Emperyalizmin genel bunalımı (6): Emperyalizm ve Türkiye’deki iktisadi kriz – Ahmet Kaplan

Elbette bu ülkeyi yöneten bir siyasi parti olarak AKP bu krizin sorumlusudur ama AKP başından beri emperyalizmin iktisadi politikalarını uyguluyor. Emperyalizmi bir tarafa bırakıp sadece AKP’ye saldırırsanız gölge boksu oynamış olursunuz

Türkiye’de sol, sosyalist yazarların siyasi analizlerinde, emperyalizm kavramı tamamen olmasa bile hemen hemen yok olmuş durumda. Bu analizlerin hepsinde krizin tek ve temel sorumlusu olarak AKP gösteriliyor. Elbette bu ülkeyi yöneten bir siyasi parti olarak AKP bu krizin sorumlusudur ama AKP başından beri emperyalizmin iktisadi politikalarını uyguluyor. Emperyalizmi bir tarafa bırakıp sadece AKP’ye saldırırsanız gölge boksu oynamış olursunuz.

Türkiye 1940’ların sonlarından beri IMF ve Dünya Bankası tarafından yönetilmekte denetlenmektedir. Öyle ki IMF ile 19 stand-by antlaşması yaşamışız. Antlaşma dediğime bakmayın, IMF’nin Türkiye’ye direktifleridir bunlar. 20.’si yolda gibi görünüyor. Dahası 19. antlaşmanın bir maddesine göre IMF Ankara’da bir ofis açmış durumda ve devletin ekonomik kurumlarını ve politikalarını yıllık olarak denetlemektedir.

Bu da yetmez, bazen işler gerçekten kötü gider, hükümet IMF, Dünya Bankası ve diğer emperyalist kurumların politikalarını tam olarak uygulayacak ”basireti” ve ”yeteneği” gösteremez, bu durumlarda ”kayyum” atarlar. Mesela 12 Mart döneminde Dünya Bankası kendi memurlarından Atilla Karaosmanoğlu’nu maliye bakanı olarak göndermişti, 12 Eylül öncesi ise eski Dünya Bankası memuru Turgut Özal’ın dışardan Demirel’e empoze edildiğini gördük. Özal’ın dayattığı 24 Ocak kararları için bir darbe gerekmişti. En son Kemal Derviş ekonomiye kayyum olarak atanmıştı ve AKP’nin tek yaptığı Derviş’in programını kelimesi kelimesine uygulamaya devam etmek olmuştur.

Sadece AKP’nin kabahati mi?

Analizlerde unutulan ikinci bir nokta ise, bu krizin emperyalist krizin bir parçası olduğudur. IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların dayattığı ekonomik politikalar birkaç soruna odaklıdır. Birincisi emperyalist sermaye için yeni yatırım alanları açmak. İkincisi ise emperyalist metropollerdeki krizin yükünün yeni sömürgelere aktarılması. Bu noktada Türkiye’ye dayatılan bu politikalar emperyalizmin küresel çapta geliştirdiği politikaların bir parçasıdır.

Mesela AKP döneminde Türkiye’ye akan yüz milyarlarca dolar parayı ele alalım. (Rakam sürekli değişiyor en son yarım trilyon civarında idi). Birçok sol akademisyen AKP’yi bu parayı çarçur etmekle, bu gelen paraları üretime yatırmamakla suçluyor. Çarçur ile kastedilen bu paranın ağırlıkla (yüzde 70-80 oranında) üretken yatırımlara değil ama borsa, köprü, havaalanı, AVM gibi rant getiren spekülatif alanlara gitmesi ise, bu para Türkiye’ye zaten bunun için geldi.

Daha önce de yazdım, emperyalist ülkelerde 2008’de krizinden sonra durgunluk başladı, kriz sırasında ise finans tekelleri trilyonlarca dolar para kaybetmişti. Emperyalist devletler, adına miktarsal genişleme dedikleri bir yöntemle (quantitaive easing), finans tekellerinin elinde patlayan ve değeri çöp değerine düşmüş olan finansal varlıkları satın aldı. Yani devletler para bastılar ve bunları batan bankalara ve finans kurumlarına batıkları karşılığı verip bunları kurtardılar.  Operasyonun büyüklüğünü anlatmak için tekrar söylüyorum, sadece İngiltere’deki en büyük beş bankanın dördü iflas durumunda idi ve devlet tarafından kurtarılmıştı. Tabii bu arada halka kemer sıkma politikaları dayatıldı. İngiltere’de son yılda bedava yiyecek yardımından yararlanan insanların arasına işi gücü olan insanlar da katılmaya başladı.

İşte bankalara ve finans kurumlarına verilen bu para metropol ülkelerde yatırım alanı bulamıyordu, Türkiye gibi ülkelere aktı. Türkiye bunu üretimde kullanamazdı, mesela tarımda çiftçinin teşvikinde kullanamazdı, bu paranın gelme koşullarından birisi zaten tarımda küçük çiftçiye verilen tüm teşviklerin, korumaların kaldırılması ve gümrük duvarlarının sıfırlanarak Türkiye çiftçilerinin emperyalist tarım tekellerinin insafına bırakılması idi. Dahası Türkiye halkının emperyalist tekellerin pazarladığı sağlıksız kimyasallarla dolu gıda mallarının bir pazarı olması hedefleniyordu.  Tütünden fındığa, şekere, hayvancılığa hatta samana kadar tüm tarım sermayenin sınırsız egemenliğine açıldı. Hatta hükümet şimdi halleri özelleştirme peşinde. Eğer 19. stand-by anlaşmasına bakarsanız neden pazarda bu kadar pahalılık var, köylüler neden kitleler halinde iflas ediyor bunu anlarsınız.[1]

