Faysal Sarıyıldız: Demokratik bir ülkede statü referandumu da yapılabilmeli

HDP’li Faysal Sarıyıldız ile 2016’da göç ettiği Avrupa’daki hayatını, geride bıraktıklarını, aklında kalanları, keşke dediklerini, geleceği, demokrasiyi, özgürlüğü konuştuk. Cizre’de yaşananlarla ilgili, “İnsan denilen canlının ne kadar kötü ve vahşi olabileceğini gördüğüm oldukça ağır bir süreçti” ifadesini kullanan Sarıyıldız, demokrasi konusunda “Bir coğrafyada çoğunluk hangi statüde yaşamak istiyor, nasıl tanımlanmak istiyor ise üst otoritenin onu sağlamak gibi bir görevi olmalı” diyor.

Faysal Sarıyıldız, 2009’ta hapsedildiği cezaevinde milletvekili seçildi. Vekil olarak tutsaklığı devam ederken binlerce arkadaşı gibi açlık grevine girdi. Kendisi ile birlikte beş arkadaşını daha serbest bırakan ‘çözüm süreci’nin ilk barış adımlarıydı…
Sarıyıldız, adil bir yaşam umuduyla çıktığı cezaevinden meclise girerken memleketi Cizre’de yılların ardından ilk kez o bahar, insanlar pikniğe yaylalara çıkabilmiş, özgürce nefes alabilmiş, geleceğe dair hayaller kurabilmişti.
Silahlarını yavaştan indiren bir devlet ile taleplerini konuşan bir halk vardı artık. “Buradan dönüş yok!” deniyordu. Kimse başka türlüsüne inanmak istemiyordu.
Böylesi bir bahar ortamından sadece 2 yıl sonra, kara kışa girerken yangın yerine döndü kadim kent Cizîra Botan.

Hürmüz ile Ehriman’ın kanı dökülmüş Dicle Nehri, bin yıllardır kara kırmızı akarken, bir günde temizlenir miydi? Olmadı tabii… Sağırı bol, körü katıksız zalim bir ülkede öldürülen çocuğunu buzdolabında sakladı bir anne. Camilerden yankılanan devlet histerisiydi; “Hepiniz Ermeni p.çlerisiniz” diye sayıklayan. Tam 79 gün sokağa çıkmak yasaklandı. Çıkanın cenazesi kaldırılamadı.
Cizre vekili Faysal Sarıyıldız çocukluk arkadaşlarını, akrabalarını, şehrini ve halkını yalnız bırakmadı. Yangına benzin dökülmesin diye hemen her gün seslendi, yalvardı, çare bekledi, direndi…
Toplumsal bir travmaya dönüşen Cizre bodrumlarında kaybedilen onlarca insan çözümsüzlüğün kurbanı oldu.
Yaklaşık 30 yıl önce, 1992’de, yine bir mart, yine bir Newroz zamanıydı, Cizre’yi kana boğan. Bunca Mart hikayesi tesadüf olamaz. Newroz’un şüphesiz Cizre ile büyük bir ilgisi var. Geri dönüp de bakınca, neydi 30 yılda değişen? Değişmeyen kimdi?
Oysa, şairin dediği nasıl da doğru; “Akıyor sanılan, kuruyor sanılan / Haklar haklılıklar, ölüm zulumlar / Uçuyor sanılan, her şey birikir” diyordu Gülten Akın.
Birikenleri konuştuk Faysal Sarıyıldız ile. Göç ettiği Avrupa’daki hayatını, geride bıraktıklarını, aklında kalanları, keşke dediklerini, geleceği, demokrasiyi, özgürlüğü, adil bir yaşam arzusunu…

Neden gittiniz Avrupa’ya? 

2016 yılının baharında Avrupa’ya çıktım. Halkımıza tarihin en kara kışının yaşatıldığı bir bahardı… İnsanlık adına oldukça korkunç tanıklıklarla, büyük günahların, büyük insanlık suçlarının yakın tanıklığı ile çıktım. Bu tanıklığın ağırlığının beni boğmaya çalıştığı bir zamanda çıktım ülkeden. Bağırmak, dünyanın geri kalanına gördüklerimi, şahitliğimi anlatarak belki bir nebze içim serinleyebilecekti. O nedenle şu an ki devinimimi ve şu an ki çabamı siyaset sözcüğü ile tanımlamak sanki biraz hafif kalıyor. Sanki mevcut durumu tam olarak izah edemiyor, meramımı karşılamıyor gibi geliyor bana. Ama netice itibariyle her türlü devinim bir siyasettir.

