Görkem Yeltan: “Bu Filmi Çekerken Umut Hepimize Sirayet Etti” – Ayşe Özlem İnci

“Yapılmamış bir film, işlenmemiş bir hikâye, yazılmamış bir kitap yok fikrinden hareket edersek buradaki fark, bizim ekibimizin bu hikâyeyi ortaya çıkarmış olması, bizim hayal dünyamızın içinden çıkıp bizim anlattığımız mesafeden aktarılması…”

“Bağcık” oyuncu, yazar ve yönetmen Görkem Yeltan’ın ikinci uzun metraj filmi. Roma’da Cinema d’İDEA Kadın Filmleri Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanan film “engelliliğin dikenli temalarıyla cesaretle mücadele ettiğini, yepyeni bir dil icadıyla gerçek, özel ve duygusal eğitime olanak sağladığı” vurgusuyla dikkat çekiyor.

Görkem Yeltan ile dün vizyona giren “Bağcık” filmini ve dahasını konuştuk.

Senaryo yazım aşaması nasıldı?

Daha önceki senaryolarımızda da çalışırken ekip olarak yol alıyorduk. Burada dikkat ettiğimiz şey mekana göre yazmaktı. Uzun süreli çalıştığımız için hikâyeyi önce çatıp sahne dökümlerimizi hikâyenin içine alarak, akışımızı kendi beğendiğimiz, istediğimiz gibi ilerletip, mekanlarımıza göre sahne yazıyorduk. Bodrum’a gidip orada belirlediğimiz mekanlarda tekrar çalıştık. Engelli bir birey söz konusu olunca hikâyede önemli bir hareket kabiliyeti unsuru da söz konusu. Üst kat, alt kat meselesi, merdivenler, geçiş yapılması gereken yerler vardı sahneler arasında ve bütün bunları belirlememiz gerekiyordu. Senaryo çalışmasında özellikle bu etkenlere dikkat ettik. Çünkü bizim gibi ekonomik anlamda küçük yapımcılar parayı bir yerlere rahatlıkla harcayabilecek güçte olmuyorlar. Dolayısıyla programımızı önceden yapıp her filmimizde buna göre çalışmaya gayret ediyoruz.

“Bağcık”ta karakterlerin türlü zorluk yaşamalarına rağmen, beklenmedik bir durumla yüzleşseler dahi güçlü karakterler oldukları dikkati çekiyor… Kadın ya da erkek karakterler birbirlerinin önüne geçmemiş durumda…

Biz her zaman karakterlerimize eşit mesafede durmaya çalışıyoruz. Çünkü karakterlerimiz bizim için değerli. Kadın, çocuk, engelli birey haklarını vurgulamak için yazmadık karakterleri. Altını çizdiğimiz didaktik bir atmosfer yaratmaktan kaçındık. Biz üç senarist ben, Asuman Kafaoğlu Büke ve Yalçın Akyıldız her karaktere eşit mesafede ve yakın durmaya çalıştık.

Çocuk kitaplarınız var, filmlerinizdeki çocuk karakterleri güçlü bir şekilde yaratmanızda bunun faydasını gördünüz, diyebilir miyiz? Edebiyatta ve sinemada bu karakterleri  yaratırken neler farklı ya da benzer?

Çocuk kitabı yazarken tek başıma çalışıyorum. Hayal gücünüzle baş başasınız. Kendi kurduğunuz hikâye örgüsü ve onu anlatmaya çalışmak. Senaryodaysa bambaşka bir keyif yaşıyorsunuz çünkü farklı yönler masaya konuyor.

Örneğin bu filmin senaryosunda geldiğimiz noktada sıklıkla herkesin başka bir kola açılımı oldu. Tam bu noktada tartışıp birlikte karar vermek önemliydi bizim için. İyi anlaşan bir ekipseniz de bu harikulade bir ortam yaratıyor. Senaryo çalışmak bu anlamda bir seremoni. Edebiyatta da elbette dostlarınız var, sizden önce yaşamış olanlar, sizin döneminizde yaşayanlar, önceden yapılan çalışmalar, okuduklarınız… Orada da yalnız değilsiniz ama kâğıt ve kalemin başına geçtiğinizde yalnızsınız.

Önceki filminizde de çocuk karakterler vardı. Sette çocuklarla çalışmak nasıldı?

Çocukların okul düzenine uymak zorundaydık öncelikle. Çocuklarla çalışmanın başka gereklilikleri de var, uyku, yemek saatleri gibi. Zaten yakınımızda çocuklar oldukları için bir sene boyunca çok iyi çalışmışlardı. Çocuk karakterler “Yemekteydik ve Karar Verdim”de, Mehmet Güreli’nin ‘Dört Köşeli Üçgen’ filminde de setlerimizde bulunmuş, rollerini oynamışlardı, dolayısıyla deneyimleri vardı ama çok iyi eğitim aldıklarını söyleyemeyiz çünkü mesleki anlamda oyuculuk eğitimi liseden sonra başlıyor. Bu alanda henüz konservatuar eğitimi almamış, üç uzun metraj film deneyimi olan oyuncular onlar.

Çekimler ne kadar sürdü?

Normalde çekimlerimizin üç haftadan fazla sürmemesine özen gösteriyoruz. Bunun nedeni de bütçe planlamamız. Tabii bu filmlerde sualtı çekimlerimiz de olduğundan çekim sürecine o günler de ekleniyor.

Ürettikleriniz, “şiddet” kavramına epey kafa yorduğunuzu düşündürüyor. Mesela filmdeki engelli bireyin kendi gerçekliğinde ve toplumsal gerçeklikte yaşayabilecekleri düşünüldüğünde canını sıkabilecek sahnelerde çok daha farklı bir dille olayları karşıladığı fark ediliyor.

Biz az önce de bahsettiğim üç senarist ve senaryo danışmanımız Nilüfer Uğur Dalay’ın da içinde bulunduğu bir grupla, çok uzun yıllardır “Edebiyatta Savaş ve Barış” başlığı altındaki atölyemizi sürdürüyoruz. Yazarların dilerindeki şiddeti, savaş ve barış söylemini masaya yatırıyoruz.

İstesek de istemesek de çalıştığımız bu alan yazdıklarımıza yansıyor ve yaptığımız her işte muhakkak on yıllık bu çalışmanın izleri kendini belli ediyor diye düşünüyorum.

Önceki filminizde ve şimdi “Bağcık” fiminizde de aile kavramı etrafında gelişiyor olaylar. Dünya sinemasında da bu kavrama dair pek çok örnek var. Tam bu noktada “Bağcık”ın farkı ne diyebiliriz?

Aslında yapılmamış bir film, işlenmemiş bir hikâye, yazılmamış bir kitap yok fikrinden hareket edersek buradaki fark, bizim ekibimizin bu hikâyeyi ortaya çıkarmış olması, bizim hayal dünyamızın içinden çıkıp bizim anlattığımız mesafeden aktarılması öncelikle. Bir engelli amcayı, ebeveynleri hayatta olmayan iki çocuğu ve onlar için yardıma gelen birini, kısacası bu dört yaşamı bizim birleştirmiş olmamız. Bizim çok yakın arkadaşlarımız, dostlarımızın bu karakterlere can vermesi ve hep birlikte ekip olarak bizim bu filmi yapmamız. Farklı olan bu bence.

Filminiz “Bağcık” aynı zamanda Roma’da Cinema d’İDEA Kadın Filmleri Festivali’nde Jüri Özel Ödülü aldı. Oradaki festival atmosferi nasıldı?

Festival direktörü ve festivalde çalışan herkes sinemacıydı. Bununla birlikte karşılığını aldığımız duygu bizi fazlasıyla ilgilendirdi orada. Biz ve diğer festivaller ayrımı yapmak istemiyorum çünkü her festival kendi seyircisini yaratıyor. Öte yandan bu filmde masada düşündüklerimizin seyredendeki yansımasını görmek bizim için en büyük ödülden daha büyük bir ödül oldu. Birilerinin içlerindeki bir telden bir notayı çıkarmak, bunun duyumsandığının ifade edilmesi bizim için çok kıymetliydi.

Çok yönlüsünüz, mesela şarkı sözleri de yazıyorsunuz…

Bestecinin o parçada kurduğu dünyayı hissetmeye, söz olarak karşılıklarını bulmaya çalışıyorum. Bu yanıyla biraz oyunculuğa benzetiyorum. Öncelikle yönetmeninizin sizden istediğini anlamaya çalışırsınız çünkü film onun filmidir. Yönetmenin çizgisidir, yönetmenin tiyatrosudur, onun rejisidir. Burada da böyle. Mehmet Güreli’nin şarkı sözlerini yazarken ya da Yalçın Akyıldız ile yaptığımız çocuk albümlerinde hep bu çizgide ilerlemeye gayret ettim.

Dünya sinemasından beğendiğiniz film müzikleri neler mesela?

Çok fazla. Belli yönetmenlerin belli müzisyenlerle çalışması bir şans, bir tesadüf değil. Bir yandan da film için yapılmamış, anonim ya da klasik bir eser öyle yakışabiliyor ki filme, “İşte bu yönetmen, gerçekten sahnesini bilen, ona sahip çıkan bir yönetmen,” diyorsunuz. Bazen birebir sahnenin duygusuna uymayan, belki duyguyu deforme etmek için ya da orada yakalanan hissi yaratılan yüksekliğiyle vermemek için kullanılan bir müziğe de şapka çıkarıyorsunuz. Pek çok yöntem var müzik kullanımında. Hiç müzik kullanılmaması, ortam sesinin bir müzik olarak kullanılması ya da bunların harmanlanması benzeri çok yerinde kullanımlar da var hayranlık uyandırabilecek. Tüm bunları hesaba kattığımda özellikle beğendiğim film müziklerini tek tek söylemek zor geliyor, upuzun bir liste söz konusu olduğundan.

