Hülya Gülbahar: Şule Çet davası Türkiye’deki kadın mücadelesi için bir sınav

Şule Çet davası, Türkiye’deki kadın hakları ve mücadelesi için emsal olabilecek bir dava niteliği taşıyor. Kadınların ısrarı sayesinde Şule Çet davasının üstünün örtülmediğini belirten Avukat Hülya Gülbahar, ‘Kadınlar sahip çıktı ve soruşturma aşamasında kapatılmaya çalışılan bir olay, bir davaya dönüştü’ diyor.

Ankara’da bir plazanın 20’nci katından atılarak öldürüldüğü iddia edilen üniversite öğrencisi Şule Çet’le (23) ilgili dava, özel olarak kadın cinayetleri, genel olarak da kadına karşı cinsel ve diğer şiddet biçimleri konusunda özel ve emsal bir davaya dönüştü. Şule Çet davası hem sanık avukatların savunması hem de basındaki davanın aktarımında kullanılan  kadını ve kadının yaşam tarzını suçlayıcı tavır çokça eleştiriliyor.

Birgün’deki yazısında Avukat Hülya Gülbahar, kadın cinayetlerinde ölen kadınların anısını, ailelerini ve yakınlarını önemsemeden takınılan bu tavrın en temel yaşam hakkımızı da tehdit ettiğini söylüyor.

‘KADIN CİNAYETLERİNİN ÇOĞU KAYITLARA İNTİHAR, KAZA, ZEHİRLENME, KAYIP OLARAK GEÇİYOR’

Kadınlar olarak on yıllardır altını ısrarla çizmeye çalıştığımız gibi, kadın cinayetleri ile ilgili resmi istatistikler de, medya ya da kadın örgütlerinin tutmaya çalıştığı kadın cinayetleri çeteleleri de gerçek rakamların çok çok altında. “İntihar, kaza, zehirlenme, kayıp” olarak kayıtlara geçen birçok vakanın, genellikle kadın cinayetlerini gizleyen bir örtü olduğunu kadınlar yaşayarak deneyimlediler. “Köyde eşekten düştü öldü” denilen bir kadının ailesi, kadın hareketinin kadın cinayetleri konusunda verdiği mücadelenin de etkisiyle kendi kızlarının ölümü ile ilgili sorularını gündeme getirdiğinde, kadının aslında tüfekle vurularak öldürüldüğü ortaya çıkmıştı. Jandarma, polis, savcı, adli tıp uzmanı olmak gerekmiyor; sade bir vatandaş bile bir ölümün “eşekten düşme” sonucu mu, “tüfekle vurulma” sonucu mu olduğunu çıplak gözle bakıp söyleyebilir.

Bu Ocak ayında Urfa’da intihar süsü verilmiş bir kadın cinayeti daha ortaya çıkarıldı. Şule Çet gibi 23 yaşında olan Esma Kurt, ailesine “Hakkınızı helal edin, kocama iyi bakın” mesajı atıp intihar etmişmiş. Cinayet Büro Amirliği ekipleri, “kocama iyi bakın” sözünden hiç şüphelenmemiş; ama neyse ki, “2 aylık hamile olduğu öğrenilen genç kadının intihar etme olasılığının düşük olduğunu” düşünerek detaylı bir araştırma yapınca, olayın bir kadın cinayeti olduğunu ortaya çıkarmış. Bu olayda Cinayet Büro Amirliği ekiplerini kutlamak gerekiyor. Çünkü gebelik ya da çocuk sahibi olmak, kadınların kendilerine reva görülen bu hayattan ne kadar bıkmış, kendilerini ne kadar yalnız ve çaresiz, çıkışsız hissederlerse hissetsinler, intihar etmelerini engelleyen bir faktör. Ama ya bu kadın bir “anne adayı” olmasaydı? Yeni evli bir kadının “kocama iyi bakın” diyerek intihar etmesinden hiç mi kuşkulanmayacaktı? Erkek egoizminin, bir kadını yok edip, üstüne bir de kadının cep telefonundan, kadının ailesine “kızınızın katiline iyi bakın” mesajı atmasının saçmalığını hiç mi sorgulamayacaktı?