‘İLK GELDİĞİM ZAMANLAR HAYAL KIRIKLIĞIYLA GEÇTİ’

Orada yaşamaya, siyaset yapmaya alışabildiniz mi?

Aslında tanımak da bir bakıma alışmaktır. Bu açıdan kısmen alışabildiğimi söyleyebilirim. Daha önce hep kitaplardan okumuştum liberalizmi. Bizzat, liberal uygarlığın ne menem bir şey olduğunu hissederek, dokunarak anlama imkânım oldu. Avrupa’da her şeyin, her türlü hesabın analitik işlediğini görme imkânım oldu. Burada aslında toplum ile sistemi ayırmak gerektiğini de öğrendim. Mesela şu an Avrupa toplumlarının büyük bir kısmı bize çok yakın olmasına rağmen, bizi anlamasına rağmen devletlerin pragmatist hesapları nedeniyle olup bitenlere ısrarla göz yumduğunu gördüm. Tabi bu öfkelendiriyor insanı. İlk geldiğim zamanlar bu anlamda hayal kırıklığıyla geçti.

Siz nasıl olacağınız düşünmüştünüz?

Bana göre; ben derdimi anlatacaktım ve birileri bunları dinleyecekti. Çünkü sadece bizi değil onları da ilgilendiriyordu olup bitenler. Yaşananlar insanlık suçuydu ve insanlık suçları fiziki olarak bir bireyin ya da toplumun üzerinde uygulansa da tarzı, biçimi ve anlayışı nedeniyle tüm insanlık karşısında tehlike ve tehdit olan gelişmelerdir. O nedenle dünyanın biraz daha içtenlikle gereğini yapmaya çalışacağını düşünüyordum. İlk zamanlardaki hayal kırıklığım buydu. Bir şekilde devam ediyoruz…

Geçtiğimiz haftalarca Almanya’da yaşanan ırkçı saldırılarda Kürtler hedeflendi ve hayatını kaybetti. Alman politikacıların tepkileri ise bizim için alışılagelmiş değildi. Siz nasıl yorumluyorsunuz?

Faysal Sarıyıldız

Almanya’daki son ırkçı katliamı, tüm siyasi partiler üst bir perdeden kınayıp protesto ettiler. Hatta tüm siyasi partiler ve devlet erkanı olay yerine giderek tepkilerini sergilediler. Ancak faşizmden çok çekmiş bir toplum olarak Alman siyasetinin faşizmi yaşamdan yeterince yalıttığını düşünmüyorum. Mesela siyasi programı ile açıkça nazizmden esintiler taşıyan Irkçı AfD, ırkçılık yapmak, başka ırktan olan insanlara yaşam hakkı tanımamak demokratik bir hakmış gibi legal siyasal bir parti olarak seçimlere girebiliyor. Daha korkuncu, Nazizmden çok çekmiş bir parti olan SPD’den yana geçen dönem Dışişleri bakanlığı yapan Sigmar Gabriel-hani şu Çavuşoğlu’na elleriyle Türk çayı ikram eden zat- bakanlığı döneminde yöneltilen bir soruya, “Aşırı sol bizim için ne kadar tehlikeliyse aşırı sağda o kadar tehlikelidir” minvalinde bir cevap verebiliyor. Tabi son zamanlarda Almanya’da ırkçılığın yükselmesinin yaşanan mülteci akını ile direk ilişkisi var. Oysa mültecilik ile Avrupa’daki egemen güçlerin etik değerlerden yoksun çıkarcı siyasetleri arasındaki ilişkinin konuşulması pek istenmez. Oysa ilişki o kadar yalın ki… Bir örnekle somutlaştırmak istiyorum; Erdoğan’ın ittihatçı-yayılmacı-dinci siyaseti, Suriye’deki savaşın devam etmesine ve milyonlarca insanın mülteci olarak yollara düşmesine neden olduğu halde Almanya hükümeti ve devleti, kendisine göbekten bağlı olan Türk devletinin malum siyasetini sınırlandıracak bir siyaseti pragmatist hesapları açısından geliştirmiyor. Avrupa’da ırkçılığın yükselmesinin başat nedeni yine Avrupa ülkelerinin fırsatçı matematikleri ve siyasetleridir.

