Ekoköyler bir “düş” mü: Düşler Akademisi Kaş

Ekoköy: kendi kendine yeten, tatmin edici bir yaşam tarzı sürdürmeyi isteyen, birbiriyle, tüm canlılarla ve yerküreyle uyum halinde yaşamaya çalışan, kentli veya kırsal toplum insanlarından oluşur.

Düşler Akademisi Kaş projesini çoğu zaman fiziksel veya sosyal dezavantajlı bireylerin hayata eşit katılım hakları olması gerektiğini savunan ve Alternatif Yaşam Derneği (AYDER)’in yürüttüğü bir proje olarak tanıdık. Her bir etkinlikte, kalıplara sığdırdığımız ‘normal’ kavramının aslında her çeşit insan için olduğunu işliyorlardı. Bu yaz, yani 2018 itibarıyla, 12 tematik hafta boyunca katılımcı gruplar, akademisyenler ve gönüllüler haftanın teması etrafında bir araya gelip Türkiye ölçeğinde yenilikçi ve sürdürülebilir çözümlere değinecekler.

Aslında bu kapsayıcı projelerin gölgesinde kalan ancak akademinin mihenk taşı olan ekolojik ve sürdürülebilir yaşam ilkeleri Düşler Akademisi Kaş’ı bir ekoköy yapmaya yetiyor diyebiliriz.

Bir yandan küçük hissettiğimiz Dünya’yı büyüten, bir yandan da büyük sandığımız benliğimizi küçülten bu yerde kimsenin yaşı, dezavantajı, eğitim durumu, dini veya ırkı yok. Herkes eşit ve ‘gönüllü’. Bu eşitlik, ekosistemdeki her canlının uyum içerisinde yaşamasını sağlıyor. Çukurbağ Köyü’nün yerlisi de o haftaki gönüllü veya katılımcı da beraber yapıyor her işi. Herkesin bilgisi, yeteneği veya isteği oldukça yapılacak yüzlerce iş var akademide. Para geçmiyor, emekle çalıştıkça karşılanıyor barınma, beslenme ihtiyacı. Sadece iki önemli ilke kulaklara çalınıyor akademide: Sevgi diliyle konuşmak ve açık iletişim kurmak. Bunlar da psikolojik sürdürülebilirlik sağlıyor köyde.

İnsanlığın, tükenmesinden en çok korktuğu bu yüzden paylaşmadığı ama aslında sonsuz kaynak olan sevgi. Sadece gönüllü rotasyonu ve yaşayış tarzıyla da olmuyor tabii ki… Herkes, ilgili ve bilgili olduğu konu doğrultusunda bilgilendiriyor etrafını. Bir mühendis gıdaların bileşenlerinden bahsederken bir lise öğrencisi merakla dinliyor kenardan, veya Hollandalı bir danışman nasıl yoga yapılacağını öğretebiliyor Down sendromlu gençlere.

Tüketici değil de en azından kendi tükettiği kadarını üretebilen canlılar da olabileceğimizi hatırlatıyoruz kendimize. Belki de sıfırdan keşfediyor kimimiz. Asgari miktarda çöp çıkarıyoruz her gün. 14 dönümlük bu araziye girdikten sonra paketli hiçbir gıda girmiyor içeriye. En yakın bakkal 3 kilometre uzaklıkta. Çamaşırhanede kıyafetlerimiz, bulaşık makinasında bulaşıklarımız makinalar tamamen dolduktan sonra yıkanıyor. Güneş enerjisiyle ısınıyoruz.

Gözümüz daha fazlasında değil, o fazladan 2 dakika duş yerine onlarca marul sulanabilir çünkü. Tarlamız var burada, ‘The Tarla’. Damla sulamayla sulandığı için çok daha az su harcıyor. Her gün yemeklerimizi tarlada büyüyen sebzelerle yapıyoruz. Yemekleri yedikten sonraysa, mutfak atıklarımızı kompost yapmak için ayırıyoruz bir kenara. Ulaşım için akademinin sadece bir minibüsü var, ve yeterince bisikleti. Doğayı kirletmek için yaşamıyoruz Düşler Akademisi’nde. Tam aksine, bu doğaya misafir olduğumuzun bilincinde yaşıyoruz. Çünkü biliyoruz ki, sadece yeni sezonu çıktığı için o yeni moda tişörtlere ihtiyacımız yok. Çünkü biliyoruz ki o bir yeni moda tişört için dolaylı yoldan harcanan su miktarı 2700 litre. Çünkü biliyoruz ki bir bisküvi ambalajı doğada 400 yılda çözünüyor.

Henry David Thoreau’un da yazdığı gibi: ‘‘Ormana gittim. Çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan her şeyi bozguna uğratmak için.’’

Kaynak : Ayder

İlginizi çekebilir