Hadım, İdam ve Erkeklik – Sefer Mavigöl

Son günlerde çocuklara yönelik işlenen kaçırılma, istismar ve ölüm haberlerine kesintisiz bir biçimde maruz kalıyoruz. Toplum, henüz aldığı haberi sindiremeden ve üzerine aklıselim bir şekilde değerlendirme yapamadan, tamamen savunmasız hayvanlarla ilgili başka haberlerin bombardımanı altında buluyor kendini. Her geçen gün istismar, ihmal ve vahşileşme artıyor mu azalıyor mu tartışması başlar başlamaz, kaynağı ve talebi toplumdan gelmişçesine hadım ve idam gündeme geliyor.  Duyulan yüksek sesler iğdiş etmekten, meydanlarda asmaktan, şeriatın getirilmesinde ve kısasa kısastan (tecavüzcüye tecavüz etmekten) bahsederek tecavüzcüyle aynı davranış örüntüsünde buluşmaya kadar gidiliyor. İnsanlar, çaresizlikten korkuya, utançtan öfkeye pek çok duygunun yoğun yaşantısı altındayken sağlıklı kararlar alamayabilirler hatta kimlik kaybı yaşayabilirler. Kendimizi ve tepkilerimizi kontrol altına alalım ve bir düşünelim. Sonra yaşam ve ölüm içgüdüsü üzerinden, hadım ve idamı konuşalım.

  • Bu tür olayların bazı dönemlerde artış gösterirken bazı dönemlerde de düştüğünü, asıl farkı dünyanın gittiği yönün belirlediğini bilelim. Ancak, görünürlük ve bilinirlik açısından farkta artış olduğunu söyleyebiliriz.
  • Savaşlarda tacizin ve tecavüzün zirve yaptığını bilelim. Matei Vicniec’in dediği gibi “Kadın bedeni savaşın bir cephesi haline geliyor. Bir zamanlar şövalyenin kılıcı, hasmının kanına bulanırdı. Şimdi askerin penisi, ırzına geçilen kadınların çığlıklarına bulanıyor.” Başlangıç noktanız tarihte herhangi bir savaş olsun, orada göreceğiniz yüzbinlerce kadın ve çocuğun cinsel istismarıdır.  Ruanda’da beş yüz bin kadın ve çocuk 1994’te tecavüze uğradı, cinsel organları kesildi ve palalarla parçalandı. Bosna’da altmış bine yakın kadın, erkek ve çocuk cinsel istismara sistematik olarak tabi tutuldu. Ve en son Irak ve Suriye’de IŞİD’in çocuklara ve kadınlara yönelik işledikleri cinsel suçların milyonlarca insanı nasıl etkilediğine hep beraber tanıklık ettik. Genelde savaşlarda -nispeten- ölümler dışında işlenen suçlar, savaşın ağır gölgesinde küçük suçlar olarak kaybolup gider. Bu son savaşta da olan, tarihin bir tekrarıydı, cinsel taciz neredeyse hiç konuşulmadı.
  • Kaçarak göç edenlerin istismara açık olduğunu bilelim. Savaştan, açlıktan ve vahşetten kaçanlar aradıkları toplumsal adalete hiç bir zaman kavuşmadı. Sığındıkları yer onların mağduriyetlerini ucuz iş gücüne, ucuz seks işçiliğine çevirecek konuk sahipleriyle doluydu. Türkiye’de iki yüz elli bin Suriyeli çocuğun kayıp olduğunu bilelim.
  • Yargı sisteminde bazen yasadan ama daha çok yargıcın eril bakışından dolayı, faillerin serbest bırakılarak yeniden suç işlediklerini bilelim. Neredeyse yakalanan her failin, daha önce cinsel istismar suçundan yakalandığını ama yasaların yetersizliği, delil yetersizliği, iyi hal indirimi, mağdurun “rızası” vb. nedenlere dayanarak serbest bırakıldığını bilelim. Fakat unutmayalım; İyi yargıç varsa, kötü yasa yoktur.
  • Toplumsal adalet de tıpkı yargı gibi hiç bir zaman yerini bulamadı. Mahkeme salonlarında yargılanan neredeyse fail değil, mağdurdu. Toplumsal yansıması da kurumsal adaletten farklı olmadı. Mağdura ya “mini etekli” denildi ya “kuyruk sallamasaydı” denildi veya küçük yaştaki çocukları failleriyle evlendirmek gibi “mantıklı” önerilerde bulunuldu. Her daim mağdurun yaşadığı acılar, zorluklar görmezden gelindi ve susarak failin tarafında saf tutuldu.
  • Fail ile mağdur arasında yaşananın cinsel şiddet olduğunu bilelim. Cinsel şiddet uygulayan ile mağdur arasındaki güç hiyerarşisini unutmayalım. Fail, her zaman kendinden güçsüz birine yönelir. Bu küçük bir kız çocuğu, oğlan çocuğu, bir kadın, savunmasız bir hayvan, hatta bazen bir nesne olabilir. Cinsel istismarın mağdur üzerinde güç uygulama aracı olarak yine şiddeti temsil ettiğini akılda tutalım.
  • Tecavüzün ve tacizin kime yönelik olursa olsun bir hastalık değil bir suç olduğunu bilelim. Yani failin yaşadığı bir irade zayıflığı değildir ya da dürtü kontrol bozukluğu değildir. Fail, yaptığı eylemin yanlışlığının farkındadır ve bu yüzden cinsel şiddet eylemi sonrasında mağduru tehdit eder, sır olarak tutmasını ister, rüşvet verir ya da öldürür. Bunu ruhsal hastalıkla açıklamaya çalışmanın hem şiddeti aklama hem de ruhsal hastalık sahibi bireyleri damgalayarak hedef haline getirme riski olduğunu unutmayalım.

Listeyi daha da uzatabiliriz fakat maddeleri toparlarsak: Kadına yönelik şiddetin arttığı yerde çocukların istismara iki kat daha fazla maruz kaldıklarını bilelim. Ekonomik sıkıntılar çoğaldığı için aynı evlerde kalabalık ortamlarda yaşamanın -özellikle akraba tanıdık istismarında- fail için fırsat olduğunu ya da geçimini sağlamak amacıyla çocuklarını daha küçük yaşlarda işe yollayarak tehlikeye açık hale getirdiğini bilelim. Özellikle baskıların kendini her alanda hissettirdiği, bilimden uzaklaşıldığı her dönemde bunlarda artış olduğunu bilelim. Kadın erkek arasındaki eşitsizliğin bu tür olaylarla doğrudan ilişkisi olduğunu bilelim. Güçlü olmanın erkek olmakla özdeşleştiği, kadın olmanın aşağıda bir yer olduğu ve toplumsal cinsiyet rollerinin bu güç hiyerarşisi üzerine şekillendiği bir toplumda istismarların artacağını bilelim. Şiddetin şiddeti beslediğini bilelim. Hepsinin kaynağının aynı havuzdan geldiğini yani erkek egemen zihniyet ve erkek egemen toplum olduğunu iyi bilelim.

Tüm bu bilgiler ışığında eğer siz, çocukların cinsel istismara uğramasını istemiyorsanız: Savaş değil barış istemelisiniz, toplumsal cinsiyet rollerinin adil ve eşit olmasını, ekonomik olarak kadının erkeğe tabi oluşunu değil güçlenerek bağımsızlaşmasını istemelisiniz, güç dağılımının dengesini istemelisiniz. İdam yerine yaşam, hadım yerine her cinsin ve cinsel eğilimin özgürce yaşamasını desteklemelisiniz. Şeriat değil bilimsel eğitim talep etmelisiniz. Susarak failden yana değil konuşarak hatta haykırarak mağdurdan yana tavır almalısınız. Meydanlarda sallandırmak yerine hak-hukuk-adalet talep etmelisiniz.

Freud, iki içgüdü ile insan davranışlarını açıklar; yaşam ve ölüm içgüdüsü. Yaşam içgüdüsü açlık, susuzluk ve cinsellik gibi durumları içerir. Ölüm içgüdüsü insanın hayatta kalabilmek için tehlike karşısında savunma ve saldırganlık özellikleri gösteren davranışlarıdır. Sizce hadım ve ölümle tehdit edilmiş failin, arkasında her şeye tanık olan mağduru canlı bırakarak gitme olasılığı nedir? Yani yaşam güdüsü tehdit edilmiş bir failin elinde sadece ölüm güdüsünü bırakarak, mağduru istismar ettikten sonra üçüncü sayfa haberi yapmanın önünde hangi engel kalmıştır?

Bireylerin şiddet ve suç işleme eğilimlerini, yaşadıkları toplumsal çevreden bağımsız bir şekilde düşünmek mümkün değildir. İç ve dış çatışmaların olduğu, ekonomik sorunların yaşandığı, erkek egemenliğin hâkim olduğu, çocuğu koruyan kurumsal ve toplumsal yasaların eksik olduğu, doğaya ve hayvanlara uygulanan şiddetin şiddet olarak görülmediği bir yerde faili hasta olarak görüp hadım etmek -ki hadım etme bir tıbbı müdahaledir ya da olayı sadece bir grup sapığa mal ederek idam talebinde bulunmak sadece bir iç rahatlatmadır- sorunu çözmek bir yana mağduru riske atmaktır, kolaya kaçmaktır, tribüne oynamaktır.

Esaslı bir çözüm, öncelikle toplumsal ve kurumsal adaletin sağlanması, koruyucu ve önleyici tedbirler uygulanması, toplumsal bilinçlenme ve bireysel rehabilitasyonla başlar. Her şeyden önemli ise yeni bir dünya düzenini barış, huzur, eşitlik ve adalet ekseninde yeniden ve beraberce inşa etmek en azında bu uğurda mücadele vermekten geçer. Çok mu imkânsız veya abartılı geldi? Kaç bin yıllık eril zihniyet ve hücrelerimize kadar işlemiş kodlarından söz ediyoruz. Meydanda iki adam sallandırarak, iğdiş ederek çözmek daha mı gerçekçi yoksa? Hakikati görmekten başlayalım. Hakikatimiz bu ve burada anlatılan bizim hikâyemiz.

İlginizi çekebilir