‘BABAMIN SÜRÜKLENİŞİ BUGÜN GİBİ AKLIMDA’

Peki nasıl geçiyor günleriniz? Gündeminizde ne var şu ara? Oradan oraya koşturuyorsunuz bildiğim kadarıyla…

Siyasi uygulamalar açısından rahatlıkla faşizm kavramıyla, sözcüğüyle tanımlayabileceğimiz yıllar yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. Faşizm aynı zamanda bir kaos sistemidir, rejimidir. Daha büyük bir kaos ile mevcut kaosu örtme sistemi de denilebilir. Şimdi hem o coğrafyada doğup büyümüş bir insan olarak hem de partimizin Avrupa çalışmalarını, diplomasisini resmi bir sıfatla sürdüren biri olarak sürekli ülke gündemini takip ediyoruz. Hatta telefonlar sürekli elimizde. Olup bitenleri anında takip ediyoruz. Tabii ülkedeki gündeme bağlı olarak buradaki çalışmalara yön veriyoruz. Olağanüstü bir durum halinde her an kendimizi yeni bir çalışmanın, yeni bir gündemin içinde buluyoruz. Başta orada olup bitenleri Avrupa’daki kurumlar nezdinde; onları bilgilendirmek ve yaşananları teşhir etmek gibi bir sorumluluğumuz var. Mesela son dönemde Fransa’da yine Türkiye’deki savaş suçlarının teşhir edilmeye çalışıldığı bir panele katıldım. Berlin’de Federal Parlamento’da düzenlenen Kürt Konferansı’na katıldık, eş genel başkanımızla birlikte. Yanı sıra, birçok güncel etkinlikte Avrupa’da yaşayan halkımızla buluştuk.

Yine bir Mart ayında, Cizre’de 1992 Newroz’unda halkın üstüne açılan ateş, insanların üzerine yürüyen tanklar, kaçışan çocuklar, kadınlar, gençler… Gencecik yaştaki Berivan’ın tutsak edilemezliği, 14 yaşındaki Bişeng’in gözaltında işkence ile öldürülmesi!.. Boş verilmesi mümkün olmayan bir çocukluktu sanırım? 

Her insan için bazı anlar vardır, üzerinden on yıllar geçse de hiç silinmemecesine belleğine, ruhuna kaydediliyor. Kürt halkının bu tür anları maalesef çok.

Benim hafızamın en gerisinde, 1980’li yıllardan, doğup büyüdüğüm Cizre’nin Bêdar köyünden bir an var…. Beş-altı yaşında falan olmalıyım çünkü şu an gibi hatırlıyorum. Gecenin bir vakti, bir panzer, zırhlı bir askeri araç evimize yaklaştı. İçinden bir sürü asker indi. Eve girip, babamı sürükleyerek panzere doğru götürdüler. Babamın, askerlerin ellerinde sürüklenişini, panzer ışığında yerden kalkan tozun dumanın içindeki o siluetini, kayboluşunu ve götürülüşünü hiç unutmadım.
Tabi 90’lı yıllarda da belleğimiz dolmaya devam etti. Kürt halkının direnişine zorbalıkla cevap veren bir devlet hatırlıyorum.

Siz de artık çocuk değildiniz tabi…

Evet, liseye gidiyordum. Okulum Nusaybin’de okuduğum için Cizre’de değildim. Gerçi Nusaybin de Cizre’den farklı değildi. 92’de Cizre’nin tüm köyleri bir araya gelerek Newroz’u kutlamak için Cizre merkeze bir yürüyüş düzenlemişti. Ben de katılmak istiyordum, hazırlandım ancak işin doğrusu babam benim bu yürüyüşe katılmamı istemediği için beni eve kilitledi.
Kız kardeşim ise gitmeyi başardı. Yürüyüş sırasında Cizre’ye varmak üzere olan halka zırhlı araçlardan yaylım ateşi açıldı. Halk silahlarla tarandı. 10 kişi orada hayatını kaybetti. Onlarca insan yaralandı. Kız kardeşim en yakın kız arkadaşıyla birlikte katılmış o yürüyüşe. Zırhlı araçtan ateşlenen mermi hemen yanındaki arkadaşının başına isabet etmiş. Kafasının, beyninin paramparça olduğuna şahit olmuş. Çok korkunç bir biçimde can vermiş oracıkta kızcağız. Henüz 14 yaşında falandı. Kız kardeşim de o gün eve geldiğinde yaşadığı tanıklık nedeniyle şoktaydı. Uzun süre etkisinden çıkamadı.

Belki de hiç…

İnsan doğası o kadar ilginç ki, zamanla yaşadığı yerin ritüellerine alışıyor. Maalesef bu alışkanlıkları içselleştiriyor. Ve dolayısıyla hayatta kalmanın yollarını öğreniyor. Avrupa’da yaşayan birini, bir anda bizim yaşadığımız o günlerin ve şartların içine bırakmak kişinin çok ciddi ruhsal sorunlar yaşamasına neden olabilir. Ama biz zaten o iklimin içinde doğup büyüdüğümüz için, hayatımızı da buna göre şekillendirdik. Zor zamanlardı. Hem insanların, zorbalığın sona ermesi için direniş saflarına koştuğu, bir insanın halkı için kendisini feda etmesinin en büyük erdem olarak görüldüğü bir zamandı. Ve devletin de günümüzde olduğu gibi, söz konusu sorunların üstesinden gelmeye çalışırken şiddete başvurduğu yıllardı.

‘DOĞDUĞUN ANDA SİYASETLE TANIŞIYORSUN’

Yüzünüzü siyasete dönmenizde büyük payı olsa gerek o günlerin…

Muhakkak yaşanmışlıkların büyük payı vardır. Ama yine içinde olduğumuz atmosferden kaynaklı belki; ‘şu noktaya kadar dışındaydım, sonra siyasetle tanıştım, içine girdim’ diyebileceğiniz bir şey değil bizim için. Doğduğunuz an belli bir kaderin içindesiniz artık. Bu anlamda siyaset hep vardı. Sadece koşulların, sorumlulukların yeri değişiyor.

1992’de yaşanan o ‘Kanlı Newroz’un üzerinden geçen tam 25 yılın ardından, üstelik bu kez ciddi bir barış ihtimalini kaybetmenin de acısı ile, Cizre’de yine sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Aylarca sürdü, insanlar göç etti, çocuklar öldürüldü. Yüzlerce genç bodrumlarda öldürüldü… Cizre’de yaşananlar geçen zamanın hiçbir şeyi değiştiremediğini hissettirdi. Hayatınızın en zor günleriydi belki de… Avrupa’da sizin bu yaşadığınızın çeyreğini yaşayan politikacılar yıllarca psikolojik destek alıyor. Kolay değil! Siz o günleri nasıl tedavi ediyorsunuz kendinizde?

.

Şüphesiz Cizre’de 79 gün süren sokağa çıkma yasaklarında, o sistematik saldırıların talimatını verenlerin, planlayıp uygulayanların şahsında, insan denilen canlının ne kadar kötü ve vahşi olabileceğini gördüğüm oldukça ağır bir süreçti. Böyle süreçlerin içinde yer alan, tanıklık eden bir insanın etkilenmemesi mümkün değil. Benim de üzerimde kalan çeşitli ruhsal etkileri var bu sürecin. Belli bir düzeyde travmalarım var. Ancak hala akıl ve ruh sağlığımı yitirmediysem, bizim olup bitenleri kavrama ve tanımlama biçimimizle ilgili bence biraz da. Kürtler son 50 yıllık süreçte yaşanılanları artık çok daha iyi bir biçimde okuyor. Politikleşmek bu anlamda hakikati doğru tanımlamak, doğru anlamaktır. O nedenle Cizre’de doğup büyüyen biri olarak yaşananlara anlam vermeye çalıştım. Egemen unsurların ne tür bir kaygı güttüğünü önceki pratiklerden biliyordum. Böylesi bir yapıya direnmenin bedel istediğini de bilen biriydim. Orada, Cizre’de o kötülüklere maruz kalan, korkunç bir şekilde katledilen insanların neredeyse hepsiyle çok önceden beri tanışıyorduk. Ne kadar kararlı olduklarını biliyordum. Çoğu da belki bu vahşetin biçimini, böyle olacağını düşünememişlerdi ama yaşamlarını yitirmeyi de göze almış insanlardı…

Bölge vekilleri ve yerel politikacıları olarak yalnız bırakıldığınızı düşünüyor musunuz? 

