Hayatla uzlaşma: SOLO – Beril Eyüboğlu

Rana Dasgupta’nın romanı “Solo” Metis Yayıncılık tarafından yayımlandı. Dasgupta kitapta, “Yüz yaşındaki münzevi bir Bulgar hayata ve dünyaya nasıl bakar?” sorusuyla yola çıkıyor.

Rana Dasgupta’nın SOLO adlı romanı yayımlandıktan dokuz yıl sonra ülkesi Hindistan’da Rabindranath Tagore Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Bu saygın ödül, dünya barışının, edebiyatın, sanatın ve eğitimin gelişmesine katkıda bulunduğu; hoşgörü ve uyumu teşvik ettiği düşünülen, ayrımcılığa karşı eserlere verilmekte.

Romanının dokuz yıl sonra yeniden hatırlanmış olmasından memnunluk duyduğunu belirten Dasgupta törendeki konuşmasında, “Çağımızın, gerek manevi değerler, gerekse siyasi etik açısından Tagore’un yaşadığı dönemden öğreneceği çok şey var,” demiş.

SOLO‘yu Metis Yayınları için 2010’da çevirmeye başladım, Aralık 2011’de yayımlandı. Tagore Ödülü’nü aldığını duyunca bende iz bırakmış olan kimi bölümlerini yeniden okumak geldi içimden. Kitabın ilk sayfalarında romanın kahramanı Ulrich, yaklaşık yüz yaşında, ömrü paramparça olmuş bir âmâ olarak karşımıza çıkar. Komşularının yardımseverliği sayesinde hayata tutunmaya çabalarken, kimi gerçek kimi kurmaca hatıralarla doludur zihni.

Yirminci yüzyılın başında, Bulgaristan Osmanlı egemenliği altındayken, varlıklı bir ailenin oğlu olarak Sofya’da dünyaya gelen Ulrich’in babası, Viyana – Konstantinopolis demiryolu hattının inşasından sorumlu, idealist bir mühendistir. Ulrich’in ise müziğe eğilimi vardır. Annesiyle birlikte Grand Rue de Pera’daki Herr Stern’in Odeon plak mağazasına gittiklerini hatırlıyor. “Ulrich’i büyük Türk tambur üstadı Cemil Bey’in musikisiyle tanıştıran Herr Stern’di; Ermeni ve Yunanlı musikişinaslarla Mısırlı şarkıcıları da onun sayesinde tanıyıp sevdi.” SOLO’da unutamadığım sahnelerden biri, Ulrich’in keman çalmasına karşı babasının gösterdiği şiddete varan tepki olmuştu. Müziğe bağlanırsa hayatını mahvedeceği düşüncesiyle, kendisine bir konser vermeye heveslenen oğlunun kemanını kaptığı gibi ateşe atmış, küçük çocuğun uzunca bir süre babasına da, müziğe de kinlenmesine sebep olmuştu.

Bulgaristan’ın bağımsızlığını kazanmasının ardından patlayan Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı bu despot babanın hayal kırıklığına uğramasına yol açar. Ulrich 1920’lerde, annesinin teşvikiyle kimya endüstrisinin geliştiği Almanya’ya gider, Berlin Üniversitesi’ne yazılır. Plastik sanayisine büyük ümitlerin bağlandığı yıllardır. Berlin aynı zamanda Bertolt Brecht, Marlene Dietrich, Fritz Lang gibi sanatçıların da şehridir. Ulrich’i bu şehrin büyüsü mest eder. Ancak aile yoksul düştüğünden öğrenimini tamamlayamadan Sofya’ya geri dönmek zorunda kalır.

Solo, Rana Dasgupta, Çevirmen: Beril Eyüboğlu, 356 syf., Metis Yayınları, 2011.

‘AVRUPA’NIN TÜM ACILARI BULGARİSTAN BAĞLAMINDA ANLATILDI’

Dasgupta’nın çok katmanlı romanı ağırlıklı olarak Bulgaristan’da geçer. Neden Bulgaristan? Bana kalırsa, Avrupa’nın yirminci yüzyıl tarihi, tüm acıları, felaketleri ve heyecanlarıyla Bulgaristan bağlamında anlatılmak istenmiştir. Rus Çarlığı, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu gibi güçlü devletlerin arasına sıkışmış olan Bulgaristan, yirminci yüzyılın başında Osmanlı egemenliği altındayken, 1908’de bağımsızlığına kavuşur. Bunu Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı izler. Halk yokluk içindedir ve savaşa karşı genel bir muhalefet vardır. 1918’de Çiftçi Partisi’nin önderliğinde askeri birlikler cepheyi terk eder. Bulgaristan savaşı kazanan güçler tarafından silahsızlandırılır ve ağır bir savaş tazminatı ödemeye mahkûm edilir. 1923’te ülkenin birçok yerinde silahlı ayaklanmalar başlar. Önderleri arasında Georgi Dimitrov’un da bulunduğu bu ayaklanmalar şiddetle bastırılır.

1925’te Sofya’daki Sveta Nedelya Katedrali’nde patlayan bir bomba yüzlerce kişinin ölümüne ve yaralanmasına yol açar. Kitapta bu olay, “Aziz Nedelya Katedrali’nde bir bomba patladı ve Bulgaristan’da zamanı önce ve sonra olmak üzere ikiye böldü” diye aktarılır. Ulrich bu katliamın tanığıdır. II. Dünya Savaşı’nda Bulgaristan Almanlar’ın yanında yer alırken Naziler’e karşı direniş hareketi de güçlenir. Savaş sona ermeden Bulgaristan, Müttefikler’in safına geçer. 9 Eylül 1944’te Kızılordu Sofya’ya girer ve büyük bir coşkuyla karşılanır. 28 Ekim, 1944’te ateşkes ilan edilir. Yönetim el değiştirir. 1946 Eylül’ünde yapılan referandumda halkın yüzde 92’si Bulgaristan’ın Cumhuriyet olması yönünde oy kullanır. Kral II. Simeon ve Kraliçe bu oylama sonucu ülkeyi terk eder. Georgi Dimitrov başkan olur.

Bulgaristan hammaddeden yoksun, yoksul bir ülkedir. Ancak hızla sanayileşmesi gerektiğine karar verilmiştir; sosyalist ülkeler içinde kimya sanayiine öncülük edecektir. 1920’lerde Almanya’da kimya eğitimi almış, ne var ki ailenin yoksullaşması yüzünden eğitimini yarıda bırakıp Sofya’ya dönmek zorunda kalmış olan Ulrich’e köhne bir fabrikayı yeniden çalıştırma görevi verilir. O dönemde Sofya’nın dışında muazzam fabrikalar ve elektrik santralleri kurulur.

‘DASGUPTA, SÜRECİ İKONİK BİR DİLLE ANLATIYOR’

Dasgupta bu süreci ironik bir dille anlatır, “Parklar sabık hainlerin bronz heykelleriyle donatıldı ve tüm hikâyeler tersyüz edildi. Vatan haini ilan edilen şair ve ressam Geo Milev’in resimleri posta pullarını süsledi, şiirleri ders kitaplarına girdi. Ölüm cezası verilerek infaz edilen Başbakan Stamboliyski’nin heykeli ise opera binasının önüne dikildi. (….) Yasaklardan müzik de payını aldı. Cazın yasalara aykırı olduğu ilan edildi; aynı zamanda Türk müziği, Çigan müziği, Arap müziği ve Ulrich’in çocukken dinlediği hemen her tür müzik yasaktan nasibini aldı.”

Ulrich bir bahaneyle emekli edildikten sonra Bulgaristan’ın kimyasal bir felaket içinde olduğunun farkına varır. “Akarsulara cıva ve kurşun karışmıştı, ırmaklar radyoaktif uğultularla akıyordu. Karadeniz kıyısında balıklar can çekişirken, her geçen yıl ormanlar ve ekilebilir alanlar yok oluyordu.”

‘HAYAT VE HAYALLER’

SOLO iki bölümden oluşuyor: Hayat ve Hayaller. Birinci bölümün başlıkları kimyasal elementler, ikinci bölümünkilerse ihtiyozor, denizineği gibi garip deniz canlıları… Bu bölümde 90’larda, komünizmin çöküşünün ardından birbirinden çok farklı kişiliklere sahip üç gencin, daha çok Gürcistan ve New York’ta geçen hayal ürünü, ancak gerçeklerle örtüşen maceralarını izliyoruz. Bir zamane gangsteriyle evlenmeyi seçen Hatuna, yeni dünya düzenine uymayı reddeden şair kardeşi İrakli ve dâhi bir müzisyen olan Boris… Görmüş geçirmiş yaşlı bir münzevi olarak beliren Ulrich ise zaman zaman New York’ta onların izini sürüyor. ” İnsan ömrü belirli bir mekân ve belirli bir zamanla sınırlıdır, ama azımsanmayacak bir fazlalık artakalır. Bu fazlalığı hayallerimize istif etmeyip de nerede saklayacağız?”

Yabancılaşmanın ve maddi hayatın yetersizliğinin destansı bir anlatımı olan SOLO’yu yeniden okuduğumda, sıcaklığını ve yazarın insanlıktan hâlâ ümidini kesmediğini sevinerek fark ettim. “So-i-ne… Çok eskiden duyduğu Japonca bir sözcüktü. İfade ettiği duygunun karşılığı yaşlı adamın dilinde yoktu. Bir bebeği kollarında tutmanın verdiği eşsiz haz…”

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir