”İktidar, ‘kleptokrasi sendromu’ yaşıyor”

‘’…İşlerin yolunda gitmediği noktada, küresel kapitalizmin gözleri, Engels’in deyişiyle “ahırdaki diğer atlara” çevrilecektir; çevrilmiştir de… Ama yorgun atın düşüşü, kleptokrasi şartlarında daha sancılı oluyor…’’

Yerel seçimler yaklaşırken seçmenlerde bir yorgunluk ve yılgınlık hali gözden kaçmıyor. Bu durum sisteme olan güvenin sarsılması ile ilgili olabilir mi? Öte yandan iktidarın ısrarla “beka sorunu” üzerinden bir kampanya yürütme çabası nasıl yorumlanmalı? Eski AK Partililer neden bu dönemde bir yeni parti kurma arayışına girdiler? Türkiye’nin Venezuela ile yakınlaşmasının anlamı ne? 2018 yılında İzmir Ekonomi Üniversitesi’ndeki işinden çıkarılan barış bildirisi imzacısı, “boşta gezer” siyaset bilimci Dr. Zafer Yörük Gazete Duvar’dan Nuray Pehlivan’ın sorularını yanıtladı.

HDP’nin batıda pek çok ilde aday çıkarmama kararının AK Parti’yi geriletecek bir adım olduğunu, özellikle Ankara ve İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde değişim yaratma potansiyeli taşıdığını dile getiren Yörük, bu durumu Erdoğan-Bahçeli söylemindeki “teröristlerle işbirliği” vurgusunun olağan siyaset diline tercümesi olarak değerlendiriyor.

‘CUMHUR İTTİFAKI’NIN SEÇMENE VAADEDECEK BİR ŞEYİ KALMADI’

Önümüzde yerel seçimler var ama Cumhur ittifakı seçimleri tamamı ile genel siyasete ve memleketin beka sorununa bağladı. Sizce bu normal mi ve buna neden ihtiyaç duyuluyor?

Açık ki, AKP bir seçim hezimeti ihtimalinden çok korkuyor. Beka söyleminin, böyle alarmist ve apokaliptik bir korkutma kampanyası üzerinden yerel seçime gidiyor olmasının anlamı bu. Kürt belediyelerini HDP’nin geri kazanması durumunda yeniden kayyum atama tehditlerinde de bu fobi var, Erdoğan’ın “Zillet İttifakının Özellikleri” listesinde de. Kendi korkularını toplumsal doku üzerinde yaygınlaştırarak siyasal tercihleri değiştirebilecekleri umudu taşıyorlardı. Ama kamuoyu yoklamaları, “beka tehlikesi siyaseti”nin seçmen tarafından satın alınmadığı yönünde sonuçlara işaret ediyor. Yanlış eksene oturmuş seçim stratejisi ters tepiyor. Erdoğan, Ankara’yı Mansur Yavaş’a teslim etmeye kendini alıştıramamışken, hikayesinin başlangıç mekanı olan İstanbul’u da kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu hissediyor. Bunun üzerine saldırgan dilini genişleterek muhalefete oy veren halk kitlelerini bütünüyle ötekileştirici ve dışlayıcı bir dille karşısına alıyor. Başta Kılıçdaroğlu’nu hedef alan saldırgan üslup, “o kadın” diye andığı Meral Akşener’e, “Kürt bile değil” diyerek kendince aşağıladığını düşündüğü HDP eşbaşkanı Sezai Temelli’ye doğru genişliyor. Bütün yurttaşların can güvenliğinden sorumlu İçişleri Bakanı, CHP’li vekil Sezgin Tanrıkulu’na karşı açıkça “nefret suçu” işleyebiliyor. Nefret söylemi Erdoğan’ın dilinde, zaten her yıl yüzlerce nefret cinayetinin mağduru olan kadınlara iftira atarak hakaret etme biçiminde tezahür ediyor. Böyle giderse, muhalefetin bütün belediye başkan adayları birer birer cumhurbaşkanının hakaretine uğrayabilir. Ama bu saldırganlık, belirttiğim gibi “beka fobisi” ekseninde oluşturulmuş stratejik hatadan kaynaklanıyor. Binali Yıldırım, “İstanbul’u ülke siyasetinden ayrı düşünelim” açıklaması ile dengeleme çabası içine girmek zorunda kalıyor; AKP kurucusu Bülent Arınç, “Türkiye’de bir beka sorunu yok” ifadesi ile açıkça Erdoğan-Bahçeli çizgisine karşı çıkma cesareti gösteriyor. Neden böyle bir söyleme ihtiyaç duyulduğu sorusuna cevaben Cumhur İttifakı’nın son kartını oynadığı, seçmene vaat edecek bir şeyi kalmadığı sonucunu çıkarmak yanlış olmaz. Nerede o eski “çılgın projeler”, yeni dev ihale müjdeleri? Korkutmak son çare.

‘SEDAT PEKER’İN KULAĞI ÇEKİLDİ’

Korkutmaktan söz açılmışken; Sedat Peker, İstanbul’da yaptığı bir konuşmada, yerel seçimde ‘ölümüne’ Cumhur İttifakı’nı destekleyeceklerini belirterek silahlanma çağrısı yaptı. Siz bu çağrıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu seçimlerde büyük kentlerde CHP’nin, Kürt illerinde de HDP’nin göstereceği bir atılımın, AKP’yi büyük bir siyasal çözülmeye sürükleyeceği ortada. Bu yoldaki korkularının toplum tarafından bir felaket paranoyası olarak paylaşılmadığı anlaşıldıkça bu tür mafyöz, paramiliter tehditler savrulmaktadır. Belli ki, bu tehditler seçmenlerden bir kısmını korkutup sindirir böylelikle de zorla AKP’ye oy verirler gibi bir umutları var. Ama bu tavrın da ters tepmesi kaçınılmaz. Seçim kaybedildiğinde mafyacıların silahlanıp sokağa çıkması, siyasal süreçte bir değişiklik yaratmayacaktır. Siyasal tarihimize dönerek bir analoji kurmak gerekirse, 1980 darbesinin ardından 1982 Anayasa oylamasına yüzde doksanı aşan oranda “evet” çıkmasını izleyen seçim ortamına benzer bir momentte olduğumuzu söyleyebiliriz. O zaman Kenan Evren’in “beka meselesi” yaparak alenen oy istediği Turgut Sunalp önderliğindeki MDP adını bugün ancak bazı siyasal tarihçiler hatırlayabiliyor. Çünkü Evren’in tehdidi bir yere kadar işe yaramış, hem istediği anayasayı hem de cumhurbaşkanlığını, siyasal normalleşme umudu karşılığında kabul ettirmişti. Ama seçim öncesi savurduğu tehditler, karşısına aldığı ANAP’ın oylarında katlanma sonucunu doğurdu. Yakın zamanda da OHAL’den çıkış umuduyla Erdoğan anayasasına onay verildi. Ama sonrasında artık tehdit ve korkutma siyaseti işe yaramayacaktır. Özetle Peker, AKP’ye zarar veriyor ve zaten sanıyorum ki o açıklamadan beri suskun olmasının nedeni, Erdoğan tarafından kulağının çekilmiş olması. Seçim günü yaklaştıkça meydanlarda kabadayı raconu kesen İçişleri Bakanı’nın sesinin de kısılarak “havuç” söylemine dönüş manevrası gerçekleşirse şaşırmayalım. Ama geç kalındığını düşünüyorum; ayrıca zaten o “havuç”un içini dolduracak bir içerik kaldığını da sanmıyorum.

Venezuela’da olanları izlediğinizi biliyoruz. Erdoğan’ın Maduro’yu desteklemesinin nedeni, birbirlerine benzemeleri mi? Yoksa Metin Yeğin’in söylediği gibi ABD’ye muhalefet edebilme hayalini gerçekleştirebileceği bir arzu nesnesi mi Venezuela?