O ağır süreci yaşayan, tanıklık eden birçok insanda gelişen yalnız bırakılma duygusuna çok tanıklık ettim. Ancak benim yaşadığım duygu tam olarak öyle değildi. Sonuca baktığımızda, sonuç böyle olmayabilirdi. Benim de bir parçası olduğum siyasal öncülük kurumu daha gerçekçi bir iktidar çözümlemesiyle sürecin rotasının belirlenmesinde daha etkin olabilirdi. Halkın öz yönetim direnişi ve talebi oldukça meşru olmasına rağmen, sergilenme biçimi çok daha güçlü olabilirdi. Böyle düşününce insan tabii hayıflanıyor. Mesela iktidarın doğasını bilen insanlardık. Ne kadar kötü olunabileceğini tarihimizden biliyorduk. Dolayısıyla böyle bir iddiaya sahip çıkmak için büyük bir toplumsal gücün örgütlenmesi gerekiyordu. O konuda eksik kalındı.

Kendinizi suçladığınız anlar oluyor mu? Yani filmi geriye sarma ihtimaliniz olsa -ki ne yazık ki film değil- nerede, neyi değiştirmek isterdiniz?

Devlet o sürece giden yolun taşlarını büyük bir profesyonellikle döşedi. Bunu yaparken toplumsal psikoloji dahil birçok bilimden yararlandı. Biz bu oyunu bozacak irade ve bilinci ortaya koyamadık. En büyük yetmezliğimiz kanaatimce bu alanda ortaya çıktı. Yoksa halkın özgürlük istemine, mücadele azmine dil uzatacak, perspektif sunacak haddi kendimizde bulmayız. Neticede o direnişi sergileyenler de yüzlerce yıldır sömürge edilen halkın evlatlarıydı. Dediğiniz gibi keşke bu bir film olabilseydi ancak maalesef yaşadığımız çok ağır, çok kesif bir gerçeklikti. Tabii işi başa sarma imkânı olabilseydi, muhtemelen tüm bu ifade ettiğim yetmezlikleri gözeterek bir pozisyon alınırdı. Sürece daha aktif bir özne olarak -en azından kirli iktidar oyunlarının- bozulmasında daha etkili bir özne olarak var olabilirdik.

‘KÜRTLERİN PARTİSİ DEĞİL DENMEMELİ’

Türkiyelileşme politikasına dair eleştiriler yükselince, parti içinde bunun tabana doğru anlatılmadığı yönünde açıklamalar yapıldı. Bir yandan da kongredeki ‘HDP Kürtlerin partisi değil’ açıklaması var. Gerek var mıydı sizce altını çizmeye? HDP’nin tabanı yani Kürtler, HDP’yi fazla mı sahipleniyor?

Böylesi kaotik zamanlar, sistemin kirli psikolojik savaş araçlarının, algı inşa mekanizmalarının yoğun şekilde devrede olduğu zamanlardır. İfade ettiğiniz durumun bence başlıca nedeni bu. Neticede sisteme muhalif olan demokrat kesimlerin altında bir araya geldiği çatı partisi HDP. Yüzde 1’lik kaybın dahi iktidarın saltanatını kaybetme ve ağır bir yargılanma tehlikesiyle karşı karşıya gelme tehdidi yaşayan iktidarın bu çatıyı parçalamak için, kırmak için her türlü kirli oyunu yapması beklenmeli. Diğer bir nedeni ise; batıda HDP için “Kürt partisi” deniliyor, doğuda ise “Kürt partisi değil Türk partisi” deniliyor. Bence bu söylemi tedavüle sokan özel psikolojik savaş aygıtının ta kendisidir. Tabi böyle anlaşılmasının başkaca nedenleri de var. Faşizmin olduğu yerde kaos derinleşir. Tüm örgütlü yapılar dağıtılmaya çalışılıyor. Aralarında seçmenimiz, yerel yöneticilerimiz, vekillerimiz, eş genel başkanlarımızın da olduğu 20 bin insan gözaltına alındı, yarısına yakını cezaevine girdi. Hala birçoğu cezaevinde. Kimi teşkilatlarımız defalarca dağıtıldı, yargılandı, cezaevlerine kondu. Bu koşullarda ayakta kalmak bile büyük bir maharet iken HDP bunca barbarlığa, zulme, anti-demokratik saldırıya rağmen hala seçmeninin nezdinde oyunu, varlığını koruyabilecek düzeydedir. Bir örnek vereyim; 1933’te Hitler iktidara geldiğinde yüzde 30’un üzerinde bir sol demokratik muhalefet vardı Almanya’da. Üzerinden 2-3 yıl geçmeden bu muhalefet sindirildi ve yok edildi. Henüz 2. Dünya Savaşı bir fikir dahi değildi! O süreçte Hitler’in yaptığı her şey Türkiye’de de yapıldı. Dolayısıyla muhalefetin yok olması beklenirken oylarımızda en ufak bir azalma yaşanmadı. Tabii böyle olunca ülkenin Kürdistan’da HDP’nin Kürt partisi olmadığı söylemi tedavüle sokuluyor. Batısında ise tam aksi söyleniyor. Oysa HDP, adı gibi tüm halkların demokratik partisi. HDP, tüm Türkiye’nin demokratikleşmesini gözeten, özgürlüğün ancak bu şekilde herkes için mümkün olabileceğine inanan, bu minvalde bir siyasal programa sahip bir parti. Dolayısıyla ‘Kürtlerin partisi değil’ denmemeli, ‘Sadece Kürtlerin partisi değil’ diyerek altını çizmek gerek. Bu anlamda özel psikolojik savaş aygıtlarının maharetlerini hesaba katarak söylemlerde biraz daha hassas yaklaşılabilir. Bu argümanları ifade ederken daha dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum.

‘AKP ÖMRÜNÜ ‘OLAĞANÜSTÜ GELİŞMELER’ İLE UZATIYOR’

HDP/CHP ittifakı sizce hali hazırda parçalanmış olan AKP’ye iktidarı kaybettirir mi? 

AKP-MHP hükümeti, tüm baskı ve iktidar imkanlarını elinde tutmasına rağmen bence yıkılış sürecine girdi. Şu an ömrünü sadece ‘olağanüstü gelişmeler’ ile uzatıyor. Herkesle sürekli savaş hali iktidarın benimsediği bir strateji. Ancak bu strateji her geçen gün Türkiye’yi dünyadan biraz daha koparıyor. Her gün Türkiye krizin daha fazla derinleşmesine neden oluyor ve ülkeyi daha derin bir kaosa gömüyor. O nedenle asgari demokratik müştereklerde bir araya gelecek bir yapı muazzam bir güç ve enerji ortaya çıkarabilir. AKP’ye verdirilecek %2’lik bir kayıp dahi çok mühimdir. AKP’nin kendi içinde üç partiye bölündüğü bir zamanda, bu bloğun yapabilecekleri çok daha fazladır. Blogda yer alacak her parti, AKP-MHP’den kurtulmanın bir imkanıdır. Çok pragmatist yaklaşılsa dahi birçok kesimin bir araya gelmesi gerekir. Ama bu blog çalışmalarının sağlıklı yürümesi için bazı tezatlıkların yok edilmesi gerekiyor. Mesela Sayın Kılıçdaroğlu bir taraftan dokunulmazlıkların kaldırılmasına destek sağlarken, diğer yandan “Milletvekilleri neden cezaevinde?” diye sorarak çelişkili duruma düşüyor. Ya da Efrin işgaline CHP desteğiyle girilirken yine Kılıçdaroğlu’nun “Bizim İdlip’te ne işimiz var?” diye sormasının bir kıymeti, değeri yok. Tabi Efrin’e yönelik tavrı ile, HDP’ye yönelik tavrı ile zaten seçmenimizin büyük bir kısmının tepkisini toplamış durumda. Bence CHP’nin bu tepkiyi iyi çözümlemesi ve buna uygun bir duruşa ihtiyacı var.

Kürt seçmenin hassasiyetleri var demişken, CHP ile masaya oturmanın bedeli nedir sizce? Kaldırabilir mi bunu Kürtler? 

HDP, Türkiye’deki en politik, en bilinçli seçmendir. Verdiği kararları, attığı adımları sorgulayabilen, tartışabilen bir tabanı var. Bunu İstanbul’daki son yerel seçimde gördük. Ekrem İmamoğlu’nun nasıl bir siyasal gelenekten geldiğini bilmesine rağmen, partimizin aldığı kararı büyük bir oranla sahiplendi. İktidarın her türlü çabasına rağmen orada ortak bir tavır ortaya koyabildi. Ve neticesinde İstanbul’u iktidara kaybettirdi. Herkes de şunun farkında ki, İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybediyor. AKP’nin kaybı somut anlamda İstanbul kaybı ile başladı. Sadece CHP değil, başka partilerle olası bir ittifaka da halkımızın bir bilinç ile yaklaşacağına inanıyorum. Faşizme karşı ahlaki her türlü ittifakın meşru olduğuna inanan bir gelenekten geliyoruz. O nedenle bence CHP ile masaya oturmanın bedelinden bu aşamada söz etmemek gerekiyor.

Türkiye, Suriye’de odağını kaybetti. Efrin ardından İdlib derken masaya oturma sürecine değin mayın tarlasında yürüdü. Ancak bunu da içeride kendince fırsata çevirdi. Mülteciler şantajı ile AB’yi dize getirme politikası yürütüyor. Bu çekişmelerin, insanlığın şantaj unsuru olarak kullanılmasının sonu nereye gider?

Ortadoğu’da savaşın en sıcak olduğu iki noktadan biri Suriye diğeri Libya. İkisinde de Türkiye’nin cihadistleri desteklemesi ile savaşlar sürüyor. Erdoğan, Ortadoğu’daki savaşın en önemli öznelerinden biri. Bu anlamda AKP, devletin içindeki derin klik ile bir araya gelerek ‘Kürtler statü sahibi olmasın’ diye her türlü adımı atmakta bir beis görmedi. Ancak bunun da miadı doldu. Bakın, geride bıraktığımız süreye. Devlet bir hafta ‘NATOculuk’ yaparken diğer hafta ‘Rusyacı’ olabildi. Bu denli pragmatist siyasetin de bir ömrü vardır. Tükenir… İdlib’te bir günde onlarca askerin öldürülmesi bu pragmatist yaklaşımın sonucudur.
Mülteciler üzerinden yapılan şantaj ise ahlak ve vicdan dışı. Günümüz dünyasında kimsenin ahlaka ve vicdana baktığını düşünmüyorum ancak bu mülteciler üzerindeki şantajcı yaklaşımın da geri dönüşleri olacaktır. Tüm Avrupa buna tepkili. Bu bezirganlık düzeyindeki şantaj siyaseti muhakkak çeşitli bedeller ödetecektir.

‘YAKIN ZAMANDA YENİ BİR MASA KURULMASINI ÖNGÖRMÜYORUZ’

Rojava’daki mücadelenin artık sistemli biçimde hayata geçirilmesi için bölge politikacıları uğraşıyor ancak merkez Suriye yönetiminin durumu belli. Suriye eskisi gibi olmayacak ama yeni Suriye’de neler olacak çözülemiyor. Rojava’daki kazanımların resmileşmesi, federal bir sistemin tanınması ihtimali çok uzak mı sizce?

Mevcut durumda Suriye’de en istikrarlı, en güvenilen dinamik Rojava’dır. Geride bıraktığımız birkaç yıllık pratiği ile tüm dünya kamuoyunun ilgisini çekiyor. Şu anda Suriye’de postmodern bir dünya savaşı yaşanıyor. Dünyadaki neredeyse tüm güçlerin bir şekilde bulunduğu bir bölge. Bu nedenle güçlü, kesin öngörülerde bulunmak kolay olmasa da şu an ortaya çıkan kimi dinamiklerin gelecek vadettiklerini dile getirmek mümkün. Bunların başında da Rojava yönetiminin olduğunu söyleyebilirim. Birçok devlet de seküler, modern, güvenilir yönü nedeniyle Rojava’daki dinamiklerin varlığını önemli görmeye başladı. Rejim de tabi hala geleneksel kodlarını değiştirmiş değil son açıklaması ile Esad da hala eski yaklaşımını gösteriyor. Esad’ın Türkiye’ye yönelik Rusya’nın telkinleriyle yol alması sürecin bu şekilde sonlanmayacağını gösteriyor. Ancak şu kesin ki, en sonunda orada kaybeden başından beri direnen halk olmayacaktır. Rojava çok bedel ödedi. Belki daha da ödeyecek ancak bu bedellerin kazanımlarını da gelecek nesillere aktaracaktır.

PKK ile Türkiye Cumhuriyeti’nin çeşitli hükümetleri yıllar içinde birçok kez görüşmeler gerçekleştirdi. Savaşın dinmesi için uluslararası arenada bir araya gelindi. Sonuncusu için hepimiz umutluyduk ama yine olmadı! Siz yeniden karşılıklı görüşmelerin gözle görülür biçimde gerçekleşebileceğine inanıyor musunuz? Yoksa Kuzey Kürtleri için o tren kaçtı mı?

Yakın zamanda yeni bir masanın kurulmasını aklı başında olan hiç kimse ön görmüyor. Çünkü geride bıraktığımız birkaç yıl içinde korkunç suçlar işlendi. Hiçbir güven bırakmadı, tüm güveni ve sağduyuyu tüketti. Sayın Öcalan son değerlendirilmelerinde de yeni bir süreç için önce güce ihtiyaç olunduğuna dair çok önemli tespitlerde bulundu.