İkinci uzun metraj filminiz. İlk filminize baktığınızda bu filmde deneyimlediğiniz farklı şeyler oldu mu?

İlk filmde ailenin etrafında bir fotoğraf çerçevesi görmeyi hayal etmiştim ve çekimlerimizi buna göre yapmıştık. Bu filmdeyse genişleme arzusundaydım. Sinema dili olarak tercih ettiklerimiz, planladıklarımızla uyuştu. Duygusal olarak tabii ki çok büyük keşifler oluyor. Başka başka şeyler hissediyor, düşünmeye başlıyorsunuz. Çok uzun bir dönemi kapsıyor çünkü film çekmek. O filmle yatıp kalkıyorsunuz. Bu filmi çekerken duyumsadığımız umut hepimize sirayet etti.

Beğendiğiniz, takip ettiğiniz yönetmenler kimlerdir?

Pek çok alanda ustam Mehmet Güreli. Ortaokul birinci sınıfta kitap okurken, o kitabın yayınevinin, yazarının, bazen çevirmeninin takibini bile o öğretmiştir bana. Aynı şekilde sinemada da bugün bile özenli setler, listeler hazırlar bana ve ben onları o yönetmen, o dönem olarak izler ya da o çekim biçimine çalışarak, dikkat etmem gerekenleri de hesaba katarak izlerim. Yaşadığım süreçte, belki ileride bir gün alacağım dersleri görür, değerlendirir, notlarımı alırım. Dolayısıyla şu benimdir, bu benimdir, demek yerine çok şeyin benim olmasını isterim. Genelde o dönem çok etkilendiklerimi arkadaşlarımla ya da sosyal medya üzerinden meraklılarıyla paylaşma eğilimi gösteririm.

Film çekmek için büyük bütçeler gerekebiliyor. Sizin için bu açıdan nasıl gelişti süreç?

Yalçın Akyıldız, Mehmet Güreli ve ben bu filmdeki üç yapımcıydık evet, fakat bu sadece bizim değil emeği geçen herkesin filmi. Hiçbir yerden destek almadık, kendimiz kotarmaya çalışarak çektik filmimizi. Bu arada benim önceki filmim için Kültür Bakanlığı’ndan ilk yönetmenlik desteği almıştık.

Bir proje için destek alabildiğimiz ve alamadığımız, almak istediğimiz ya da istemediğimiz zamanlar olabilir, olacaktır bu işin içindeysek.

Sonraki projeleriniz…

Öncelik Mehmet Güreli’nin “Gece Treni” isimli filminde, onun hayata geçmesini büyük bir heyecanla bekliyoruz. Sonrasında Burcu Aktaş ile birlikte yazdığımız bir senaryo ve bir diğeri Nilüfer Uğur Dalay ve Kamer Badur Eğilmez’in çalıştığı bir senaryo. Bakalım… Heyecanımız bizi ayakta tutmaya devam edecek…

Görkem Yeltan hakkında

Yazar, oyuncu ve yönetmen.

17 Ocak 1977’de Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Devlet Konservatuarı mezunu.

Lisans eğitimini aldığı İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okurken 1993 – 1995 yılında Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu’nda oyunculuk yapmaya başladı. Buradan sonra sırasıyla; 1995-1996’da Tiyatro İstanbul’da, 1996-1997’de Tiyatro Ti’de, 1997-1998’de Bakırköy Belediye Tiyatrosu’nda, 1998-1999’da Gazanfer Özcan, Gönül Ülkü Özcan Tiyatrosu’nda 1999’a kadar görev aldı. Bu esnada dizi ve filmlerde de oynamaya başladı.

2003’te albüm haline getirdiği “Kırmızı’nın Günlüğü” adını verdiği masal kitabındaki masalları Yıldız Kenter, Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Mehmet Ali Alabora, Emre Altuğ, Sanem Çelik, Emre Kınay, Nail Kırmızıgül, Eda Özel, Serkan Ercan (oyuncu), Ayşe Teker gibi ünlü isimler seslendirdi.

2006’da ıkardığı “Define Bahçesi” adlı masal albümündeki masalları Mehmet Ali Alabora, Betül Arım, Kaan Çakır, Sanem Çelik, Göksel Kortay ve Nail Kırmızıgül gibi isimler seslendirdi.

2008’de oynadığı “Uzak İhtimal” filmindeki performansıyla; 2009’da yılında 16. Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görüldü. Ayrıca 2009 yılında 28. İstanbul Film Festivalinde En İyi Senaryo ödülünü aldı.

2011’de Cemil Ağacıkoğlu‘nun yönettiği “Eylül” filmiyle 18. Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü kazandı.

Radikal Kitap’da “Çikolata” köşesinde, Taraf Kitap’ta “Kaborüko” köşesinde çocuk edebiyatına ilişkin makaleler yazdı.

2015’te yönetmenliğini üstlendiği ilk uzun metrajlı filmi “Yemekteydik ve Karar Verdim” adlı sinema filminde Arzu Okay başrolde oynadı.

Kaynak: BİANET

İlginizi çekebilir