“İŞ CİNAYETLERİ ALMANAĞI”NDAN “KAZA DEĞİL, CİNAYET” BELGESELİNE – Ah çeken bilir

Kentsel dönüşüm atölyelerinden imeceyle yapılan konutlara, hukuk ve iş bilgisi aktarımından eşya ve doğal ürün ağlarına, ‘99’un evsiz depremzedelerinin mücadelesinden bu yana Bir Umut Derneği’nin faaliyet alanları genişliyor, ama mağdurların ortak çabasıyla dayanışma ilkesi değişmiyor. 2008’deki Davutpaşa Patlaması’ndan bu yana bu halkalara iş cinayetleri mücadelesi eklendi, davaların takibiyle, Cumartesi Anneleri’yle birlikte İstiklal’e çıkışı yasaklanan Vicdan ve Adalet Nöbetleri’yle, her yıl binbir emekle hazırlanan İş Cinayetleri Almanağı’yla birlikte mücadele alanları çeşitlendi. Bu sebat ve ısrar bu sene bir belgesel vasıtasıyla Norveç’in Bergen kentinde kadın cinayetleriyle de buluşacak: Üç senede bir düzenlenen, bu sene müstear ismini bu kentten alan şarkıcı Belgin Sarılmışer’i odağına alan sanat buluşması Bergen Assembly’nin konuklarından biri Kaza Değil, Cinayet belgeseli olacak. Vicdan ve Adalet Nöbetleri’nin, İş Cinayetleri Almanağı’nın gönüllülerinden Eylem Can ve Şenol Agalday’ı dinliyoruz.

2012’den beri iş cinayetlerinde yakınlarını kaybetmiş ailelerle Vicdan ve Adalet Nöbetleri düzenliyorsunuz, İş Cinayetleri Almanağı’nı hazırlıyorsunuz, 28 Nisan İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybedenleri Anma ve Yas Günü’ne önayak oldunuz. Bu mücadele bir belgeselle de kayıtlara geçmiş olacak. Neler var bu belgeselde?

Eylem Can: Üç yılda bir Norveç’te Bergen Assembly düzenleniyor. Bu yılki teması “Actually, The Dead Are Not Dead” (Ölüler Aslında Ölü Değil). Adalet Arayana Destek Grubu’ndan arkadaşlarımız Banu Cennetoğlu ve iş cinayeti avukatlarından Murat Deha Boduroğlu vesilesiyle bizler de haberdar olduk. İş cinayetlerini merkeze alan bir belgeselin de burada olmasının önemli olduğunu düşündük. Fatih Pınar’ın çektiği, Burcu Kolbay’la birlikte kurguladığı belgeselimiz Kaza Değil, Cinayet’le Bergen Assembly’ye katıldık. Belgeselin ilk gösterimi 5 Eylül’de Bergen’de yapılacak. Fatih Pınar kamerasıyla nöbetlerimizi, davalarımızı, yıldönümü anmalarımızı takip etti. Ailelerle, avukatlarla röportajlar yaptık. Saatlerce süren çekimler sonunda bize ailelerin mücadelesi bir cümle dayattı: Tüm susturulma çabasına rağmen mücadeleye devam etmek gerekir. Belgesel de bu cümle çerçevesinde şekillendi. 75. Vicdan ve Adalet Nöbeti’nden beri daracık Tel Sokak’a hapsedilmiş durumdayız. 28 Nisan’da İstiklal Caddesi’ne çıkamadık. Belgeselde bunların hepsi görülüyor. Yirmi metre ötesi İstiklal Caddesi ve polis bizimle “Yürüyemezsin, caddeye çıkamazsın” diye didişiyor. 1 Mayıs’ta sendikalar kürsüden konuşurken işçi yakınları söz istedi, komite söz vermedi. Kürsüden okutulmayan basın açıklamasını kalabalığın ortasında okumaları, seslerini nasıl duyurmaya çalıştıkları da belgeselde görülüyor. 1 Mayıs’taki bütün o şenlik havasının içinde Ayşe abla “burada bile bize söz vermiyorlar” diyor mesela.