Nasıl yorumluyorsunuz son açıklamalarını?

Tüm Cumhuriyet tarihi boyunca devletin bu ısrarı nedeniyle sorunun devam ettiğini ifade etmiş. Masa metaforunu kullanmış… Güçlü bir demokrasi bloğunun masanın üçüncü ayağı olabileceğini belirtmiştir. Ben bunu şöyle yorumladım. Toplum büyümeden, örgütlenmeden, daha büyük bir güç ortaya çıkarmadan yeni bir sürecin başlaması da mümkün görünmüyor.

‘DEMOKRATİK BİR ÜLKEDE STATÜ REFERANDUMU YAPILABİLİNMELİ’

Türkiye’nin demokratik bir ülke olması, Kürt toplumunun taleplerinin yerine getirilmesi için yeterli midir? Sanki temel gündem biraz askıya alınmış gibi. Kuzey Kürtlerinin üretimden sanata, ticaretten politikaya kadar kendi bölgesini yönetebilme ihtimalini ne zaman konuşacağız?
Bu soruya cevap vermeden önce demokrasinin ne olduğu konusunda bence anlaşalım.

Nedir demokrasi?

Birçok sözüm ona sosyal ve siyasal bilimci, ulus devletlerde açık darbe ve baskıların olmadığı zamanları ‘demokratik zamanlar’ olarak tanımlar. Oysa bu demokrasiyi eksik ve çarpık tanımlayan devletçi, liberal bir bakış açısıdır. Demokrasi bu değildir! Ya da daha doğrusu bizim mücadelesini verdiğimiz demokrasi bununla yetinmek değildir. Eğer demokrasi bu ise, bizim istediğimiz bambaşka bir şey. Demokrasi toplumun sadece çoğunluğunun değil her sosyolojik birimin meşru taleplerine açık olmak demektir. Örneklendirecek olursak; bir coğrafyada çoğunluk hangi statüde yaşamak istiyor ise, nasıl tanımlanmak istiyor ise dilini, inancını, kültürünü nasıl yaşamak istiyor ise üst otoritenin onu sağlamak gibi bir görevi olmalı. Eğer bu sağlanırsa evet demokrasinin sağlandığı ortamda her şey aşılır ya da aşılması için her türlü meşru tartışmaya zemin sağlanır. Ancak Türkiye’de bu hiçbir zaman oluşmadı, kurulmadı.
Türkiye’de Kürtler ya da diğer halkların, mevcut ülkeden kopup yeni bir ülke kurma yönünde referandum yapma isteği de demokratik bir ülke tarafından anlayışla karşılanmalıdır. Bu bütün statü talepleri için geçerlidir. Bunun sağlanamadığı yerde gerçek anlamda bir demokrasinin de varlığı söz konusu olamaz.

Son olarak, 1992’de evi bombalanan Şırnak Belediye Başkanı Mesut Uysal, birçok kişi gibi sürgüne zorlanmıştı. O da sizin gibi sürgünde politika yapmaya devam etti. Ve 25 yıl sonra ancak geri dönebildi. Sizin de Cizre’ye dönebilmeniz o kadar sürer mi?

Evet tarihimiz böyle örneklerle dolu. Zira bu süre zarfında da çok şey yaşandı. Her şeyden önce Kürtler büyük bir bilinç ve irade ortaya çıkarmayı başardı. Sistemin de çelişkileri daha derinleşti. Bu çözüm konusunda hepimizin daha fazla varlık gösterme çabasında olmasını sağlıyor. Tabi bu kaotik süreçte belki öngörmek kolay değil ancak bir 25 yıl daha bekleyebileceğimi ya da benim durumumda olan arkadaşlarımın da bekleyebileceğini sanmıyorum. Netice itibariyle bu röportajı da bir kayıt olarak tarihimize bırakacağız. 25 yıl sonra geri dönüp baktığımızda bugünkü koşullarımızı da yeniden yorumlayacağız. Ben açıkçası 25 yıl sonra, bugün olduğumuz yerde olacağımızı sanmıyorum. Bambaşka bir yerde ve güçte olacağımıza kesinlikle inanıyorum. Yaşadığımız sorun tamamıyla çözülemese de 92 yılı bugüne ne kadar uzak duruyor ise, bugünün de 25 yıl sonraya o kadar uzak olacağını düşünüyorum.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir