Faysal Soysal: “Hayati, Türkiye’nin ruhu gibi yaralı, silik, güçsüz” – Yağmur Karagöz

Ceviz Ağacı’nda Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan, Nurdan Gürbilek, Baudelaire, İsmet Özel var… Ama en yoğun Tutunamayanlar’dan alıntılanan ‘Anlatamıyorlar anlatılamayanı… Oysa Selim Işık anlatmadan anlaşılmaya aşık…’ şiirindeki duygu ve dünya var.

Hayati, yazma yeteneği körelirken evliliği de çökmekte olan bir yazardır. Annesinin bahçesindeki kurumuş ceviz ağacını diriltmeyi takıntı haline getirmiştir. Babasının ölüm sebebini ve geçmişi kurcaladıkça yalnızlığı daha da derinleşir.

Her şey ters giderken yakın arkadaşının nişanlısı Serap ile tanışır. Zamanında âşık olduğu kıza benzeyen Serap, yazma konusunda Hayati’ye ilham verir. Bu sırada, ceviz ağacı da tomurcuklanmaya başlar.

Başrollerinde Serdar Orçin, Sezin Akbaşoğulları, Kübra Kip ve  Ali Mert Yavuzcan’ın yer aldığı, 39. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde olan Ceviz Ağacı filminin yönetmeni Faysal Soysal ile film üzerine söyleştik.

Ceviz Ağacı, bir çocukluk travması üzerinden hem bireysel hafızaya hem de 12 Eylül göndermeleri ile toplumsal hafızamıza odaklanıyor. Filmin senaryosunu kurgularken etkilendiğiniz bir olay var mıydı? Senaryoyu yazma ve beyaz perdeye aktarma süreci nasıl gelişti?

Senaryonun yazım süreci dört yıl sürdü. İlk hareket noktasından da biraz uzaklaştığımı söyleyebilirim. Bambaşka yerlere uğramayı, değişik tecrübeleri denemeyi seviyorum. Bir sahaf dostumdan Edebiyatta Caniler adlı kitap bulmuştum. Orada W.Herzog’un Woyzeck karakterine benzeyen bir karakter çok ilgimi çekmişti. ‘Bir insan karısını neden öldürür?’ sorusu kafamı kurcalamaya başladı. Ancak gittikçe “Karısını öldürmediği halde öldürmekten suçlu bulunabilir” cümlesi bana daha ilginç geldi.

Dostoyevski’nin İvan Karamazov’una yakınlaşmaya başladım

Daha da ileri giderek “Peki eğer ortada şahit yoksa bu adam kendini nasıl savunur ya da şahit olmadığı için durumu üstlenerek ataerkil bir toplumda kendine özel bir konum yakalamak isteyebilir mi?” gibi düşünceler ile Dostoyevski’nin İvan Karamazov’una yakınlaşmaya başladım. Yani karısını öldürmeyi arzulayan ama cesaret edemeyen silik bir karakter. Statü elde etmek için de başta cinayeti üstlensin ama zaman geçtikte naif ve zayıf karakterinden dolayı bunun vicdanına getirdiği yük altında ezilerek kendini suçlu görsün.

Senaryo yazım aşamasında birçok arkadaştan destek aldım. En çok zorlandığımız yer final kısmıydı. Herkes ölen kişinin karısı olması gerektiğini savunuyordu. Ki böylece cinayeti üstlenmesi de daha mantıklı ve inandırıcı olacaktı ama ben başından beri karısının değil başka bir kadının ölümünden dolayı mesuliyeti kabul etsin taraftarıydım. Bana bu daha erdemli ve daha trajik geliyordu. Hem böylece kadın cinayetleri özelinde de kim olduğunu bilmediğimiz bir kadın, fail ve bilmediğimiz bir cinayet, bu meseleyi daha evrensel anlamda tartışmamıza imkan verebilirdi.