Eylem Can (solda) ve Şenol Agalday

Şenol Agalday: Canımızı yakan, bu sese asıl sahip çıkması gerekenlerin bunu yapmaması. Yani emek örgütleri, emek, adalet lafzını kullananlar, varoluşunu emekçiler üzerine teşkil edenler. Bilirkişilik kurumu, savcılık, mahkeme, bunların hepsinin tutumunun sınıfsal olduğunun çok farkedilmediğini düşünüyorum. Üç yıl önce, almanak için bütün sendikaları dolaştık. Topkapı’dan başladık, Taksim’e kadar yürüyerek geldik, sendika tabelası gördüğümüz her kapıyı çaldık. Birçoğu “bizim bundan haberimiz yoktu” dedi, bu yayın 2012’den beri çıkıyor halbuki. Her 28 Nisan’da Türkiye’nin göbeği İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş yapıyoruz. Kavga dövüş de olsa bu seneki hariç hep yürümeyi başardık. Ama bu almanak çıktığı zaman “bize on tane gönderin” diyen hiç kimse olmuyor! Bu almanak üzerine politikanı inşa edersen bir anlamı olur. Ülkede bundan başka böyle bir kaynak yok. Sen işçi davası sürdürüyorsan bu senin başucu kitabın olmak zorunda. Sendikacılarla röportajlar yaptık, “takip ettiğiniz herhangi bir iş cinayeti davası var mı?” diye sorduk. Limter-İş dışında hiçbir sendikanın takip ettiği dava yok.

İş cinayetinde ölenler en doğrulanmış bilgilerle almanaklarda yer alsın istedik. Ölüm sebeplerini ajite etmeden, ama bulabildiğimiz her bilgi kırıntısını kullanarak yazmak, yaşarken hayatlarına kıymet verilmeyen insanların unutulmadıklarını göstermek istedik. Sadece aylık iş cinayeti raporlarından oluşmasın dedik, klasik almanak formatını kırdık.

Can: Bir de Oyuncular Sendikası. Arka Sıradakiler dizisinin setinde çalışırken ölen Selin Erdem’in davasını takip ettiler. Bütün duruşmalara geldiler, ama müdahillik talepleri kabul edilmedi. Her 1 Mayıs’ta “Selin’i unutmadık” diye pankartlarını açarlar. Son 1 Mayıs’ta yaptığımız açıklamaya da geldiler. Ev İşçileri Sendikası da ev işçilerinin davalarını takip ediyor. Umuyoruz ki başka sendikalar da onları takip eder.

Agalday: Dünyanın her yerinde iş cinayetinde hayatını kaybedenleri anma ve yas günü var, Türkiye’de de böyle bir gün ortaya çıkartalım dedik, fakat 28 Nisan’da paralel 28 Nisan’lar yapılmaya başladı. Örgütler arası rekabeti az çok anlayabilirim, ama biz bir örgüt değiliz ki! Bizim en temel ayırt edici kavramımız refakattir, biz mağdura refakat ederiz. Basın açıklamalarını aileler okur. Hacer ablanın bir cümlesi: “Adaleti saraylara hapsettiler”, bundan ötesi yok.

Can: Hakikatin diliyle, o acıyla, o yasla bu insanlar yaşamak zorundalar. 2008’den beri mahkemeler duvar! Vicdanlı olup da bu mücadeleyi sahiplenen tekil örnekler dışında topyekûn bir sessizlik var.

2008’de Davutpaşa Patlaması olmuştu ve yakınlarını kaybeden aileler bir araya gelmeye başlamıştı, değil mi?

Can: Orada yirmi işçi hayatını kaybetti. Maytap atölyesinin sahibi de ölenler arasındaydı. İstanbul’un göbeğinde, bir sürü kaçak işyerinin olduğu bir yerde oluyor patlama, cinayet mahallinin adı da Emek İşhanı! Arkadaşlarımız önce olay yerine, sonra cenazelere, taziyelere gittiler. Ailelerin acısı nispeten diner gibi olunca, bu iş cinayetine dair beraber ne yapabiliriz diye toplantılar yaptık. Türkiye’de daha önce kamu davası açılsa da takip edeni olmuyordu ya da kan parasıyla çözülüyordu. Bizse tazminat ve ceza davalarını birbirinden ayrılmayacak süreçler olarak görüyoruz. Ama ceza davasının bu kadar öne çıkması ailelerin verdiği mücadele nedeniyle oldu. İlk toplantıdan son toplantıya kadar bütün sorumlular yargılansın dediler. Ceza davası açılmayınca, Cumartesi Anneleri’nin yaptığı gibi biz de nöbet tutalım diye karar verildi. 2009’da ceza davası açılıncaya kadar 35 hafta nöbet tuttular. 16 Mayıs 2012’de Giresun HES inşaatında işçiler hayatını kaybetti. Hukukçularımız olay yerine ailelerle görüşmeye gittiler. Aileler bu cinayeti lanetlemek için Taksim tramvay durağında toplanma kararı aldı, 16 Mayıs 2012 tarihinin ardından gelen ilk pazar günü nöbet tutulmasına karar verildi. 7 Ekim 2012 itibariyle de ayda bir nöbet tutma kararı aldık. Almanaktan önce bu nöbetler başlamıştı.

İş Cinayetleri Almanağı 2018’e göre, geçtiğimiz yıl en az 1872 işçi, en az 66 çocuk işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. İSİG Meclisi raporlarına göre, sadece Temmuz 2019’da 163 işçi iş cinayetine kurban gitti

Agalday: İlk başta ailelere dedik ki, sizin hassasiyetlerinize uygun davranmaya çalışıyoruz, ama acıyı sizinle aynı yoğunlukta yaşamadığımız için hatalarımız da olabilir. Onlardan aldığımız tembihle daha sonra meydana gelen iş cinayetlerinde taziyelere birlikte gitmeye başladık. Esenyurt Marmara Park AVM Çadır Yangını Davası’ndaki ailelere ziyaretimiz öyle oldu. Acısı olan yanında kendine benzer birini gördüğü zaman “bu bir tek benim başıma gelmiyormuş” tesellisine sarılabiliyor. İlk Türkçe sözlük yapılırken “ah” sözcüğünün karşılığına ne yazalım diye düşünürken Muallim Naci’ye soruyorlar, o da diyor ki: “Ah’ın karşısına ‘ah çeken bilir’ yazın, başka bir şey yazmanıza gerek yok.” Aileler tanıştıkça birbirlerini teselli eder oldular, dostluklar kuruldu.

Davutpaşa Davası’nda en son hangi aşamaya gelindi?

Can: Karar duruşmasında maalesef iki yılın altında cezalar verildiği için hükmün açıklanması geri bırakıldı. Kimse bir gün bile hapis yatmayacak anlamına geliyor bu. Aileler de “11 yıllık mücadelemizin sonucu bu mudur” diye çok ciddi tepki gösterdi. Karara itirazları reddedilince “yaşam hakkı ihlali ve etkin soruşturma yapılmaması” nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapıldı. Oradaki karar iş cinayetleri açısından kritik olacak. Umuyoruz ki hakkaniyetli karar verirler. Duruşma salonları o kadar vicdandan uzak, o kadar soğuk ki, ailelerin gözünün içine baka baka “yirmi adet işçi öldü” diyebilecek cüreti bulabiliyorlar. Esenyurt Davası mesela: Mart soğuğunda, ikinci bir kapısı olmayan naylon çadırlara mahkûm edilmiş işçiler. O gün çoğu maç seyrediyor, ölen işçiler gitmemiş, kar yağıyor ve elektrikli ısıtıcıyla ısınıyorlar. Her ay yapılan iş güvenliği toplantılarında bu çadırlarda yangın çıkacağı defalarca söylenmiş. Tek kapı var, işçiler çıkamamış ve mahkemede sanık avukatı şöyle diyebiliyor: “Neden Hıdrellez ateşinin üzerinden atlar gibi atlamamışlar?”

Biz haddimizi bilerek iş cinayetlerine dikkat çekmeye çalışıyoruz. Bu malzemeyi kullanıp iş cinayetlerine engel olacaklara bir malzeme üretiyoruz. Her yıl öngörülebilir ve önlenebilir nedenlerle yaklaşık iki bin işçinin hayatını kaybettiği bir ülkede yaşıyoruz. Kim bunun sorumlusu?

Agalday: Kararları gerekçelere dayandırdıkları bilirkişi raporları genel olarak rezalet.

Can: Bilirkişi raporlarını veren İTÜ’lü hocalarla görüşmek üzere aileler İTÜ’ye gidip rektörle görüşmek istedi: “Bu bilirkişi raporlarında işçiye nasıl kusur buluyorsunuz, sizi bilirkişilik müessesesinin bilgi ve ahlâkıyla davranmaya davet ediyoruz” dediler. Esenyurt Çadır Yangını Davası’nda yeni bir bilirkişi heyeti oluşturulacak, avukat arkadaşlarımızın talebi İTÜ’den bilirkişi alınmaması.

Agalday: Bir duruşmada tercüman bir kadın vardı. Yargılananlar arasındaki Alman bir müdürün ifadesini çevirmek için tutulmuş olduğu söylendi. Sonra ortaya çıktı ki, karşı tarafın hukuk bürosunda çalışan bir avukatmış. İşin garibi, daha savcılık aşamasında bile tercümanlık yapmış. Bu dava böyle özensizliklerle devam ediyor.


Davutpaşa Davası’nın takipçisi olduğunuz diğer iş cinayetleri davalarına etkisi oldu mu?

Agalday: Davalardan çıkan kararlarda olmadı, ama Zeytinburnu belediye başkanını mahkemeye getirdikten sonraki süreçte denetlemelerin dört yüz kat arttığını gördük. Bu çok önemli bir kazanım oldu. Bu mücadele kaç işçinin hayatını kurtarmıştır, bunu söylemek mümkün değil. Davutpaşa davasının kamuoyunda görünür olmasının başka iş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerin yakınlarına “bu işi böyle takip etmek gerekir” dedirtmiş olduğunu düşünüyorum. Olayın “adalet arayışı” ekseninde değerlendirilmesi meselesini atlamamak lâzım. Aileler 35 hafta boyunca tuttukları nöbette bir algı geliştirdiler: Oturup bekleyerek adalet gelmeyecek. Mücadele esnasında da yalnız olduklarını gördüler. Asıl vurguyu belki de buraya yapmak gerekiyor. Toplum nezdinde bu tür meselelere bakış nasıl, kan parası, çevre algısı, tazminat davasına avukatların, toplumun ve mahkemelerin bakışı… Aileler tüm bunlara rağmen ve bunlarla da mücadele etmek zorunda kaldı. Bu yüzden takip ettiğimiz davalarda tazminat davasını ceza davasıyla bütün olarak yürütüyoruz. Bu hem adalet mücadelesinin ilkeselliği hem de hukuki fayda sağlamak açısından önemli.

Davutpaşa sonrasında başka iş cinayetlerinde yakınlarını kaybedenler bu mücadeleye nasıl katıldı, başka aileler nasıl buluştu?

Can: 2008’de başlayan ve ceza davası açılsın diye beraber tuttuğumuz nöbetlerden sonra hep beraber durum değerlendirmesi yapıyorduk, “kaza değil, cinayet” kavramını nasıl oturtabiliriz diye konuşuyorduk. O arada OSTİM ve İvedik Organize Sanayi Bölgeleri’nde meydana gelen patlamalarda yirmi işçi hayatını kaybetti. Davutpaşalı ailelerinin üç yıl önce yaşadığı acının bir benzerinin orada başka canların ocağına kor olarak düştüğünü gördük. OSTİM-İvedik Patlamalarıyla ilgili gazete haberlerini buluşturduğumuz bir kitapçık hazırladık. Davutpaşalı aileler, görüşmeyi kabul eden kayıp yakınlarıyla buluştular. Kendi yaşadıkları süreci, ceza davası açmanın ne kadar güç olduğunu anlattılar. Ailelerin arasında bir kenetlenme oldu. 2011’le beraber OSTİM-İvedik patlamalarında yakınlarını kaybedenler de Davutpaşalı ailelere dahil oldu. Beraber Bursa Kemalpaşa’da maden ocağında hayatını kaybedenlerin ailelerine taziyeye gittiler. Kozlu’ya, Soma’ya gittiler. Van depreminden sonra Bayram Otel’de yakınlarını kaybedenler kendileri geldi. Adalet Arayan İşçi Aileleri zamana yayılarak ailelerin yan yana gelişiyle oluşmuş oldu. Acı ve dayanışma kardeşliği çerçevesinde.

Kendi kendine öğrenip iş cinayetleri adalet mücadelesine katılanlar oldu mu?

Agalday: Eroğlu ailesi, kitap için hazırladığımız bir el ilanını bir vesileyle görüyor. Onun üzerine bizi buldular. 17 yaşındaki oğulları Esenyurt Özel Doğa Hastanesi’nin çatısındaki tabelanın tamiri için yukarı çıkıyor. Hastanenin yaklaşık üç metre üzerinden yüksek gerilim hattı geçiyor. Kurallara, mevzuata göre orada o hastanenin olmaması gerekiyor. İşi tehlikeli bulup alüminyum merdiveni toplarlarken atlayan elektrik akımına kapılan Eren hayatını kaybediyor. O davayla ilgilenirken küçük bir araştırmayla yüksek gerilim hattının geçtiği güzergâhta beş katlı binalar olduğunu, pimapen ustalarının, çatı işçilerinin öldüğünü öğrendik. Hiçbirinin ailesine ulaşamadık. Yüksek gerilim hattı geçiyor, sen neden belediye olarak tapuya şerh koymamışsın? Hastaneden bir tanıdıkla yaptığımız sohbette “elektrik sürekli gidip geldiği için cihazlardan sağlıklı sonuçlar alamıyoruz” dedi. O hastane bulunduğu konuma rağmen hizmet vermeye devam ediyor.


Can:
 Örneğin BOTAŞ 14 Kasım 2013’te oldu, Hakan Kuruçaylı doğalgaz boru hattı için açılan bir çukurda hayatını kaybediyor. Onun ailesi de bir gazeteye verdiğimiz röportajdan bizi görüp telefonumuzu bulmuş.

Almanakta yıl içinde iş cinayetinde hayatını kaybedenlerin sayısını verirken “en az” ibaresini kullanıyorsunuz. O “en az”ı tespit etmek de hayli zor, değil mi?

Agalday: Adalet Arayana Destek Grubu olarak çok farklı meslek gruplarında çalışan işçileriz. Çalışma saatlerimiz dışında kalan zamanlarımızda haber taraması yapıyoruz, veri topluyoruzAlmanak çıkacağı zaman kampa girer gibi bir eve kapanıyoruz, acil durumlar dışında dışarı çıkmıyoruz, her yıl 28 Nisan’a almanağı yetiştiriyoruz. Bizim bu çalışmaya başlayabilmemiz için de 31 Aralık’ın geçmesi gerekiyor. 1 Ocak’tan nisana kadar olan süreçte de yıl içinde yaptığımız söyleşileri derliyoruz, gazete kupürlerini toparlıyoruz, hangi iş kolunda kaç işçi ölmüş diye grafikler hazırlıyoruz. ruhunaelfatiha.com, olumhaberi.com gibi sitelere dahi girip tarıyoruz, insanların ölüm nedenlerini inceliyoruz veya ölüm olaylarını teyit ediyoruz. Bu siteler üzerinden ailelere ulaşmak mümkün mü diye araştırıyoruz. Her almanakta gün gün rapor yayınlarız. Katıldığımız kitap fuarlarından birinde bir adam geldi, “benim de bir akrabam öldü” deyip ölüm gününü aradı ve buldu. Akrabasının ölümünün bu kitapta yer alması onu duygulandırdı tabii.

Teknoloji gelişti, bu insanların hiçbiri ölmeyebilir. Mobbing’e uğrayan insanı da, ekonomik nedenle işten atılmış, umudunu kesmiş ve borçları nedeniyle intihar eden insanı da, atanamayan ve bu nedenle intihar eden öğretmeni de iş cinayetleri kapsamına alıyoruz.

Can: Sosyal medya, özellikle Facebook da önemli. İşçilerin daha çok kullandığı bir mecra olduğu için Facebook’tan taziye telefonuna kadar ulaşabiliyoruz. Detayları daha ziyade yakınlarının paylaştıklarından öğreniyoruz. Ulusal ve yerel gazeteleri tarıyoruz. Google Alerts kurduk, oraya düşen haberleri tarıyoruz. İSİG’in aylık raporundan yararlanıyoruz. Bulduğumuz isimleri, olayın oluş şeklini birçok yerden teyit etmek gerekiyor. Bazı basın emekçisi arkadaşlarımız işlerini düzgün yapmadıkları için bilgiler çok yanlış olabiliyor. Bir traktörün plakasının yaş olarak yazıldığını gördük mesela. Özensizlik çok. Ya da olay daha önceleri olmuş, ama yeni tarihte haberi çıkıyor.

Agalday: Bir iş cinayetinde iki işçi hayatını kaybediyor, dört işçi de yaralı. Olayın olduğu gün ölen olduğu için haberi yapılıyor, ama diğer dört işçiye ne olduğunu bilemiyoruz. Ölmüşler mi, tedaviye cevap vermişler mi, bilemiyoruz. Sonra ölenler oluyorsa da, kayıtlı işçi olmadıkları için haberimiz olmuyor. Gazeteciler genellikle olay takibi yapmıyorlar. Bazen öyle olayların da peşine düşüyoruz. Israrla söylediğimiz şey şu: Bu insanlar istatistiki veri olmasın! Onları sosyal bir varlık olarak düşünmemiz gerekiyor.

Can: Bu yılki almanakta ilgimizi çeken durumlardan biri şöyle: 7 Ocak’ta 57 yaşındaki Kadir Zeytin, Elazığ’da madende çalışırken palet üzerinden düşüyor ve on gün süren hayat mücadelesini kaybediyor. Bizim bu haberi öğrenmemiz büyük bir tesadüf, çünkü basını geriye doğru taradık, Kadir Zeytin’le ilgili hiçbir haber göremedik. Ama “ölürsem organlarımı bağışlayın” diye ailesine vasiyet etmiş. Organlarını bağışladığı için “dört kişiye hayat verdi” diye bir haber yapılıyor, orada aile iş cinayetinin nasıl gerçekleştiğini anlatıyor. Kadir Zeytin organlarını bağışlamasaydı, bizim bu iş cinayetinden haberimiz olmayacaktı.


Almanak yapmak nasıl aklınıza gelmişti, ilk almanağın hazırlıkları nasıldı?

Agalday: İlk başta ajanda, takvim gibi seçenekleri konuşuyorduk. Hiç değilse her yere asılsın, üzerinde telefonumuz olsun diye düşünüyorduk. Her güne bir isim ayıralım diye konuşurken almanak fikri şekillenmiş oldu.

Can: Çeşitli almanakları inceledik, gazeteci arkadaşlarımıza akıl fikir sorduk. İnsanlar en doğrulanmış bilgilerle bu çalışmada yer alsın istedik. Ölüm sebeplerini ajite etmeden, ama bulabildiğimiz her bilgi kırıntısını kullanarak yazmak, yaşarken hayatlarına kıymet verilmeyen insanların unutulmadıklarını göstermek istedik. Sadece aylık iş cinayeti raporlarından oluşmasını istemedik. Klasik almanak formatını kırdık. Ailelerin verdikleri mücadeleye, “çalışırken ölmek istemiyoruz” diyerek direnen işçilerin de sesine yer verdik. Karanlık bir tablo var. “Bununla mücadele edenler de var” dedik. Bir nevi mücadeleye de davet etmeye çalıştık.

Agalday: Almanağın her bir bölümü ayrı çalışma grubu gerektiriyor aslında. Meslek hastalığı mesela. Olağanüstü sayıları barındıran bir meslek hastalığı mezarlığı bu memleket, öyle ki belli havzalarda daha da yoğunlaşıyor. Sadece meslek hastalarının gittiği kahveler var. Adam işsiz, kolunu kaldıramıyor, meslek hastası olduğu için işten atılmış, ama orada da öyle bir kumpas kurulmuş ki, işin içinden çıkamıyor kimse. Türkiye’de kurulmuş üç tane meslek hastalığı hastanesi var, Ankara, İstanbul ve Zonguldak’ta. Ama bu hastanelerin verdiği raporu SGK yeterli bulmuyor. Başka bir heyet oluşturuyorlar ve üst kurullara sevk ederek başka ölçütleri hesaba katıyorlar, oysa ki meslek hastalığı hastaneleri devlet kurumu. Meslek hastalığına maruz kalmış birinin malullük maaşı alabilmesi için yüzde 30 hasarlı olması gerekiyor, SGK kurulundan yüzde 28 hasarlı çıkıyorsun. Raporu alsan bile, o ücretle hayatını geçindirmen mümkün değil. Ama artık elinde o rapor olduğu için başka bir işe de alınmıyorsun. Hakkımın peşine düşüp o raporu mu alayım, yoksa çoluğumun çocuğumun nafakası için devam mı edeyim, ölürsem öleyim, sakat kalırsam kalayım diye bir tercihle karşı karşıya kalıyorsun. Bu alanda da Türkiye’de hak mücadelesi yürüten çevre, kurum, dernek yok.

Almanağın her bir bölümü ayrı çalışma grubu gerektiriyor aslında. Meslek hastalığı mesela. Olağanüstü sayıları barındıran bir meslek hastalığı mezarlığı bu memleket, öyle ki belli havzalarda daha da yoğunlaşıyor. Sadece meslek hastalarının gittiği kahveler var.

Can: Silikozis en bilinen meslek hastalığı olarak kot kumlama yöntemiyle akla geliyor, ama silikozise madende de yakalanabilirsiniz, seramik işçisiyseniz de, diş teknisyeniyseniz de, bir arabayı boyaya hazır hale getirirken de. Ülker direnişindeki işçi arkadaşlarımız anlatmıştı, ağır kolileri indirip kaldırırken zorlayıcı hareketlere maruz kalıyorlar. Günde binlerce kez aynı hareketi yaptığınızı düşünün, fıtık, ellerde, bileklerde, kollarda deformasyon, kas iskelet sisteminde bozukluklar… Lüleburgaz’da Şişe Cam’da çalışan bir arkadaşımız çocuğunu kucağına alamadığını anlatıyordu, “pazara gidince torbaları karıma taşıtıyorum, ağrıma gidiyor, bana baktıkları zaman karşılarında güçlü kuvvetli bir adam görüyorlar” diye dert yanıyordu. Her sektörde aynı işi tekrarlayarak yapma nedeniyle ortaya çıkan hastalıklar var. Bu sene görüştüğümüz arkadaşlardan biri, İsmail Demir, İSPARK çalışanı, egzozdan dolayı akciğerinde problem var, varisleri var, bunu ispatlamaya çalışıyor.

Nisan ayından beri İstiklal Caddesi’nde Vicdan ve Adalet Nöbetleri’ne izin verilmiyor, buluşmalar Beyoğlu Tel Sokak’a sıkıştırılıyor

Agalday: Biz haddimizi bilerek iş cinayetlerine dikkat çekmeye çalışıyoruz. Bu malzemeyi kullanıp iş cinayetlerine engel olacaklara bir malzeme üretiyoruz. Kimdir, denetleme, yargılama organlarıdır, emek örgütleri, meslek odaları, sendikalar, hükümet, siyasi partilerdir. Bundan vazife çıkartacaklar onlar aslında! Her yıl öngörülebilir ve önlenebilir nedenlerle yaklaşık iki bin işçinin hayatını kaybettiği bir ülkede yaşıyoruz. Kim bunun sorumlusu? Bilimsel verilere göre iş cinayetlerinin yüzde yüzü engellenebiliyor. Bunun için mevzuat da uygun. Bu mevzuatın uygulanması, yürütülmesi, denetlenmesi noktasında sıkıntılar var. İş güvenliği uzmanlığı yasası çıktı, güzel bir yasa, iş güvenliğini denetleyen devletten bağımsız bir mesleğin ortaya çıkması iyi, fakat bu uzmanlar denetledikleri işyerlerinin çalışanı olarak bu işi yapıyorlar. Bu uzmanların özerkliğini, bağımsızlığını sağlamak, aldıkları kararlardan kaynaklı olarak sıkıntı yaşamayacakları mekanizmaları kurmak lâzım. Devletin yapması gereken bu.

Türkiye’de çalışan çocuk işçi sayısı bilinmiyor. İki milyona yaklaştığı söyleniyor. Çocuk işçiliğinin en kötü biçimleriyle mücadele edeceğiz diyorsunuz, çocuğun çocuk olmaktan dolayı bütün haklarını sağlamakla mükellefiz diyorsunuz, ama 2018’de en az 66 çocuğun öldüğünü almanağa koyuyoruz ve ölüm yaşı 5’e kadar iniyor!

Can: 2018 yılı başbakanlık genelgesiyle Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Yılı ilan edildi. Devletin ilgili tüm kurumlarının adı var genelgede. Belediyeler, Emniyet, SGK, İçişleri, Milli Eğitim, valiler… Kendi programlarına göre çocuk işçiliğiyle mücadelede duyarlılığın artırılması, ulusal, uluslararası kurum ve kuruluşlarla işbirliği, hiçbir ayrım gözetmeksizin her çocuğun çocuk olmaktan kaynaklı evrensel haklara sahip oluşu, çocukların örgün ve yaygın eğitime katılmasını sağlamak… Böyle devam ediyor. Bu maddeler arasında itiraz edebileceğimiz bir şey var mı? Yok. Ama bu metne rağmen ne yaptıkları hakkında hiçbir veri de yok. 2012’den beri devlet kurumları çocuk işçiliğine dair veri tutmuyor. Türkiye’de şu anda çalışan çocuk işçi sayısı bilinmiyor. İki milyona yaklaştığı söyleniyor. Ama bu veri de bağımsız çalışmaların bir sonucu. Çocuk işçiliğinin en kötü biçimleriyle mücadele edeceğiz diyorsunuz, çocuğun çocuk olmaktan dolayı bütün haklarını sağlamakla mükellefiz diyorsunuz, ama 2018’de en az 66 çocuğun öldüğünü almanağa koyuyoruz ve ölüm yaşı 5’e kadar iniyor!

2018 almanağının kapak resmi: Nalan Yırtmaç, “Workers”, Berlin, 2008

Almanakta iş cinayetinin kapsamını nasıl belirliyorsunuz? Bu kavram zaman içinde nasıl şekillendi, hiç dönüşüme uğradı mı?

Can: Hukukçulara danışıyoruz sık sık. İş Kanunu’nda belirli tanımlar var: İşe gelip giderken, işveren herhangi bir yere yolladığında, çocuğunu emzirme süresinde gibi… Genelde işyeri merkezli ya da iş nedeniyle bir yere gönderildiğinde oluyor, ama işyeri servis sağlamadığı için kendi imkânlarıyla işyerine ulaşmak zorunda kalan bir işçi bu kapsama alınmıyor. Biz SGK’nın tanımına uyanları da, uymayanları da alıyoruz. İLO’nun kendi rakamlarına göre iş cinayeti ya da “iş kazası” denilen şeyin yüzde 98’i öngörülüp engellenebilir. Yüzde 2’liğe giren bölüm de var. Biz şuna karar verdik: Hepsine iş cinayeti diyeceğiz. Çünkü teknoloji de gelişti, bu insanların hiçbiri ölmeyebilir. Mobbing’e uğrayan insanı da, ekonomik nedenle işten atılmış, umudunu kesmiş ve borçları nedeniyle intihar eden insanı da, atanamayan ve bu nedenle intihar eden öğretmeni de alıyoruz. Diyelim mevsimlik tarım işçileri, aile tarlada çalışıyor ve çocuk çadırda kalıp hayatını kaybediyorsa, onu da iş cinayeti kapsamına alıyoruz. Uluslararası literatürü takip eden arkadaşlarımız da yardımcı oluyor, mobbing nedeniyle beyin kanaması, kalp krizi geçiren insanları bu kapsama almamızın da nedeni bu.

Agalday: Avrupa’daki sendikaların başlıca sorunlarından biri işçi intiharları. Bir bütün olarak baktığımızda hemşireler arasında yaygın intiharlar.

Can: Sağlık Bakanlığı’nın kendi verisine göre 2015-2017 arasında 431 sağlıkçı intihar etmiş. Her gün ortalama 31 sağlık çalışanı şiddete maruz kalıyor. Bu durum, sağlıkta uygulanan politikaların, performans sisteminin bir sonucu değil mi?

Agalday: Biri performans sistemiyse, diğeri de, meslek liseleri dolayısıyla ayağa düşürülmüş bir meslek olması. Çocukları hızlı bir şekilde eğitimden geçirip çocuk yaşta mesleğe alıyorlar, çocuk kendini tanımaya başlamadan başka bir insanın sorumluluğuyla, canıyla karşı karşıya kalıyor. Bir de, hemşirelik en aşağılanan mesleklerden biri. Bu meslek liselerinden çıkan çocuklar devlet bünyesinde çalışamıyor, özel hastanelerde iş buluyorlar. Özel hastaneler lüks oteller gibi çalışıyor, müşteriler de otel hizmeti bekliyor. Bu hemşireler aşağılanmayı hem hastayla hem de hekimle yaşıyorlar. Yanlış tedavinin faturası da çoğu zaman onların sırtına yükleniyor.

Can: Bu ara SGK kendi raporunu açıklayacak, gözümüz hep onun üzerinde, ki o rapora ulaşmak da zor. SGK’nın açıkladığı raporlara göre 2012-2017 yılları arasında 7997 işçi hayatını kaybetmişti. Bunlar sigortalı işçiler. Bizim bu zaman aralığında çıkardığımız almanaklarda tespit ettiğimiz en az 9573 işçiydi. Çoğu sigortasız, güvencesiz işçiler. Bunların ne kadarı örtüşüyor, bunu bilemiyoruz. 2018’de en az 1872 işçinin hayatını kaybettiğini tespit ettik. SGK raporu açıklanınca inceleyip hem veriyi hem öne çıkan durumları kamuoyuyla paylaşacağız.

İlhan Sayın’ın 2014 tarihli Bergen portresi de Bergen Assembly’de sergilenecek

Agalday: 70 yaşında bir esnaf borçları yüzünden icraya veriliyor ve bunun üzerine intihar ediyor. Biz bu adamın ölümünün iş cinayeti olabileceğini iddia ediyoruz. Yine 70 yaşında bir adama yol kenarında su satarken araba çarpıyor, bu da iş cinayetidir diyoruz. Bu vakaların her biri ayrı bir kitabı hak ediyor aslında. Hiçbirinin hikâyesi yazılmıyor, filmi yapılmıyor, resmi çizilmiyor… Aslında tüm isteğimiz iş cinayetlerini birlikte durdurabilecek araçlar oluşturmak. Almanak bu araçlardan biri. Vicdan ve Adalet Nöbetleri keza öyle. Davaların öncesinde, sonrasında yaptığımız açıklamalarımız, yıldönümü anmalarımız… Hepsi kamuoyu nezdinde iş cinayetlerini gündemde tutmak, başka iş cinayetleri olmamasını sağlamak için. Biz bir kolektifiz. Dayanışmaya, birlikte yeni işler üretmeye açığız. Vesilenizle demek isteriz ki, iş cinayetlerini önlemek için çalışmak, bu mücadelenin bir ucundan tutmak isteyen herkese kapımız açık.

Defalarca şiddet gördüğü kocası tarafından 1989’da öldürülen şarkıcı Bergen, gerçek adıyla Belgin Sarılmışer, mahlasını Norveç’in Bergen şehrinden almış. Berlin Assembly’de onunla ilgili işler de var galiba…

Can: Evet, Banu Cennetoğlu’nun anlattığından öğrendiğimiz kadarıyla, 16 yaşındayken, sahne almak istiyorsa yaşının büyütülmesi, aynı zamanda sahne adı seçmesi gerektiğini öğrenmiş. Bir gazetede gördüğü Bergen şehri fotoğrafından etkilenmiş. Demiş ki, “ne kadar huzurlu bir şehir, belki ben de adımı Bergen’e çevirerek aradığım huzura kavuşurum”. Ölüler Aslında Ölü Değil sergisine ev sahipliği yapan merkez müze de bu yıl Belgin ismini ödünç alacak.

İş cinayetleri ve kadın cinayetleri son zamanlarda bir koşutluk içinde artıyor, size de öyle geliyor mu?

Can: Ülkemiz topyekûn bir mezarlık haline geldi. Kimi kadın cinayetleri aynı zamanda iş cinayetleri olarak da karşımıza çıkıyor. Bergen de çalışmak, sahneye çıkmak istediği için öldürülmüştü.

Kaynak: birartıbir (https://birartibir.org/emek/434-ah-ceken-bilir)

İlginizi çekebilir