Şule Çet davası, kadınlara karşı suçlar söz konusu olduğunda, Savcılık/kolluk eliyle yürütülen soruşturmaların, mağduru merkeze alarak, mağdurun haklarını gözeterek, hukuk ve adalete uygun yapılmadığını gösteren bir dava daha oldu.

‘KADINLARIN İTİRAZI SAYESİNDE KAMU DAVASI AÇILDI’

Şule Çet davasında, kadınlar sahip çıkmasa idi, bu ölümün de üstü örtülecekti. Kadınlar sahip çıktı ve soruşturma aşamasında kapatılmaya çalışılan bir olay, bir davaya dönüştü. Hukukta “kamu vicdanının tatmin edilmesi” diye bir kavram vardır. Üstünkörü bir soruşturma ile olayın üstünün örtülmesi, kadınların vicdanını da, kamu vicdanını da rahatsız etti. Kadınların itirazı sayesinde, sonunda tecavüz ve cinayet iddiasıyla kamu davası açıldı.

İddianamede Çet’in eski patronu olan Aksu’nun iş görüşmesi amacıyla genç kadını içkili bir restorana davet ettiği, daha sonra da plazadaki iş yerine giderek arkadaşı Akand ile birlikte tecavüz edip öldürdükten sonra 20. kattan attığı belirtiliyor; iki şüphelinin de “kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma, nitelikli cinsel saldırı ve kasten adam öldürme” suçlarından ayrı ayrı cezalandırılmaları isteniyordu.

Ancak dava süreci de kadınların yaşam tarzı hak ve özgürlüklerine saldırılarla seyretmeye başladı.

Kişisel olarak dava dosyasını inceleme fırsatım olmadığı için, basında yer alan haberlere bakarak, bu yorumları yazdığımın altını çizmek istiyorum. Basında yeralan haberlere göre, iddianamede ve ilk duruşmada sanıklar Çet’in bazı sorunları olduğunu, intihara meyilli olduğunu ve 20. kattan atlayarak intihar ettiğini söylüyordu.

Duruşmadan önce basına, sanık avukatlarının harici olarak bir uzmana hazırlattıkları ve içinde “Bir kadın bir erkekle tenha bir yerde alkol içmeyi kabul etmiş ve hele erkeğin yalnız yaşadığı evine, odasına giderek birlikte içmiş olursa cinsel ilişkiye rıza göstermiş sayılır” ifadelerinin yeraldığı bir rapor yansıdı. Böylece, dava sadece Şule Çet’in değil, tüm kadınların gündelik hayat pratiklerinin sorgulandığı bir davaya dönüştü.

Sanık avukatları, kadının bakire olmamasını, bira içmesini, gece dışarıda gezmesini, erkeklerle tokalaşarak selamlaşmasını, öğrenci iken çalışmasını gündeme getirerek savunma yaptılar.

Yargıç ise, “Şule Çet neden çalışıyordu?”, “erkek arkadaşı evine gelir miydi?” gibi sorular ile kadının özel ve kişisel yaşam haklarını ihlal eden sorular sordu. Kendisini “cinayet demeyelim” diye uyaran sanıklara, “tamam cinayet değil, düşme olayı” diye düzeltmek zorunda hissetti.

Yargıcın bu tutumu ve savunma avukatlarının mağdurun yaşam tarzını ve özel hayatını sorgulayan yaklaşımlarına engel olmaması, Türkiye yargısının hala kadına karşı şiddet davalarında izlenmesi gereken usul ve uyulması gereken kurallar konusunda açık ve net düzenlemeler getiren Avrupa Konseyi’nin İstanbul Sözleşmesi’nden habersiz olduklarını ortaya koyuyor.

