliyette bulunma” üzerinden değerlendirenler tıbbi-teknik ve/veya mühendislik-teknik yaklaşarak çözümlemelerde bulunurken, soruna “mülkiyet ilişkileri” çerçevesinde bakanlar ise işçi sağlığını politik ekonomi/toplumsal bağlamda incelemeye alıp işçi sağlığı-kapitalizm sorgulamasına girer. Ve doğaldır ki; işçi sağlığındaki bu farklı fikirler farklı fiil içerisindedirler.

Ve bir ara nokta koyarak muradımızı açık etme adına:

“Kapitalist üretim biçiminde, işçinin emek-gücünün değerini yeniden üretmesi için gerekli-emek zaman bir işgününün asgari sınırını oluşturur. İşgünü bu asgari sınırın altında olamaz, bu şartlarda işçi kendisini yeniden üretemeyecektir. İşgünü, gerekli-emek zamanın ötesinde belirli bir noktadan daha fazla uzatılamaz. Bu azami sınırı belirleyen iki koşul vardır. Birincisi işçinin, beslenmesi, dinlenmesi, uyuması gibi fiziksel gereksinimlerini karşılaması gerekir; ikincisi, fiziksel ihtiyaçları dışında kalan entelektüel ve toplumsal ihtiyaçlarını gerçekleştirebilmesi için gerekli bir zaman olmalıdır. İşçinin emek-gücünü yeniden üretmesi için gerekli fiziksel ve moral ihtiyaçlarını karşılaması gereken zaman ne kadar kısaltılırsa emek-gücünü eskisi gibi yenileme olanağını kaybedecektir. Öte yandan normal şartlarda bir işgününde 8 saat çalışarak ortalama 30 yıl süren kullanım değerinin, işgününü uzatarak ya da iş yoğunluğunu normal şartların üzerine çıkartarak 10 yılda tüketildiğini düşünelim. İşçi 10 yılda normal şartlarda 30 yılda üreteceği değeri üretmesine rağmen toplam 10 yıllık emek-gücü değerini alır, geriye kalan ödenmesi gereken 20 yıllık değer emek yağması olarak kapitaliste kalmıştır. 30 yılda tüketilmesi gereken bir değerin, zor yoluyla 10 yılda tüketilmesi sırasında yaşanan her türlü olay, hangi önlemler alınırsa alınsın emek yağmasıdır, bu süreçte oluşacak kazalar ve/veya hastalıklar ve yine bunlara bağlı sakatlık-ölümler cinayettir. Emek yağması sürecinde ortaya çıkan sağlık sonuçlarının, akut veya kronik olarak ortaya çıkması, işçinin üretebilme potansiyelinin zamanından önce tükenmesine yol açıyorsa ortada bir suistimal, açık bir gasp söz konusudur. Bu nedenle, sadece iş yerinde, yaptığı iş nedeni ile ilişkilendirilen bir “meslek hastalığı ve iş kazası” anlayışı kabul edilemez. İşçinin emek-gücünü kapitaliste satmak zorunda oluşu ister artı-değer sömürüsü yoluyla isterse emek-yağması düzeyinde olsun, yaşamının şu veya bu ölçüde bir kısmından vazgeçmesi anlamına gelir. Egemen algı emek sömürüsü ve emek yağması sonucunda oluşan iş kazası, meslek hastalıkları ve yine bunlara bağlı işçi cinayetlerinin nedeninin iş sürecinden kaynaklandığı yanılgısına düşerek, işçi sağlığını barete, maskeye, işçinin dikkatsizliğine veya biraz daha genişleterek iş ortamını çevreleyen biyolojik-kimyasal-fiziksel etkenlere bağlamaktadır” (Akarca, G., “Emek Yağması Yasal Cinayetler”, Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2011, Sayı: 40; Sayfa:4).

İşçi sağlığı kavramını daraltan biyolojik ve “çevreci” (işçi sağlığını iş çevresiyle sınırlı-mekanik tanımlayan) yaklaşım anlayışı; işçinin kapitalist mülkiyet ilişkileri aşılmadığı sürece kapitaliste emek-gücünü satmaktan ve emek-gücünü yeniden kurmaktan başka çaresi olmadığını ve yine işçinin nerede olursa olsun işçi olmasından kaynaklı temel bir sağlıksızlık içinde olduğunu unutup, işyeri mekansallığında ve işyeri zamansallığında, işçinin “işin konusu ve araçlarıyla kurduğu ilişkisi” üzerinden tehlikeleri belirlemekte ve bu tehlikelere yönelik risk matriksleri yapmaktadır.