Bağımlılığın sınırları içinde                                                  

Türkiye’de üretim yok değil. Her gün 14 milyon civarında emekçi sanayi ve hizmet sektörlerindeki işlerinde ter döküyor. Bu çok ciddi bir işçileşme olgusudur. Mesela 2017’deki motorlu araç üretimi 1 milyon 674 bin.[2] Bunlar önemli üretim rakamlarıdır ancak bu sektörlerin hepsi önemli oranda ithalata bağımlıdır, bu fabrikaların işlemesi emperyalist tekellerin diğer şirketlerinden alınan yedek parça, hammadde vb. girdilere bağlıdır. Durum o kadar kötüdür ki, Türkiye’nin aldığı sattığını karşılamaz ve her yıl dış ticaret açığı verir ve bu açık turizm gelirleri ile, işçi dövizleri ile, tarımsal ihracat ile vb kapatmaya çalışılır. Kapanmaz tabii ve bu açık için de borç alınır. Devlet, mesela, ben bu gelen parayı bu ithal malların üretimine yatırayım, en azından bu konuda tasarruf sağlayayım diyemez, çünkü IMF daha baştan bu paralar gelmeden devlete gümrük duvarlarını öyle bir yere çektirmiştir ki bu yatırımlar kârlı olmaz, kimse de bu yatırımlara girişmez zaten. Yerli otomobil sevdasını hatırlayın. Erdoğan birkaç kere yerli otomobil yapacağız diyerek ortaya çıktı ama bir şey yapamadılar. Otomobilden bahsediyoruz, Türkiye’nin 60 yıldır ürettiği 100 yıllık bir teknolojiden.

Şu an Türkiye’nin petrol, gaz ve kömüre verdiği para yıllık on milyarları buluyor. Devlet bu parayı mesela Türkiye’ye sıfıra mal olacak alternatif enerji kaynaklarına aktaramaz. Aktardıkları ise ancak emperyalist tekellerin izin verdiği oranda olabilir.

Bu para emperyalistlerin parasıdır ve sadece onların istediği alanlara yatırılabilirdi ve öyle de oldu. Borsa’ya girdi, devlet kurumlarının özelleştirilmesinde kullanıldı, yetmedi halkın suyuna el konması için baraj vb. yapımında kullanıldı, dağın taşın maden tekellerine açılmasında kullanıldı, finans olarak halka kredi kartı borcu olarak verildi, AVM’lere yatırıldı (AVM’ler doğrudan rant yaratmasının yanında, tüketicileri pazarlardan ve küçük marketlerden uzaklaştırıp tek noktada toplaması ile zincir marketler ve shoplar için yaşamsal önemde), paralı yollar, köprüler yapıldı, rantsal kentsel dönüşüme paralar yatırıldı, yüzbinlerce satılmayan ev yapıldı. Gereksiz köprüler yapıldı ve kârlı olması için geçiş garantileri verildi, iki tane havaalanı varken bir üçüncü yapılıyor, yetmiyor Marmara-Karadeniz arası bir kanal planlanıyor. Sağlık sektörü, özelleştirilen şehir hastaneleri ile emperyalist pazarlara daha fazla açılıyor.

Erdoğan’a nasip oldu

Bu kadar sömürü ancak azgın bir faşizmle mümkündür, başkanlık sisteminin en önemli fonksiyonu emperyalizmin ekonomik programlarının pürüzsüz uygulanmasıdır. 1950’lerden beridir emperyalizm ile işbirliğini savunan tüm sağcı partiler her zaman başkanlık sistemini savunmuşlardı, ancak bunun gerçekleştirilmesi Erdoğan’a nasip oldu.

Emperyalizmin Türkiye’ye dayattığı iktisat politikası istisna değildir, dünyanın her tarafına aynı şeyleri dayatıyorlar. Mesela dünyanın en verimli topraklarına sahip olan Mısır’da halk açlıktan günde iki öğün yemek yiyor, ama hükümetler aynı Türkiye gibi bol miktarda inşaat ve rant projesi ile meşgul. Ama Mısır hükümeti Kahire’nin 45 km dışında sıfırdan 5 milyonluk yeni bir şehir yapmakla meşgul.[3]Tabii yeni şehirde, yeni havaalanı da dahil yok yok! Toplam maliyet açıklanmamış ama sadece 2020 ve 2022 arasında iki yıldaki yatırım miktarı 45 milyar dolar.

Türkiye’deki iktisadi kriz emperyalizmin krizinin bir parçasıdır, bu noktada hükümete, parayı iyi yerlere harcamadı eleştirisini yapmak demek aslında bu paraya karşı olmadığımız anlamına geliyor. Ama asıl sorun emperyalist yatırımlardır. Asıl sorun uygulanan iktisadi politikaların emperyalizm tarafından dikte ettirilen politikalar olmasıdır. Hükümetler emperyalizmin politikalarını uygulayan bir araç konumundadır.

 

Dipnotlar:

[1] http://www.tarimdunyasi.net/2007/01/31/ziraat-bankasinin-tarima-donusu/ (Ali Ekber Yıldırım)

[2] http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/otomotiv-sanayisinden-rekor-uretim-40731086

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Proposed_new_capital_of_Egypt

Kaynak: Sendika.org

İlginizi çekebilir