Venezuela ekonomisi dışında kaldığı; Türkiye ekonomisi ise aşırı içli dışlı olması nedeniyle, yani tamamıyla zıt nedenlerle aynı neo-liberal küresel kapitalist sistemin mağdurları. Küba devrimi yıllarındaki Sovyetler Birliği gibi alternatif bir odak olsaydı, ya da Çin-Rusya-İran bloğu iddia edildiği kadar güçlü ve istikrarlı olsaydı, Venezuela krizi hiç yaşanmayacaktı. Türkiye için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Erdoğan ve Maduro, ABD karşısındaki çaresizlikleri açısından tabi ki bir kader ortaklığı hissediyorlar. Erdoğan’ın desteği, ABD ile Suriye üzerine ya da daha doğrusu Rojava devriminin geleceği üzerine yaşadığı anlaşmazlıktan kaynaklanıyor. “Fırat’ın doğusu” meselesinde sürtülen burnunun acısını böyle ifade ediyor. Ama bu ABD karşıtı tavrın Kürt düşmanlığı dışında hiçbir temeli yok. Bolivarist Venezuela, Hugo Chavez önderliğinde anti-emperyalist ve emekten yana bir dönüşümün öncüsü olmuş bir rejim. Türkiye’nin bu tür nitelikleri olduğunu iddia eden olduğunu sanmıyorum. Belki Kürt korkusunu da içerecek biçimde, Ortadoğu’da söz sahibi bir bölgesel güç, ABD çizgisinden farklılaşabilen bir alt-emperyalist ülke olma çabası içinde karşılaşılan zorluklar olarak genelleştirilebilir. ABD açısından Venezuela’ya dayatılan rejim değişikliğinin Türkiye’ye dayatılması söz konusu olmaz. Rejim değişikliği değil ama meşruiyetini yitirmesi durumunda ABD’nin siyasal iktidarı bırakması yolunda irade göstermesi yolunda bir korku yaşıyor olabilir. Hüsnü Mübarek’in iktidardan çekilmesine Obama’nın yaptığı katkı, hafızalardan silinecek kadar eski değil. Trump’ın Erdoğan’ı hedef alan ekonomik kriz tehdidi de halen geçerliliğini koruyor. Bu ve benzeri korkular, Erdoğan için Maduro karakteriyle özdeşleşme nedenleri oluşturuyor kuşkusuz. Öte yandan “Maduro’nun altınları” efsanesi üzerine de somut kanıtlar mevcut.

‘HİÇBİR İKTİDAR VAKTİ GELDİĞİNDE ŞAPKASINI ALIP GİTMEMİŞTİR’

Seçim atmosferinin görünümü aslında toplumun büyük bir kısmının giderek daha fazla çaresizlik psikolojisine girdiğini de göstermiyor mu? Siyasi tarih açısından baktığımızda yaşanılanlar gerçekten çok mu özel?

Hayır. Ne Türkiye siyasal tarihi ne de azgelişmiş kapitalist ülkeler tarihi açısından özgün bir durum yok ortada. Yakın zamanda Mısır, Zimbabwe ve Malezya’da yaşanarak aşılan ya da sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getiren; günümüzde sizin de değindiğiniz Venezuela yanında Sudan, Haiti ve Cezayir’de yaşanmakta olanlara benzer bir kriz içindeyiz. Örnekler çoğaltılabilir. Türkiye’de olanların, dünyanın dört yanında yakın zamanda yaşanmış, sonuçlanmış, bazıları ise sürmekte olan ekonomik ve siyasal kriz içindeki periferi ülkelerden farklı, çok özgün dinamiklere sahip olduğu yolunda hiçbir gösterge yok.

Yine de, Türkiye tarihi açısından bakıldığında yaşadığımız dönem oldukça özgün görünüyor…

Tarih, aynen tekerrür etmiyor hiçbir zaman, bu doğru. Ama zamanımızda küresel çerçevenin değişimine rağmen asıl sorunun Türkiye devleti ve toplumunun sürekli kendini tekrarlaması olduğunu söylemek daha doğru olur kanısındayım. Ülke olarak ileri adım atmayı beceremediğimizi kabullenerek bunun nedenlerini araştırmak gerekiyor artık. Örneğin, Osmanlı bir yana, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanılan Anayasa değişiklikleri, darbeler ve hatta seçim sonuçları ile hükümetlerin değişme ya da değişmeme süreçlerinde yaşanmış olanları tekrarlamaktayız aslında. Böyle bakıldığında iki temel sorun saptanabilir. Birincisi, Süleyman Demirel’in sağlığında yakındığı üzere, cumhuriyet tarihinde Anayasa değişiklikleri için olağan bir siyasal mekanizmanın yokluğudur. Her yeni Anayasa (1924, 1960, 1980), bir askeri darbe ya da müdahale sonucu gelmiş, her önemli anayasa değişikliği de siyasal sistemin yine kendi iç mekanizmaları dışından müdahalelerle (12 Mart 1971 müdahalesi ve 16 Nisan 2017 referandumu) gerçekleşebilmiştir. İkincisi, kırılgan/geçici koalisyonlar dışında, kendi programı ile iktidara gelmiş hiçbir hükümet (1950 DP, 1970’lerde Milliyetçi Cephe ve 1980’li yıllarda ANAP), iktidarı bırakma vakti geldiğinde şapkasını alıp gitmemiş; direnmiştir.

‘ERDOĞAN GİBİ FENOMENLER İŞ BİTİRİCİ ARACILAR OLARAK GÖRÜLÜYOR’

Bu kıyaslamadan hareketle, AK Parti için iktidarı bırakma vakti mi geldi mi diyorsunuz?

Evet. Bunu zaten “metal yorgunluğu” gibi inşaat sektörü terimleriyle Erdoğan bizzat kendisi dile getirmişti.

Farkında ise neden iktidara tutunmaktan vazgeçmiyor?

İşte soru burada ve gerek yakın tarihsel gerekse dünya ölçeğinde kıyaslamalar bu nedenle perspektif açıcı olabiliyor. Öncelikle, iktidar verilmez, alınır. Bakın Cezayir’e: yaşı ve sağlığı itibariyle Deniz Baykal’dan beter durumda bir adam (Abdelaziz Bouteflika), yirmi yıldır başkan ve beşinci kez aday olmakta ısrar ediyor. Muhalefet, iktidarı düşürerek yerine geçmeye talip olduğunu ifade edecek net bir siyasal duruşa ve programa sahip olmadıkça bizde de olacağı bu. İkinci neden “kleptokrasi sendromu” olarak nitelenebilir. Açacak olursak, bütün dünyada devlet işleri, devasa bir “komisyon ekonomisi” içerir. Periferi ülkelerde bu kayıt dışı kazanç alanı, çok büyük rakamlar oluşturmak durumunda çünkü ekonomik faaliyet, dağılım ve paylaşım süreçlerinde siyasal iktidarın rolü, özerk burjuvaziler tarafından kurulmuş batılı ulus-devletlere göre çok daha fazladır. Bu nedenle de iktidardaki siyasal grubun elinden büyük servet geçiyor ve birikiyor. Onlara klientalist ağlarla eklemlenmiş toplumsal gruplar da bu kayıt dışı servetin dağılımında büyük payları kapıyorlar. Sonuçta, her yeni iktidar, kendinden öncekini yolsuzlukla suçlayarak “devr-i sabık” yaratmak durumunda. İktidardakileri tasfiye ederek çıkar şebekesini kendi yakın çevresiyle birlikte yeniden yapılandırmak için bu yola başvurmak zorunda. Demokrat Parti yöneticilerine Yassıada yargılamalarında yöneltilen suçlamalar bu açıdan ibret vericidir. Özellikle uzun süre iktidarda kalmış siyasal çevreler için öğreticidir.

Ama günümüz Türkiye’si artık 1960’larda değil.

Doğru. Birkaç açıdan öyle değil. Öncelikle dünya, 1960’ların hatta 1980’lerin dünyası değil. Neoliberal felsefenin küresel egemenliği sonucunda “modernleşme teorisi” ya da “gelişme modelleri” terk edilmiş bulunuyor. Yani kapitalist sistemin periferisini oluşturan ülkeler, artık bir yapısal modernleşme ve toplumsal dönüşüm anlatısı (örneğin, geleneksel toplumdan modern topluma geçiş) içinde konumlandırılmıyor. Zamanımızın moda adlandırması “ortaya çıkan pazarlar”. Durum böyle olunca, “rejim değişikliği” zorunlu görülen birkaç katı sistem (Irak, Libya, Suriye ve şimdi Venezuela gibi) dışında kalan ülkelerin eldeki yapılar üzerinden dünya kapitalizmine tam entegrasyonu ötesinde bir beklenti kalmamış bulunuyor. Siyasal sistemin liberalleşmesi, kapitalizm öncesi kalıntıların tasfiyesi ve ekonomik yapıların sistematik modernizasyonu gibi perspektifler çoktan rafa kaldırıldı. Bürokratik yolsuzluk, nepotizm ve kleptokrasi, küresel kapitalizm için bir sorun olmaktan çıkarak kullanışlı yapısal mekanizmalar olarak değerlendiriliyor. Sonuçta Özal hanedanı, Çiller ile kocası, şimdi de damadı ve vakıfları ile Erdoğan gibi fenomenler, geleneksel topluma özgü engeller olarak değil, iş bitirici aracılar ya da becerikli muhataplar olarak görülüyor ve gelişiyorlar.

‘GÖZLERİN ÇEVRİLECEĞİ BİR ADRES YOKLUĞUYLA KARŞI KARŞIYAYIZ’

Buradan, küresel güçlerin sürekli Erdoğan’ı tercih edecekleri sonucunu mu çıkarmalıyız?

Hayır, işlerin yolunda gitmediği noktada, küresel kapitalizmin gözleri, Engels’in deyişiyle “ahırdaki diğer atlara” çevrilecektir; çevrilmiştir de… Ama yorgun atın düşüşü, kleptokrasi şartlarında daha sancılı oluyor. Bu noktada Malezya’da Necib Abdülrezzak’ın başına gelenler örneği ile karşılaşıyoruz. Kayıt-dışı servet, geçmişteki örneklere göre hem meşrulaşmış hem de katlanmış bulunuyor ve bu servete ortak geleneksel kurumlar (ki “Cumhuriyet aristokrasisi” diyebileceğimiz Ordu bunların başında geliyordu) çözülme süreci içinde iken, siyasal iktidar sahipleri ile yakın çevresinin ellerinde aşırı bir servet yoğunlaşması yaşanıyor. İktidardan düşme durumunda kaybedilecek mali değerler daha da katlanıyor. Gelir kaybı tehlikesi yanında hukuki risk de büyüyor. Seçimle iktidardan düştüğü anda mevcut kleptokrasi de düşerek başka bir çıkar grubuyla yer değiştirecek ki bu durumda yine “devr-i sabık” yaratılması kaçınılmaz.

Zamanımızın ikinci farklılığı burada önem kazanıyor. Kendini “Cumhuriyetin Bekçisi” ilan etmiş askeri müessese, önemli ölçüde tasfiye edilerek metamorfoza uğramışken iktidardan uzaklaştırma mekanizmasının geleneksel adresi ortadan kalkmış bulunuyor. Söz konusu olan, siyasal iktidar üzerinde etki sahibi özerk bir burjuvazi, sivil toplum kurumları ve hukuk sistemi gibi oturmuş yapılar üzerinden kontrol ve denge mekanizmaları tanımlanmış bir ileri kapitalist ülke olmadığından, gözlerin çevrileceği bir adres yokluğu ile karşı karşıyayız.

Yani Türkiye’de siyasal iktidar, seçimlerde kaybetse bile iktidardan gitmeyecek bir niteliğe mi sahip?

Maalesef öyle. 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarını yok sayarak bunu göstermiş de bulunuyor. Ama buradan, Liberal Demokrat Parti lideri Cem Toker’in geniş yankı bulan tweetindeki sonuca, yani Erdoğan ve AKP’nin seçim sonuçlarını kabullenerek iktidardan gitmesi ihtimalinin artık kalmadığı sonucuna varmak yanlış olur. İktidar meşruiyetini yitirirse, YSK oyunları, sokak/iç savaş tehdidi gibi yöntemler de geçersiz olacaktır. Antonio Gramsci’nin hegemonya kuramı, bize salt şiddet aygıtlarına yaslanan iktidarın sürdürülebilir olmadığını, meşruiyetini yitirenlerin yıkılmaya mahkum olduğunu öğretiyor. Siyasal muhalefet mutlaka ortaya çıkar, yeniden-yapılanır; siyasetin ve hukukun bütün kapılarını zorlayarak iktidardakilerin önünde gitmekten başka hiçbir seçenek bırakmayabilir. 2015’ten bu yana bu koşullar defaeten oluştu ama CHP’nin “devletlu” karakteri, siyasal krizin yol açabileceği istikrarsızlık korkusu içinde gayrı-meşru iktidara teslimiyet ile sonuçlandı. Bu anlarda muhalif siyasal tavır alsa ne olurdu; yaşamadan bir tahminde bulunmak zor ama yakın zamanda Malezya ve Ermenistan’da yaşananlar ayna işlevi görebilir.

‘CHP’NİN SORUNU TÜRK KIZININ DİLEMMASI GİBİ’

AK Parti’nin otoriterleşmesinden esas olarak ana muhalefet partisi CHP’yi sorumlu tutmak gerektiğini söylüyorsunuz. Peki, CHP neden böyle; ya da daha doğrusu sizin baktığınız yerden CHP’nin asıl sorunu ne olarak görünüyor?

CHP’nin sorunu Malkoçoğlu filmlerinde Bizans zindanında kurtarılmayı bekleyen Türk kızının dilemması gibi. Siyasette sırtını müesses nizama ve onun garantörü olarak askeri müesseseye dayamaya alışmış bir partinin, her zorlukta imdadına koşacak “Malkoçoğlu”nun olmadığı durumda nasıl siyaset yapabileceği üzerine herhangi bir fikri yok. Hala bunun üzerine düşündüğünü de sanmıyorum. Ordusuz Kemalistler güruhuyla birlikte Yılmaz Özdil okuyarak ağlayıp sızlanmaktan başka bir yol göremiyorlar. Bir de tabii, muhalefetin sesine ihtiyaç duyulan hayati dönüm anlarında “devlet işi” deyip AKP’ye teslim olmak. Biçare güzel kızımız, Malkoçoğlu yetişmeyince Bizans tekfuruna razı gelmekten başka ne yapabilir ki?

Oysa siyasal hayatta, en faşizan koşullarda bile muhalifler için çare tükenmez. Mücadele içinde, yenilgi öğretmendir. Muhaliflerin, muhalif olmanın anlamı üzerine düşünmeleri için fırsattır. Önemli olan ağlayıp sızlanmak değil zamanı iyi değerlendirerek muhalif siyaseti üretebilmektir. Yukarıda, Gramsci’nin Hapishane Defterleri’ne değinmemin bir nedeni de onun yaşam pratiğiydi: Hegemonya kuramını, Mussolini faşizminin hapishanelerinde bir siyasal tutsak olarak yatarken geliştirmiş olmasından öğrenilecek çok şey var. Kabul etmek gerekir ki, CHP’nin “Adalet Yürüyüşü” önemli olumlu sonuçlar getirmiştir. 24 Haziran seçimleri sonrasında benzer bir eyleme girişmemiş olması ise, özellikle yargı alanında sağlanan görece iyileşmenin hemen baskıcı yöntemlerle yeniden yer değiştirmesi sonucunu getirmiştir. Gezi iddianamesi bunu gösteriyor.

‘BİR KIYAMET VARSA ZATEN BAŞLAMIŞ DURUMDA’

Krizden bahsedilmişken, bir de ekonomik kriz söz konusu. Gerginlik ve belirsizlik ülkede yaşayan herkesi kuşatmış durumda. Önümüzdeki yerel seçimler virajdan önceki son çıkış mı? Ne dersiniz?

Erdoğan’ın dayattığı başkanlık sistemi içinde yerel ya da genel her seçim, başkan hakkında güven oylaması niteliği kazandı. Bu nedenle muhtar adayları bile “mahallenin beka meselesi”nden bahsetmeye başlamış durumda. Ama bu söylemi abartmamak gerekiyor. Ekonomide büyük bir sarsıntı bekleniyor ama 1 Nisan günü için kıyamet ya da tufan beklemek naiflik olur. Çünkü eğer bir kıyamet varsa eğer zaten başlamış durumda.

Yani kıyamet koptu da biz farkında değiliz mi diyorsunuz?

Hem evet, hem de hayır; çünkü kıyamet imgesinin kendisinde bir sorun var. Ekolojik hareketin kurucusu ve öncüsü Rudolf Bahro yıllar önce, her şeyin birden yok olduğu bir “an” olarak kıyamet tahayyülünün yanlış olduğunu, kıyametin üzerimize “salam dilimleri” gibi gelmekte olduğunu ifade etmişti. Önümüzdeki seçimleri “son çıkış” ilan etmek, “beka fobisi”nin simetrik karşılığı olarak benzer bir kıyamet öngörüsüne dayanıyor.

AKP felaketi üzerimize salam dilimleri gibi gelmeye çoktan başladı. “Kısık ateşte kaynatılan kurbağa” misali farkına varmakta güçlük çekiyoruz. Önemli olan bu zamana kadarki gidişatı doğru değerlendirmek ve yapılan siyasal hataların muhasebesini ve adresini saptayabilmek. Dokunulmazlıkların kaldırılması, Yenikapı ruhu gibi bariz örnekler yanında, Kürt şehir ve kasabalarında gerçekleştirilen toplu yıkım ve kıyıma verilen zımni destek, Suriye iç savaşında girişilen maceracı siyaseti “milli dava” yaparak alkışlamak, Milletvekili Leyla Güven’in tecride karşı açlık grevini ısrarla görmezden gelmek gibi uzayıp giden bir liste…

‘BU ÇIRPINIŞLARI İZLEMEK OLDUKÇA KEYİF VERİCİ’

Konu Kürt siyasetine gelmişken; HDP, AK Parti ile MHP ittifakının geriletilmesi yönünde temel bir hedef belirleyerek batıda pek çok ilde aday çıkarmadı. Bu stratejik hamlesinin seçim sonuçlarına ya da gidişata etkisi ne olabilir?

Çok yerinde bir saptama gördüm yakın zamanda: İki siyasal cephe de bir yandan HDP düşmanlığı yaparken aynı zamanda HDP seçmeninin oylarını alma zorunluluğu içinde debeleniyor. İtiraf etmek gerekir ki bu çırpınışları izlemek oldukça keyif verici. HDP’nin kararı, AKP’yi geriletecek bir adımdır. Aday çıkarılmayan birimlerde HDP oylarının çoğu emaneten CHP’li adaylara gidecektir. Özellikle Ankara ve İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde değişim yaratma potansiyeli taşımaktadır. CHP’ye bu emaneti gerektiğinde hatırlatma ve bundan sonraki hal ve tavırlarına “ayar verme” hakkı da HDP açısından böylelikle ortaya çıkmış olacaktır. Erdoğan-Bahçeli söylemindeki “teröristlerle işbirliği” vurgusunun olağan siyaset diline tercümesi budur. Demokrasi açısından umut vericidir.

Türkiye’de bir kutuplaşmanın ardından gelen ittifak siyaseti iki partili sistemi getirdi. İki partili sistem gayri ihtiyari gerçekleşiyor mu? Bu sistem mevcut rejimde nasıl bir sonuç yaratır? Güçlendirir ya da zayıflatır mı?

İki partili sistem, 1946’dan hatta daha önceki Serbest Fırka deneyiminden bu yana Türkiye’de devlet elitlerinin ve burjuvazinin tercihidir. 12 Eylül faşizminin dayattığı ve hiçbir “demokratik” iktidarın bir türlü düşüremediği yüzde on barajı, bu amaca yöneliktir. Bu zamana kadarki denemeler, iki ana partinin çok kanatlı ve hizipli olma sonucunu doğurmuştur; doğurmaya da devam edecektir. Bir başka sonuç da güçlü bir üçüncü partiye, 1970’li yılların MSP’si gibi “anahtar parti” rolü oynama şansının ortaya çıkışıdır. İttifaklar tablosuna bakıldığında, bunlar dışında kalan tek parti olarak HDP’nin “anahtar parti” konumu kazanmasını beklemek yanlış olmayacaktır.

‘’HER AĞACIN KURDU KENDİNDEN OLUR’’

Son olarak: Abdullah Gül, Babacan ve Davutoğlu’nun parti çalışmaları içinde olduğu konuşuluyor. Böyle bir parti ya da partiler, seçim sonrası siyasal süreçte nasıl bir etki yaratır?

“Bir helikopterlik işleri var” diye gülüp geçebiliriz. Fakat durum öyle görünmüyor. AKP’nin belli başlı büyük kentleri kaybetmesi ve ülke genelinde oy oranında yaşayacağı belirgin bir düşüşün, Sünni orta-sağ çizgi içinde yeni arayışları gündeme getirmesi kaçınılmazdır. AKP, zaten bir siyasal parti olarak orijinal programı ve öncü isimleriyle birlikte bir süredir tasfiye olmuş, “Erdoğan Partisi” olarak siyasal hayatını sürdürmektedir. Bütünüyle “karizmatik lider” kolonuna yaslanan içi boşaltılmış bir inşaat karkası niteliği arz etmektedir. Öte yandan, muhalefetin basiretsizliği, AKP cenazesini yine AKP’nin kaldırması zorunluluğunu dayatmaktadır. İngiltere’de “Demir Lady” Margaret Thatcher’ın akıbeti böyle olmuş, kendi partisinin ileri gelenleri tarafından iktidardan uzaklaştırılmıştır. Yaklaşmakta olan seçimin sonuçları, sistemin niteliği gereği AKP’yi tarihe gömme ihtimali taşıyor. Bu durumda AKP’li vekillerin, siyasi kadroların ve seçmen kitlesinin hemen altına sığınabileceği alternatif bir çatı ihtiyacı kendini dayatacaktır. Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül gibi zikredilmekte olan isimler, seçim sonuçlarına bağlı olarak çoğalabilir. Son günlerde Bülent Arınç da AKP-MHP ittifakının “beka meselesi” söylemine karşı açıklamalarda bulunma cesareti gösterdiğine göre süreç başlamıştır diyebiliriz. Yeni parti girişimlerinin bize gösterdiği, AKP’nin siyasal çözülüş sürecinin yine AKP’liler tarafından sırtlanması zorunluluğudur. Biraz popülizm yaparak, “her ağacın kurdu kendinden olur” deyişinin hayata geçişini izlemeye hazır olalım derim.

İlginizi çekebilir