Ancak bu tehlikeli yaklaşım yeni değildir elbette. Engels’den etkilenen Virchow ve benzeri birçok tıp bilimcisi tıbbın “sosyal bir bilim olduğu, hatta geniş ölçekli düşünüldüğünde, siyaset tıptır” değerlendirmesi yapmasına rağmen, “işçi sağlığının tıbbileştirilmesi”; “kapitalizmin geldiği aşama itibariyle ‘tıbbın sosyal kontrol araçları’ haline getirilmesi, sosyal kontrolün biyolojikleştirilmesi, sosyal kontrolün yetmediği yerlerde tıbbi kontrolün başladığına da tanık olunuyor. Böylece, biyolojizasyon ya da bedenleştirme diyebileceğimiz bu yeni sosyal kontrol biçimi ‘sosyal sorunların toplumsal köklerinden’ koparılmasını, ayrıştırılmasını sağlamaktadır.” (Aktaran: Yavuz, C.I.; Yaşar M. R., “Dinden Psikiyatriye: Değişen Sosyal Kontrol Sürecinin Doğası”, Türk Tabipleri Birliği Toplum ve Hekim Dergisi, Kasım-Aralık 2010, cilt 25, sayı: 6).

İşçi sağlığının tıbbi-teknik ve/veya mühendislik-teknik yaklaşımlarla gelişeceğinin yanılgısı, işyeri hekimlerini “bedenin bekçileri” ve mühendisleri de “işlik-makine bekçileri” konumuna getirirken, onları “anahtarı elinde tutan profesyoneller” olduğuna da inandırdı. Bu profesyoneller bedenin ve işyerinin bekçileri olarak “işyeri gözetim programları” ve “risk değerlendirme matriskleri”nin mesleki-teknik angajmanı içerisinde ve görüngünün yani anlık olay ve olguların ardına takılarak işçi sağlığı perspektifini daralttı.

Burada meseleyi bağlamından kopartarak, sınıfsal perspektif ile işçi sağlığına yaklaşımlarda bulunanlara yöneltilen, sözüm ona “tuzak” (ancak, biz şeytani yanıyla sorulan bu soruyu kendimizi anlatmamıza fırsat tanıyan rahmani bir soru diye ele alıyoruz) bir soru ile karşılaşıyoruz, “Sınıfsız toplumda ‘işyeri gözetim programları, risk analizleri’ yapmayacak mıyız?” Elbette yapacağız! Ancak, temelde bir işyeri hekiminin/sağlıkçının, iş güvenliği uzmanının ve “üzerinde konuşulan işçinin” öncelikle bilmesi gereken husus; “Mevcut üretim tarzı ile sağlık ya da mevcut üretim tarzı ile işçi sağlığı arasındaki ilişkidir. Çünkü tarihin hangi dönemine bakarsak bakalım, mevcut üretim tarzı kendisinin istediği ve belirlediği bir sağlık sistemini ve beraberinde bir işçi sağlığı hizmetlerini kurgulamış, kurgulamaktadır. Dolayısıyla, mevcut üretim tarzı, bu kurguda sağlık hizmetlerini ve işçi sağlığı hizmetlerini belirleyici bir özelliğe sahiptir…bu sistemi deşifre eden, bu sisteme eleştirel yaklaşan ve nasıl bir işçi sağlığı hizmeti olacağı sorusunun yanıtını verebilen, bunun bilgisini üreten, mevcut üretim tarzı ile kendisi arasında ve mesleği arasında ilişki kurabil mesidir.” (Özkan Ö., 4. İşçi sağlığı ve Güvenliği Kongresi- 2-3-4 Aralık 2011 Ankara Kitabı, Sayfa: 94-98).

2- Üretici Güçlerin Gelişiminin Önündeki Engellerin İşçinin Sağlığına Etkisi-Belirleyiciliği: İşçi sağlığı ile ilgili konuşup-yazıyorsak; güncel olan, olmayan çok sayıda sağlık-teknik ve iktisadi-sosyal-toplumsal-siyasi-politik-ideolojik belirlenimleri yan yana sıralayabiliriz. Bunların bir kısmı sonuçlar (örneğin; sağlık/sağlıksızlık, iş kazası, meslek hastalığı gibi…), bir kısmı üst-yapısal (hukuk-mevzuat, etik, ideoloji, siyasa…) ve bir kısmı da alt-yapı nedensellikleri (politik ekonomi/toplumsal) içinde yerini alır. Ancak politik ekonomi/toplumsallık bir sürü olayın arasında sayısız ve sonsuz ilişki kurar: Çünkü; “Toplumsal hareket, toplumdan önceki maddenin bütün hareketlerinden karşılaştırılamayacak kadar daha zengin ve karmaşıktır.” Aynı zamanda; üretim ilişkilerini bir gerçeklik olarak ele almak istiyorsak, üretim ilişkilerinin analizinin meta ve onun değeri ile başladığını da bilmek zorundayız. Ve “değer, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin kendisini gösterdiği biçimdir” der, Marx…

Doğaldır ki, işçi sağlığı ile ilgili sonuçlar ve nedensellikler arasında dinamik-karmaşık ilişkiler vardır ve politik ekonomi/toplumsal-sosyal-siyasal–ideolojik olaylarla işçi sağlığı ile ilgili olaylar arasında belirleyici ilişkiler kurulmasını bekleriz. Üzerinde tartıştığımız işçi sağlığı alanı ve bu alanda birikmiş olguları derinlemesine kavramak, analiz etmek niyetindeysek, ilk adımda onları soyutlanmış ilişkileri içinde değerlendirme zorunluluğumuz ortaya çıkar. Burada en temel ve belirleyici olanları soyutlarken, nedensellik-sonuç bağlantılarını, gelişme ve değişme süreci ile bütünsel bir çerçeve içinde tartışmamız gerekir.

O halde işçi sağlığı meselesi kendisini belirleyen süreçlerle birlikte ele alınmayı, konuyu teorik bir çerçevede tartışmayı hak eder.

İşçi sağlığıyla ilgili olaylarda belirleyici ilişkiler nelerdir? ILO-WHO ve yöneticileri mi, Çalışma Bakanlığı ve yöneticileri mi, işçilerin dikkatsizliği ve eğitim düzeylerinin düşük oluşu mu, işçilerin kişisel koruyucu donanım kullanıp kullanmaması mı, işçilerin yoksulluğu ve yoksunluğu mu, işyeri hekimlerinin ve iş güvenliği uzmanlarının bozulan ahlaki ve etik dışı davranışları mı…?

Aklımıza gelen ve gelmeyen sayısız soruyu madde-bilinç ilişkisi içinde genelleyebiliriz. Bilimsel yöntem maddenin bilincimizden bağımsız olarak bulunduğunu, sonsuzdan gelip sonsuza giden gelişimin bir noktasında bilince dönüştüğünü göstermektedir. Ve yine Marx’a göre; “Düşünce insan beyni tarafından yansıtılan ve düşünce şeklinde tercüme edilen maddi dünyadan başka bir şey değildir. İnsan üretilmiş bir bilince sahiptir. Bilinç, başlangıçtan beri, toplumsal bir üründür.”

Dolayısıyla ne ILO ve WHO yöneticilerinin, ne Çalışma Bakanlığı yöneticilerinin cahilliği, ne siyasetçilerin kötü niyeti, ne işçilerin dikkatsizliği ve eğitimsizliği, ne işyeri hekimlerinin ve iş güvenliği uzmanlarının bozulan ahlakı ve etik dışı davranışları belirleyen değil, ancak diğer maddi, pratik süreçlerin sonucu olabilir. Peki bu maddi-pratik süreçler nelerdir ve işçinin sağlığı üzerindeki etkisi-belirleyiciliği nedir?

Doğayı dönüştürmek için alet üreten insanın en temel yanı; kuyruğu kısalırken, elleri ince işler yapmaya başlarken ve iki ayağı üzerinde yükselirken, toplumsallık içinde üretirken ve üretim ilişkileri içerisinde yeniden yeniden var olduğudur. Doğayı işlerken/dönüştürürken kendi ürettiği aletleri kullanan insan ve aletlerin tamamı “üretici güçler” soyutlaması içinde tanımlanır. Bu üretici güçlerin gelişim tarihi, toplum tarihi ile koşutluk gösterir.

Şöyle ki: Tarih bilimi bizlere sağlığın geliştirilmesi, korunması, tedavisi ile ilgili bilgilerin üretilmesinin üretici güçlerin gelişmesi ile paralellik gösterdiğini söyler. Ve milyonlarca çekiç darbesinin birikimini/kristalizasyonunu bilgisayar klavyesindeki bir tek dokunuşa taşıyabilen işçilerin eğitimli-kültürlü ve kendi bedenlerinin bilgisine sahip bireyler olması beklenir.

Üretici güçler; toplum tarafından yaratılmış olan üretim araçları ve maddi varlıkları üreten insanlardır. Üretim aletlerini harekete geçiren ve onları yetkinleştiren, yeni yeni makineler yapan ve aynı zamanda da kendi bilgilerini artıran işçiler kendi edindikleri bilgileri, kendi deneyleri ve iş alışkanlıkları sayesinde üretici güçler tanımı içinde yerini alır.

Maddi varlıkların üretiminde bulunan işçiler kendi aralarında bağlantılar ve belirli ilişkiler kurar. Marks, üretim süreci içindeki insanların/işçilerin arasında meydana gelen maddi varlıkların değişim ve dağıtım ilişkilerine “üretim ilişkileri” demiştir. Bu üretim ilişkileri insanın insanı sömürüsünden uzak olabileceği gibi, sömürü şeklinde de tezahür edebilir. Burada önemli olan; üretim araçlarının (toprak ve toprak altı, ormanlar, fabrikalar, işlikler, iş aletleri vs nin) mülkiyetinin kime (toplumsal veya özel) ait olduğudur. Sömürü ilişkileri de bu mülkiyet aidiyeti üzerinden belirlenir.

Sözünü ettiğimiz “üretici güçler” ve “üretim ilişkileri” bir bağlam içerisinde “üretim tarzını” oluştururken; bunların her birinin arasında da karşılıklı etki ve bir eylem vardır. Buradaki üretici güçler üretim tarzının en hareketli bileşenidir. Sürekli olarak değişim içindedir. Üretim ilişkileri de, üretici güçlerin gelişim düzeyine bağlı bir uygunluk içerisindedir. Üretim ilişkileri, üretici güçlerin ön açıcısı olduğu zaman, üretici güçler bir gelişme içerisindedir diyebiliriz. Tersi ise gelişme değil bir engelleme halidir. Ve Marx’ın bulduğu ekonomik yasa budur. Toplumsal dönüşümlerin ekonomik temelini oluşturan bu yasa gereği; üretici güçlerin gelişiminin önüne ayak bağı olan üretim ilişkileri ya tarihsel olarak yeni bir üretim tarzı şeklinde ileriye sıçrayacak ya da üretici güçlerin üzerinde bir yük olarak baskı yapacaktır. Toplumsallığı ileriye taşıyacak olan şey, üretici güçlerin gelişimine denk gelen üretim ilişkileri iklimiyken, sınıflı toplumlarda bu denkliği/uyumu/iklimi kıran “üretim tarzı”nın bir bütün olarak temel bir sağlık sorunu yarattığı genellemesine varabiliriz. Anlaşılacağı gibi; toplumun gelişme yasaları, toplumsal-ekonomik oluşumların ortaya çıkışının ve evriminin temelidir. Toplum sadece kişiler-tekil insanlar topluluğu değildir; bu kişilerin-insanların birbirine karşı olan ilişkilerin toplamıdır. Ve toplumu tek tek bireylerin toplamından oluşmuş bir yapı değil de toplumu toplumsal-ekonomik ilişkiler içerisinde-üretim ilişkileri içerisinde oluşmuş ve oluşmaya devam eden canlı bir organizma olarak değerlendiriyorsak; sağlığın da bu iklimden doğru tanımlanması gerektiği kaçınılmaz olur.

Tarihin bir yerinde (sınıflı toplumda) üretici güçlerin gelişiminin önünde prangaya dönüşerek temel bir işçi sağlığı sorunu haline gelen meseleyi şimdilik bir alıntıyla bağlayalım. Marx Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde, insan ve toplumla ilgili temel kuramsal yaklaşımını şöyle açıklar: “Ulaştığım ve ulaşıldıktan sonra incelemelerime klavuzluk eden genel sonuç, kısaca şöyle özetlenebilir: Varlıkların toplumsal üretiminde, insanlar, kaçınılmaz bir şekilde, aralarında kendi arzularından bağımsız, belirli ilişkilere girerler; yani onların maddi üretim güçlerinin belirli bir gelişme seviyesine uygun üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun ekonomik yapısını oluşturur. Yasal ve siyasal üst yapının yükseldiği ve belli sosyal bilinç biçimlerinin tekabül ettiği gerçek temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, sosyal, siyasal ve entelektüel hayatın genel sürecini belirler. İnsanların yaşam biçimini belirleyen bilinçleri değildir; ama onların bilincini belirleyen sosyal yaşam biçimleridir. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri var olan üretim ilişkilerine veya o zamana kadar çalıştıkları çerçeve içindeki mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya başlar. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimlerinden, bu ilişkiler onların prangasına dönüşür.”

İşçi sağlığı tanımı ILO’da, WHO’da ve buradan doğru üreyen “klasik tanım”lar diye sözünü ettiğimiz tanım(lar)da sağlığın politik ekonomi/toplumsal boyutu ele alınmazken, işçi sağlığının bu boyutundan neden kaçıldığı da, yukarıdaki alıntıyla birlikte anlaşılır bir duruma gelir. Çünkü işçilerin “çalıştıkları işyerlerinde mülkiyet ilişkileriyle çatışma”ya başlaması ve fiziken-zihnen-sosyal olarak gelişimlerinin önündeki engelin sınıflı bir toplumsal yapıdan kaynaklandığını görmeleri istenmez. Ve belki de; üretici güçlerin bu gün ulaşmış olduğu niteliksel/niceliksel aşama verili kapitalist üretim ilişkilerinin aşılmasını olanaklı kılmıştır da ondan! Ancak; üretici güçler tanımı içinde yer alan işçi sınıfının “bir sınıf olarak kendisini oluşturacak ölçüde henüz yeterince gelişmediği sürece ve bunun sonucu işçi sınıfının burjuvaziye olan savaşımı henüz politik bir nitelik almadığı sürece” kapitalistlerin korkmasına pek de gerek yok…

3- Kapitalist Üretim İlişkileri ve İşin İnsana, İnsanın İşe Uygunluğu: Sınıflı toplumlarda ve bu soyutlama içerisinde “işin işçiye, işçinin işe uygunluğu” nasıl olacak?

“İşçi sağlığı kavramını kapitalist üretim ilişkileri içerisinde” tanımlamaya yönelirsek, “klasik tanım”da ve ILO/WHO tanımında belirtilen “işin insana, insanın işe uygunluğunu sağlamak” nasıl olacak?

Türk Dil Kurumu tarafından; “Uygun = Yakışır, yaraşır, elverişli, yararlı” olarak tanımlanıyorsa, “işin insana, insanın işe uygunluğu” kapitalist üretim ilişkileri içerisinde nasıl bir tartışmayı hak eder? Kapitalizm de iş ve insan nasıl ele alınmaktadır/alınmalıdır?

“Kapitalist iş dediğimiz şey insanın, işin konusu üzerinde, işin araçlarıyla belirli bir mülkiyet ilişkisine bağlı olarak gerçekleştirdiği etkinliği” ise; bu etkinliğin üretim araçlarına sahip olan sınıfın belirleyiciliğinde bir etkinlik olduğu da gün gibi açık değil midir? Yani kapitalist üretim tarzında “iş sağlığı” dediğimizde, üretim araçlarına sahip ve gıdası kar olan bir sınıfın (sermaye sınıfının) sağlığından (iktisadi ve elbette ki fiziksel-zihinsel sağlığından) söz ediyoruz demektir. Ve bu sağlık; kapitalizmin işleyiş yasalarında var olan meta fetişizminde mayalanan kar ve/veya daha fazla kar ile bu durumun kaçınılmaz sonucu iş kazalarından, meslek hastalıklarından, kısacası işçi cinayetlerinden beslenen bir sağlıktır. İktidarın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı, 3. Havalimanında düzenlenen “İş Sağlığı ve Güvenliği Hedef Sıfır Deklarasyon” imza törenindeki konuşmasında, iş sağlığı ve güvenliğinin öncelikli işlerinden olduğunu belirtse de, göstermelik/propagandif sözlerle ne kapitalizmin davet ettiği iş kazalarında, meslek hastalıklarında “Hedef Sıfır”a ulaşılabilir ve ne de “kapitalizmin fıtratında olan” işçi cinayetlerinden kaçılabilir.

Konuyu ekonomik-toplumsal mecrasından kopartıp tekil işçi üzerinden konuşanlara da bir söz: İşyerindeki bir işçiyi çalıştığı iş akış şeması üzerinde tanımlanan işinden, sağlığı bozulduğunda iş akışı içinde başka bir işe görevlendirmek “uygun işe uygun işçi ve uygun işçiye uygun iş” tanımı içerisinde değerlendirilebiliyor!!! Ancak fabrika kapısı önünde “yedek işsizler ordusu” emek-gücünü satmak için beklerken, bu tekil durumun gerçekleştirilebileceğini savunmanın ise “Nil nehrinde Volga gecelerini konuşmak” demek olduğunu sınıfsal perspektife sahip herkes görür.

Kapitalizm, “üretimin amacının insan olduğu” bir üretim tarzı mıdır; yoksa “insanın amacının üretim haline geldiği” bir üretim tarzı mıdır? Bir birine rağmen olan bu ifadelerin farklı toplumsal ilişkilere, üretim ilişkilerine ve üretim tarzına karşılık geldiği ise bilinen bir gerçekliktir.

Ve yukarıdaki sorularımız bir biriyle bağlantılı doğurganlıklar taşırken, yanıtlarının ruhunu da kapitalizmin meta fetişizmi karakterinde bulur. İş ile işçi arasına kapitalist üretim ilişkileri-üretim tarzı-mülkiyet ilişkileri bir kırılma olarak girer ve “işin insana, insanın işe uygunluğu”nu bozar. “Kapitalizmde üretim araçlarından kopartılmış işçi için sağlıklı tek bir an veya eylem var mıdır? İşte teknisizm bu tartışma ile başlar. Bu sorularla birlikte sermayenin yerine düşünmeye, sermayeyi vicdana çağırmaya başlarsınız. Oysa sağlıksızlığın temel kaynağı, emeğin, işin konusu ve araçlarından kopartılmış olmasıdır.” (Türkmen R., Akarca G., “İşin Cinayeti Olur mu?”, Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Sayı: 54-55 Ekim-2014-Mart-2015, Sayfa: 72). Meslek hastalıklarını, iş kazalarını ve bunlara bağlı işçi cinayetlerini de bu nedenle kapitalist üretim ilişkilerinde sıfırlamak mümkün değildir. Ancak işyeri hekimleri ve iş güvenliği uzmanları arasında (ve üstelik işçileri de içine alan bir aura da) iş kazalarının ve meslek hastalıklarının ne kadarının önlenebileceği ve önlenemeyeceği tartışması teknik-mesleki boyutuyla sürer gider. Öyle değil midir ki; “Üretme eylemi sırasında meydana gelen ‘kazalar’ tarihten ve gerçeklikten kopuk sınıf dışı bir zemine oturtulursa; Doğal olarak ‘kazaların’ önlenebilir ve önlenemez olarak ikili bir ayrıma tabi tutuluşu tartışmanın merkezine oturur. Böyle bir tartışma ekseni meseleyi patronun niyetine ve patronun sorumluluğunu da ancak önlenebilir ‘kazalar’a indirger. Üretim tarzının bütünsel sorgulamasına dair olanaklarsa baştan konu dışına itilmiştir.” (Akarca, G., “Emek Yağması Yasal Cinayetler”, Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2011, sayı: 40, Sayfa: 3).

Kapitalizm sorgulamasına girdiğimizde; tanımların ve kavramların düşünülmesinin, dillendirilmesinin, üretilmesinin, söylenmesinin de sınıfsal olduğunu görürüz. Bu bağlamda konuşursak; işçi sağlığı meselesinde işçi sınıfının dilinin de sermaye dili ve lehçesinden ayıklanması gerekirken, ideolojik düzeyde yürütülmesi gereken bir ihtiyaç da ortaya çıkar. Ancak, bir alanda (hele hele işçi sağlığı alanında) sürdürülmesi gereken sınıfsal eksendeki mücadele sadece ideolojik boyutuyla değil, bir birini mayalayacak olan ekonomik ve politik boyutuyla birlikte ele alınmalıdır. Farklı örgütlenme adreslerinde farklı mücadeleler öne çıksa da bu üç alanın diyalektik birlikteliği mücadelenin bütünlüğü açısından elzemdir.

Ve atlamadan söyleyelim ki; Sözünü ettiğimiz bu üretim tarzı işçi sağlığı hizmetlerinin nasıl örgütleneceğinin de belirleyenidir. İşçi sağlığına dair mevzuat/hukuk, kültür ve uygulamayı yönlendiren örgütlenmeler de buradan doğar.

 

BAŞKA BİR DÜNYA

BAŞKA BİR İŞÇİ SAĞLIĞI

Üretici güçlerin gelişiminin önünde engel olan bir “üretim tarzı”nın yarattığı tıkanıklığı gören ve onu aşan bir tarz ile; “Başka bir dünya istiyorsak, başka bir işçi sağlığı yaklaşımı vardır.” diyebiliyor muyuz?

Egemen olan işçi sağlığı anlayışında sağlık ve hastalık kavramları nedir, bu kavramların bir tarihselliği var mıdır sorularının üzerinde bir “arkeolojik kazı”ya girebiliyor muyuz?

Evet! Sınıfsal ve tarihsel bilincimize yaslanarak ifade etmek gerekirse; toplum tek tek bireylerden oluşan bir bütün değil, sınıflardan oluşmuş bir toplumdur. İşçi sağlığı hususunda da sınıfsal mecrası içinde tartışılmayan konunun kul hakkı, insan hakkı kavramları içinden doğru tartışması sürer.

İşçi sağlığını toplumsal mülkiyet ilişkileri bağlamında tanımlayan anlayış, bu tanımda merkeze “birey”i/tekil işçiyi değil, toplum ve toplumsal ilişkileri koyar. Böylece işçi sağlığı tanımı da “tıbbi ve/veya mühendislik” çerçevesindeki “mekaniklikten” kurtularak “toplumsal” düzeyde bir tanıma doğru yol alır.

Sınıf bağlamından kopartılmış ve “mülkiyet ilişkileri” reddedilmiş ve/veya görmezden gelinmiş bir anlayışta toplum “vatandaş/insan” ların birlikteliği olarak ele alındığından işçi sağlığı tanımı da toplumsal üretim süreçleri içerisinde yapılmaz. Ya da üretim süreçlerinden söz edilir, ancak mülkiyet ilişkileri konu dışında tutulur, toplumun sınıflı bir toplum olduğu kabul edilip, işçiler ve diğer vatandaşlar olarak sınıfsal eksendeki bir tartışmadan uzaklaşılır. Bu durum “kabulü üzerinden reddetme” anlayışı olarak karşımıza çıkar.

Egemen tıp anlayışı, hastalığı, belli bir etkenin, örneğin bir mikrobun, fiziksel-kimyasal bir etkenin ya da benzerinin neden olduğu biyolojik-kişisel bir olgu olarak değerlendirirken; egemen işçi sağlığı yaklaşımları da işçinin hastalığını çalıştığı ortamda bulunan biyolojik-fiziksel-kimyasal vs sunuk kaldığı etkenlere bağlı bir patoloji olarak tanımlamaktadır. Bu anlayışa göre, vücut bir makine olarak algılanır, bu makineye dışarıdan gelen bir etkenin ya da etkenlerin neden olduğu patoloji de hastalık olarak tanımlanır.

Bu anlayışa göre; Sağlık, “vücudun ve aklın normal durumu, yani bütün kısımların normal işlemesi” diye tanımlanırken, hastalık da “bir dizi karakteristik semptomu içeren, vücudun bütünü ya da herhangi bir parçasını etkileyebilen ve nedeni, patolojisi ve gidişatı bilinebilen veya bilinemeyen marazi bir süreç” olarak ifade edilmektedir.

Hastalığı ve sağlığı, bu şekilde tanımlayan tıp anlayışına, mekanik-bireysel tıp anlayışı diyoruz. Bu anlayış tıbbı, bilimsel gelişmelerin doğrusal bir sonucu olarak görmektedir.

Kapitalizmin merkantilist bir sistemden endüstriyel bir sisteme evrildiği ve bu bağlamda kendisini yeniden inşa ettiği süreçte mekanik-bireysel tıp anlayışı şekilleniken, aristokrasinin devrildiği süreçte, tıp anlayışı, hiç kuşkusuz bugün egemen olan anlayışta da değildi. Ancak, o dönemin tıp bilimcilerinden Virchow tarafından temsil edilen farklı bir yorum ise, hastalığı, toplumsal mevcut ilişkilerin baskıcı doğasının bir sonucu olarak görüyordu. Bu bağlamda, sağlıklılık, söz konusu iktidar ilişkilerini değiştirmeyi amaçlayan sosyo-politik ve ekonomik müdahalelerin gerekliliği ile ilişkilendiriliyordu. Peki kimdi bu Virchow? Ona o döneme kadar ki en iyi tıp tanımını yaptıran güç/birikim neydi? O, Engels ve dönemin işçi sınıfı hareketinden etkilenmişti. “Tıp, sosyal bir bilimdir ve geniş ölçekli düşündüğünde, siyaset tıptır” şeklinde bir tanım yapan, İngiliz işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşulları üzerine yaptığı önemli çalışma ile Engels; Virchow ve benzeri birçok tıp bilimcisini etkilemiştir. Ancak bu karşılıklı etkilenme üzerinden tanımlanan tıp yaklaşımı o dönemde üstünlük sağlayamadı. Buna karşın, burjuvazinin “Flexnerci tıp” diye anılan yorumu egemenlik kazandı. O günden bugüne de egemen olan bu anlayış, hastalığı, belli güç ilişkilerinin bir sonucu olarak değil, bir mikrop ya da fiziksel, kimyasal vs benzeri bir etkenin neden olduğu biyolojik-bedensel-kişisel bir olgu olarak değerlendirdi (Soyer, A., Hekimlerin Sınıfsal Kökeni, sayfa: 9-15, Sorun Yayınları, Birinci Baskı 2005).

 

İŞÇİ SAĞLIĞINDA FARKLI OKUMALAR

SOSYAL-POLİTİKA VE POLİTİK-EKONOMİ

Yazı “provakatif” bir yöntem üzerinden, işçi sağlığı meselesine farklı boyuttaki bakışları veya işçi sağlığının hangi zeminden doğru konuşulmasının/değerlendirilmesinin hak ettiğini tartışmaya çalıştı.

İşçi sağlığının tarih bilimi ışığında politik ekonomi boyutuyla tanımlanması gerekliliğine karşılık, kapitalist ekonomi modelinin koltuk değneği vazifesini gören “sosyal politika” eksenindeki yaklaşımlar, işçi sağlığını ve işçi sağlığı hizmetlerini işçi ve sermaye sınıfları arasındaki çatışmaları azaltmayı amaçlayan bir uzlaşı aracı olarak düşünmüştür. Bir dönem, kapitalizm tarafından işçi sağlığı ve bir bütün olarak sağlık “pata-pat bir uzlaşı” alanı olarak değerlendirilmiştir. Sosyal-politika eksenindeki yaklaşımlar, “ekonomik verimliliğin” dışında bir amaç ya da kaygı taşımazken; üretici güçlerin durumu, üretim ilişkileri, üretim tarzı, mülkiyet ilişkileri gibi Marksist terminolojiye uygun yaklaşımlar üzerinden analiz ve değerlendirmelerde bulunmaz. Kapitalizmin hizmetkarlığı görevini üstlenen sosyal-politika, sosyal-demokrasi kavramı ile iç içe ve bir nev-i kapitalizmin güvenlik vanası olarak tarihte yerini almıştır.

Sosyal- politika; toplumun çeşitli kesimlerine ve çeşitli toplumsal sorunlara yönelmiştir elbette! Devletin sermayenin kolektif temsilcisi olduğu gibi, büyük ölçüde sınıflar arasında uzlaşma sağlama ihtiyacı ve arayışıyla ilgilenen sosyal-politika da bu anlamda “tüm toplumun” sosyal gelişmesini sağlamayı ve yaşam koşullarını iyileştirmeyi amaçlarken, “vatandaşlık hakkı” ve/veya hümanizma üzerinden yaklaşımlarda bulunmuştur. Vatandaşlık hakkı kavramını sınıf mücadelesinin yerine koyan bu anlayışın, doğaldır ki; işçi sağlığı ve işçi sağlığı hizmetlerine yaklaşımı da farklı olmuştur.

Kapitalizmin şafağında ortaya çıkan işçi ve sermaye sınıfı arasındaki ilişkileri; iş ilişkileri ve çalışma yaşamında işçi sınıfının “korunması”, ekonomik bağımlılığı nedeniyle zarar görmüş, ezilmiş, tehlikelerle karşı karşıya olan, ihtiyaç içine düşmüş toplum kesimlerinin korunması için devletçe sosyal barışın sağlanması ve sınıflara karşı devletin harekete geçmesi olarak tanımlanabilecek sosyal-politika, sınıfların varlığını kabul eden-mutlaklaştıran ve bu sınıfların “uzlaşısını” konu alan bir yaklaşıma sahiptir.

Oysa; üretimin elbirliği ile oluşturulmasından, üretim nesne ve araçlarının mülkiyet biçimlerine, emekçilerin zorla çalıştırılmasından, “gönüllü” olarak emek güçlerini satmalarına, elde edilen ürünün nasıl paylaşılacağından, nasıl tüketileceğine kadar geniş bir yelpazede incelenebilecek üretim ilişkilerinin sorgulanması sosyal-politika da yoktur.

Gerçek tarihten ayrı bir “ahlaki değerlendirmenin önceliği perspektifini” bir yana bırakıp, “vatandaşlık hakkı” ve “hümanist teorinin” ahlaki dış görünümünün kabuğunu soyduğumuzda ortaya çıkan sosyal-politika ve sosyal-demokrasiden farklı bir tarihsel bilim olan ekonomi politik ise; toplumun gelişmesinin temeli olan maddi varlıkların üretimi ve üretim tarzını inceler. Ama ekonomi politik, üretimi, ancak, üretim içinde, insanlar arasında kurulmuş olan ilişkiler açısından inceler. Toplumun temelini araştırır. Lenin “Ekonomi politik, hiç bir zaman ‘üretimle’ uğraşmaz, üretim alanında insanlar arasındaki toplumsal ilişkilerle, üretimin toplumsal yapısıyla uğraşır.” (V. İ. Lenin, Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi, Sol Yayınları, Ankara 1975.) diye yazıyordu. Öte yandan, ekonomi politik, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında bulunan ortak bağı hesaba katmadan da edemez. Gene, ekonomi politik, üstyapıdan da tamamıyla kop(a)maz, çünkü üstyapı temelden çıkar ve kendisini meydana getiren bu temel üzerinde güçlü bir etkide bulunur.

Bundan dolayıdır ki, ekonomi politik, insanlar arasındaki üretim (ekonomik) ilişkilerini araştırır. Bununla ilgili olarak, üretim araçlarının mülkiyet şekillerini, üretim içinde bulunan farklı toplumsal grupların durumunu ve onlar arasında var olan ilişkileri; maddi malların üleşim biçimlerini inceler. Bunları etkileyen-belirleyen yasaları gün ışığına çıkarır.

Ekonomi politik bilimi içinden doğru baktığımızda; işçi sağlığının kendisini belirleyen maddi süreçlerle birlikte ele almasının gerektiğini de yazı içinde paylaştık.

Evet, “zorunluluklar dünyasından özgürlükler dünyasına geçişin” teorisini biriktirenler ve geçmiş-bugün bağlamında geleceği görenler olarak, “işçi sağlığında başka bir bakış ve öncüleri vardır” diyoruz! Ancak, işçi sağlığı alanını mesleki-teknik ve/veya sosyal politika yorumu içinde kalarak dönüştürebiliriz diyorsanız, o başka…

…………………………..

Kaynaklar:

Akarca, G., “Emek Yağması Yasal Cinayetler”, Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2011, Sayı: 40; Sayfa:7.

V.İ. Lenin,Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi, Sol Yayınları, Ankara 1975.

Özkan Ö., 4. İşçi sağlığı ve Güvenliği Kongresi- 2-3-4 Aralık 2011 Ankara Kitabı, Sayfa: 94-98).

Pala, K., Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Temmuz 2000, sayı:3, sayfa:3

Soyer, A., Hekimlerin Sınıfsal Kökeni, sayfa: 9-15, Sorun Yayınları, Birinci Baskı 2005.

Türkmen R., Akarca G., “İşin Cinayeti Olur mu?”, Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Sayı: 54-55 Ekim-2014-Mart-2015, Sayfa: 72.

Aktaran; Türkmen, R., Akarca, G., “İşin Cinayeti Olur mu?”, Türk Tabipleri Birliği Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi, Ekim 2014-Mart 2015, Sayı:54-55, Sayfa: 68-69.

Aktaran: Yavuz, C.I.; Yaşar M. R., “Dinden Psikiyatriye: Değişen Sosyal Kontrol Sürecinin Doğası”, Türk Tabipleri Birliği Toplum ve Hekim Dergisi, Kasım-Aralık 2010, cilt 25, sayı: 6.

* Levent KOŞARTTB Mesleki Sağlık ve Güvenlik Dergisi Editörü

Kaynak: Siyasihaber

İlginizi çekebilir