Ben Hayati’nin sessizliğini, omuzlarının düşüklüğünü, yeri geldiğinde haykırıp isyan edememesini Türkiye’ye benzettim. Filmde 12 Eylül döneminde gardiyan olan baba çalıştığı cezaevinde arkadaşının işkencede öldürülmesi sonrası intihar ediyor. Babasının kendini astığını gördükten sonra pasif ve silik bir karaktere dönüşen Hayati ile 12 Eylül sonrası silik bir Türkiye. Hayati’nin sessizliğini memleketin sessizliği olarak yorumlayabilir miyiz?

Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Aslında Tutunamayan Selim Işık nasıl  Türk aydınının ve Türkiye’nin kendine yabancı kalmış-yaralı vicdanını temsil ediyorsa Hayati’nin de omzundaki tarihi miras yani işlemediği ama tanığı olduğu bir cinayete karşı bir şey yapamamasının getirdiği mesuliyet omuzlarına çöküyor, kalemini de daha sancılı ve tutuk hale getiriyor.

“Kimse Oğuz Atay’ın dilini kopya edemedi”

Hayati’nin entelektüel birikiminde, babasının da muzdarip olduğu eylemsizliğinde ve asıl derdi olan suçluluğunda Oğuz Atay’ın karakterlerinin izlerini görüyoruz ancak Hayati alaycı biri değil. Edebiyatı hayatının merkezine koyan Hayati’de başka hangi edebiyatçıların izlerini görebiliriz?

Oğuz Atay Türkiye’nin ruhunu en güçlü şekilde eserlerinde yansıtabilmiş bir yazar bence. Şiirimizde birkaç isim saymak daha kolayken romanda ister istemez Oğuz Atay en büyük payı kapıyor. Acı çeken Türkiye’nin ruhunu ilk defa çok özel karakterler üzerinden kendiyle dalga geçercesine İronik  bir dil-biçim özelinde resmediyor.

Zira acı çekiyorum demek artık pek kimseyi eskisi gibi etkilemiyor ve Yeşilçam melodramları gına getirmişti insanlara. O yüzden o Tutunamayanlar’daki gibi  ‘Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz’ şeklinde tasvire kalktı.

Oğuz Atay’ın bulduğu bu ironi dili, nevi şahsına münhasır. Dikkat ederseniz pek kimse de onu kopya edemedi zaten. Sinemada bunu tutturmak çok zor. Nuri Bilge Ceylan bir miktar bunu yakaladı diyebiliriz ama bence hakiki anlamda bunun yakalanması için biz yönetmenler öncelikli olarak Oğuz Atay’ın kendi döneminde eriştiği edebiyat birikimine Türkiye Sineması geleneği özelinde sahip olmalıyız.

Bana göre, Türkiye Sineması ise hala başka ülkelerin zevk, ideoloji ve kültürlerinin etkisinde. Bunun kısa zamanda gerçekleşmesini beklemek muhal gibi. Hayati, ilk sahnede uykuya dalmışken göğsünde tuttuğu ‘Korkuyu Beklerken’ öyküsündeki karakter gibi toplumun, yaşadığı mekan ve zamanın baskısına dayanamayarak ‘Evet. Ben yaptım. Suçlu benim’ diyecek finalde.

“Selim Işık anlatmadan anlaşılmaya aşık…”

Yine Hayati çocukların sınıfta okuduğu Hasan Ali Toptaş’ın ‘Sonsuzluğa Nokta’ adlı romanındaki gibi bir baba ve eş tarafından terkedilmeyi yaşıyor. Sınıfta bahsi geçen Karamazof Kardeşler’deki gibi babaya duyulan öfkeyi taşıyor. Finalde ise İvan gibi yapamamasına rağmen kalbinden geçirdiği için ve yapılışına şahitlik etmenin ötesine geçemediği için bir cinayetten kendini mesul sayıyor.

Başka etkilenimler, selamlar da var filmde ama bunları burada açık etmeyelim. Sabahattin Ali var, Yusuf Atılgan var, Nurdan Gürbilek var, Baudelaire var, İsmet Özel var… Ama en yoğunu söylediğiniz gibi tahtada yazılan ve Tutunamayanlar’dan alıntılanan ‘Anlatamıyorlar anlatılamayanı… Oysa Selim Işık anlatmadan anlaşılmaya aşık…’ şiirindeki duygu ve dünya daha fazla hakim diyebiliriz.

Yaprak karakterinin özellikle kadınlar ve erkekler tarafından farklı algılandığını görüyoruz. Erkek egemen bir toplumda Yaprak erkekler tarafından “haksız”, Hayati “evliliğini kurtarmaya çalışan adam” olarak görülebilirken, kadınlar her iki karakteri de doğru okuyabiliyorlar. Özellikle son yıllarda çok artan erkek şiddetiyle birlikte Yaprak karakterinin filmdeki yolculuğunu da düşündüğünüzde, İstanbul Sözleşmesi’nin bile tartışmaya açıldığı bir ortamda bu farkı siz nasıl yorumluyorsunuz?

Erkek şiddetini bir filme ya da romana konu etmek aslında çok riskli bir durum. Ben en azından olayı kendi penceremden anlamaya-anlamlandırmaya çalıştım. İnsanı sadece yaptıklarından değil yapmadıklarından, hatta içinden geçirdiklerinden dahi mesuliyet duymaya davet ettim. Tanık olduğu haksızlıklara karşı susmanın bir bedelinin olacağını söylemek istedim. Hayati’yi de öyle çizdim ki aslında bütün Türkiye’nin ruhu gibi yaralı, zayıf, silik, güçsüz. Eşini de ona tezat tasvir etmeye çalıştım.  Yani aslında tırnak içinde erkeğin şiddetini olumlayan/olumlayabilecek kafanın argümanlarının bir kısmıyla donattım. Nitekim kasabalı da bunu teyit etti.

Hayati, hiçbir canlıya  zarar veremiyor, hatta zarar vermeyi aklından geçirdiği ve başka bir cinayete tanık olurken bir şey yapamadığı için kendini cezalandırıyor. Burada erkeğe güzelleme yapmıyorum, insana ve onun kendine yabancı kalmış, yaralı Türkiye ruhuna bir değer atfediyorum. Yaprak’ı da ne istediğini bilen ve ideallerinin peşinden giden bir insan olarak anlamaya/anlatmaya çalışıyorum.

Filmin senaryosu da mekan ile güzel bir uyum sağlıyor. Göynük bildiğiniz, sevdiğiniz bir bölge miydi?

Göynük’ü ilk defa çok sevdiğim yönetmen Ömer Kavur’un Akrebin Yolculuğu filminde gördüm. Filmime mekan ararken dağlar arasında sıkışmış ama bir yandan da güzelliği ile tezat barından bir kasaba bakıyordum. Mudurnu ve Göynük’ü çok sevdim.

Tam da Yaprak’ın söylediği gibi uzun süre burada yaşayabilirsin hissini veriyor ilk etapta, ama bir süre sonra gittikçe uzaklara kaçmak isteyen ruhlar üstünde baskı kurmaya başlıyor. Dinlenmek için ya da yaşlanınca kaçmak için çok güzel bir kasaba. Değişik bir ruhu var Göynük’ün ve tabi çok sinematografik.

Filmin bireysel bir travmayı küçük bir Anadolu kasabasındaki çarpık ahlakçılıkla yoğuran hikayesi, özellikle klasik ve modern edebiyat açısından bakarsak aslında evrensel bir öykü. Türkiye dışındaki gösterimlerde filmin aldığı tepkiler nasıldı?

Türkiye dışında, sadece Berlin Film ve Cannes Online Film Markette gösterildi. Henüz gerçek anlamda yabancı seyirci ile buluşmadı. İran ortak yapımı olduğu için orada sinema sektöründen yapımcı, yönetmen ve oyuncu arkadaşlara gösterdik. Genel olarak çok beğendiler. Pandemi birçok festivalin iptaline sebep oldu. Önümüzdeki zaman oradaki tepkilerin ne olacağını gösterecek ancak ilk elde filmin dünyasının ve atmosferinin birçok yabancı izleyiciyi etkilediğini söyleyebiliriz.

Kaynak: BİANET

İlginizi çekebilir