Oysa ki, İstanbul Sözleşmesi’nin 12. maddesi, “erkekler ile kadınlar için alışılagelmiş rollerin bulunduğu düşüncesine dayanan önyargıları, örf ve adetleri, gelenekleri ve her türlü uygulamaları yok etmek amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesi”ni öngörür. Bu yükümlülük, şiddeti kültür, adet, din, gelenek veya “namus” adına hoşgörüyle karşılayan resmi açıklamaların, raporların veya bildirilerin de önlenmesini içermektedir. “Bir kadın bir erkekle tenha bir yerde alkol içmeyi kabul etmiş ve hele erkeğin yalnız yaşadığı evine, odasına giderek birlikte içmiş olursa cinsel ilişkiye rıza göstermiş sayılır” ifadelerinin yeraldığı rapor, tam da bu nedenle reddedilebilir ve dava dosyasından çıkartılabilirdi.

Aynı şekilde, İstanbul Sözleşmesi’nin “suçların kabul edilemez gerekçeleri” başlıklı 42. Maddesi “şiddet eylemleri için başlatılan cezai işlemlerde kültür, örf ve adet, gelenek veya sözde “namus”un gerekçe olarak kabul edilemeyeceğini” söylerken, bunlara, özellikle, mağdurun, kültürel, dinî, toplumsal ya da geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını ve âdetlerini ihlal ettiği iddialarını da dâhil etmektedir.Mahkeme, savunmanın bu hükümleri ihlal eden iddialarını da reddetmemiştir.

Yine, İstanbul Sözleşmesi’nin 56. maddesi yargıya, “mağdurun özel yaşantısı ve görüntüsünü korumak için gerekli tedbirlerin alınmasını sağlamak”görevini yüklüyor. Mahkeme, savunma avukatlarının bu yöndeki hiçbir girişimini engellemiyor.

İstanbul Sözleşmesi’nin sorgulamalar ve kanıtlarla ilgili 54. maddesi,“herhangi bir hukuk veya ceza davasında mağdurun cinsel geçmişi ve davranışıyla ilgili var olan kanıtlara yalnızca davayla ilgili ve gerekliyse izin verilir”diyor. Mahkeme, savunma avukatlarının bu yöndeki hiçbir girişimini engellemediği gibi; kendisi de “erkek arkadaşı evine gelir miydi?” gibi sorularla 54. maddeyi ihlal ediyor.

Mahkemenin, “Şule Çet neden çalışıyordu?” sorusu da, ne amaçla sorulduğu ile bağlantılı olarak sorgulanması gereken bir soru. İdeal olan, 23 yaşındaki bir üniversite öğrencisinin çalışmak zorunda bırakılmaması, tüm zamanını sadece derslerine hasretmesi, bilimsel bilgiye ulaşmak ve bilim üretmek üzerine yoğunlaşmasıdır. Sorgulanması gereken, öğrencilerin bu hakkını elinden alan sistemdir; öğrencinin çalışmak zorunda bırakılması ya da kadının çalışma hakkı değil. İşçi-işveren ilişkisinin olduğu bir davada bu soru ancak, TCK’nın cinsel saldırıyı düzenleyen 102. Maddesinin 3/b fıkrasında düzenlenen “hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle” işlenen cinsel saldırı suçlarında cezanın yarı oranında artırılıp artırılmayacağının araştırılması açısından sorulabilir. Aynı şekilde, İstanbul Sözleşmesi de, cezayı ağırlaştırıcı nedenler başlıklı 46. Maddesinde, kadına karşı şiddet suçlarında “kendi otoritesini kötüye kullanan bir kişi tarafından işlenme” halini ağırlaştırıcı bir neden olarak belirtmektedir.

Mahkemenin, kadın örgütlerinin ve baroların davaya müdahil olma talebini reddetmesi de, STK’ların kadına karşı şiddetle mücadelede etkin rolünü belirten İstanbul Sözleşmesi’nin 7, 8, 9, 16 vb. maddelerine aykırıdır. 160’ın üzerinde kadın örgütünün oluşturduğu Şiddete Son Platformu’nun, 6284 sayılı şiddete karşı koruma yasasının hazırlık sürecindeki “davalara kadın örgütlerinin müdahilliğinin açıkça yasaya yazılması” talebi İstanbul Sözleşmesine aykırı olarak reddedilmiş ve yerine bu davalara aile bakanlığının müdahil olması kuralı getirilmişti. Şiddeti önlemekle yükümlü olan devletin, önleyemediği ve görev kusuru işlediği davalarda, aslında sanık tarafında olması gerekirken kendini mağdur yanında konumlandırması ilginç bir hukuki tartışma konusu. Yine de, Türkiye’nin değişik kentlerinde yerel mahkemelerin İstanbul Sözleşmesi’ni de dikkate alarak kadın örgütlerinin davalara müdahillik talebini kabul ettiği örnekler de var. Şule Çet davası mahkemesinin de, artık tüm kadınların davası haline gelen bu davada kadın örgütlerinin müdahale talebini tekrar tartışıp kabul etmesi hukuki bir gereklilik.

BİR KADIN GECE VE GÜNDÜZ İSTEDİĞİ SAATTE DIŞARI ÇIKAR’

Avukatlık Kanunu birinci maddesinde “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir” diyerek başlar. Avukatlık öncelikle bir kamu hizmetidir. Serbest bir meslek olması, kamu hizmetinden sonra gelir. Bu nedenle avukatlık, “yeminli mesleklerdendir”. Avukatlar, hukuka, ahlaka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağına namusu ve vicdanı üzerine ant içerler.

Meslek kuralları gereği, avukat, iddia ve savunmanın hukuki yönü ile ilgilidir. Taraflar arasında anlaşmazlığın doğurduğu düşmanlıkların dışında kalmalıdır. Mesleğini, bir kamu hizmeti yürüttüğünün bilinciyle, hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlayacak ve mesleki çalışmasını kamunun inancını ve mesleğe güvenini koruyacak biçimde yürütmelidir.

Avukat, yürürlükteki yasaları, uluslararası sözleşmeleri bilmek, davalarında uygulatmak ve kamuoyunu da bu çerçevede bilgilendirmek zorundadır. Yargıtay kararı da olsa, çok eski tarihli de olsa, “Bir kadın bir erkekle tenha bir yerde alkol içmeyi kabul etmiş ve hele erkeğin yalnız yaşadığı evine, odasına giderek birlikte içmiş olursa cinsel ilişkiye rıza göstermiş sayılır” ifadelerinin yer aldığı bir raporu mahkeme ve kamuoyu önüne sunarken yürürlükteki yasal düzenlemeleri ve bağlayıcı uluslararası sözleşmeleri yok saymamalıdır. 1 Haziran 2005’te yürürlüğe girmiş olan yeni TCK, örneğin evlilik içi tecavüzü suç saymaktadır. Evlilik akdi bile, cinsel ilişkiye açık bir rıza anlamına gelmemektedir. Yargıtay’ın cinsel suçlar konusunda evli olsun olmasın, “Bir kadın gece veya gündüz istediği saatte dışarıya çıkar. Hakları devlet güvencesi altındadır” konulu kararları vardır. Avukat bu yasal düzenlemelere, uluslararası sözleşmelere, yargı kararlarına katılmayabilir. Ama en azından bunları bilmeli, atıfta bulunmalı ve hukuki argümanlarla bunları çürütmeye çalışmalıdır. Bu mesleki yükümlülüğü yerine getirmeden, eski yasalar, eski yargı pratikleri üzerinden tek taraflı yürütülen bir savunma faaliyeti, öncelikle avukatlık mesleğine zarar verir. Avukatı da, avukatlık mesleğini de eleştirilere açık hale getirir. Bu eleştirilerden ders almak yerine, eleştirenleri ceza davaları ile tehdit etmek hukukçu sorumluluğu ile bağdaşmaz.

Şule Çet davası, artık kadınlara karşı suçlar konusunda yeni bir toplumsal sınavdır. Medya, yargı, toplum olarak bu sınavdan nasıl çıkacağımızı belirleyecek olan ise, yürürlükteki yasalar ve bağlayıcı uluslararası sözleşmelerin bu davada uygulanıp uygulanmayacağına, nasıl ve ne kadar uygulanacağına bağlı olacaktır.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir