Eğitimdeki ikilik: Özelleştirme ve devletleştirme – Nejla Kurul

Okullar ne dar bir bürokrasinin akıl ve duygusuyla, ne de kâr peşindeki sermayedar eliyle iyi olabilirler. Kamusal bir eğitimde okullar işlevlerini kamu finansmanı ile yerine getirir, bu yaklaşım eğitimde eşitliği sağlar. Bu nedenle kamusal eğitim resmi okul/özel okul ikiliğini aşan bir perspektife sahiptir.

Fotoğrafta yazının tartışma konusu olan iki model yan yana duruyor. Özelleştirme mağduru olan kişi devletleşmeyi çağırıyor. Burada bir sorun var. Son yıllarda eğitimde pek de tartışılmayan konular, devlet okullarının niteliğindeki düşüş, özel okulların kapatılması, batması ve patates ya da buzdolabı gibi alınıp satılması. Yüz binlerce ataması yapılmayan öğretmenin olduğu ve öğretmen ücretlerinin epey düştüğü koşullarda, üstelik özel teşvikler, krediler, vergi affı ve vergi indirimlerine, yani kamu kaynaklarının transferine karşın özel okulların durumu kötüdür. Doğa Koleji’nin iflasının yanı sıra 200 civarında özel okulun kapandığı ya da devredildiği ifade ediliyor. (1) Bu gelişmeler, özel okulculuk paradigmasının çöküşünün işaretlerini, veriyor. Ancak bu belirleme, devlet okullarının daha iyi durumda olduğu anlamına gelmiyor. Çünkü her ikisini de etkileyen siyasal iklim aynı. Resmi eğitimin sorunları ciddi biçimde arttı. Sormamız gereken soru iki modele mahkûm olup olmadığımız. Bana kalırsa değiliz, başka bir eğitim hikâyesi yazmaya muktediriz.

RESMİ OKULLAR/ÖZEL OKULLAR İKİLİĞİ

Eğitim hizmetinin sunumu ve finansmanı için elimizde kabaca iki model bulunuyor. Bu modellerden birincisi ‘eğitimin resmileştirilmesi’, diğer bir deyişle devlet tanımımıza bağlı olarak ‘eğitimin devletleştirilmesi’ modelidir. İkinci model, neo-liberalizmle uyumlu olarak ‘eğitimin özelleştirilmesi’dir. Bu iki modelin uygulanma oranları, kapitalizmin farklı tarihsel uğraklarında, büyük ölçüde resmi eğitim lehine de olsa birlikte yürüyor.

Eğitimde her iki modelin de doğurduğu sorunlar kabaca tartışılıyor. Bunlar hararetle savunulan özelleştirmeler ve partili devletin eğitimi resmileştirmesinin/devletleştirmesinin yarattığı sorunlar! Eğitim kamuoyu bir avuç insanın çocuğunun gittiği özel okulların önemli olmadığını düşünüyor olmalı ki sessiz. Sanki özel okullar, yöneticilerinden bağımsız kamunun sorunu değilmiş gibi olana bitene kayıtsız. Örneğin OHAL döneminde kapatılan Gülen okullarına ne olduğunu bilmiyoruz. Son birkaç haftadır Doğa Koleji ve İstanbul Şehir Üniversitesi’nde olanlar tartışılıyor. Kamuoyu yine kayıtsız. Yeni rejimin güçlü devlet vizyonunun hem resmi eğitimi kendi arzuları yönünde tektipleştirme hem de vakıf üniversiteleri ve özel liselere OHAL devam ediyormuş gibi ‘siyasi dokunuşlar’la müdahalenin ortaya çıkardığı sonuçları görüyoruz. Yani bu üç olay birbiriyle bir hayli ilişkili. “Devletleştim” diyen iktidar hem resmi eğitimi hem de özel okulları kıskaç altına alıyor. Demokratik kamuoyu ve yurttaşlar ise devletin sermaye gruplarıyla dansını ise seyrediyor.

EĞİTİMİN DEVLETLEŞTİRİLMESİ (RESMİ EĞİTİM)

Birinci modele aslında çoğumuz öğrencilik yıllarından aşinayız, nihayetinde bu modelin açığa çıkardığı bireyleriz. Denetimin yoğun olduğu resmi bir eğitimden geçtik, öğretmenler eliyle atılan kodlarla kuşatılırken oldukça travmatik anılarla dolduk. Son yıllarda ise yaygın korku kültürü nedeniyle hem öğretmenler hem de öğrenciler birey, kişi ve özne olmaktan hızla uzaklaştırılıyorlar. Bu durumda resmi eğitim nedir? Resmi eğitim piyasa talepleri ve verili devleti inşa eden etnik, dinsel ve ataerkil kodların, toplumsal alandan gelen karşı yönden tazyike rağmen korunduğu ve özellikle yürütme gücünü elinde bulunduran siyasal iktidarın tüm kamusal talepleri reddettiği arındırıcı, türdeşleştirici ve özümleyici devlet alanının uzantısı bir “öğretme” sürecidir (2). Resmi eğitimde devlet çemberinin daraltıldığı dönemler kadar toplumsal mücadelelerdeki güç akışlarına göre çemberin genişlediği dönemler de olmuştur. Son dönemde yaşadığımız ise, siyasal iktidar eliyle devletleştirme pratiklerinin sivil toplumun üzerine adeta çöktüğü, eğitimin bileşenlerini sivil ölülere dönüştürdüğü bir dönemdir. Bu çöküşün özel okulları da etkilediği açıktır.

Resmi eğitimin iktisadi ve finansal bir yönü var. Resmi eğitim ya da devlet okulları doğrudan ve dolaylı vergilerle finanse ediliyor. Buna diyecek bir şey yok kuşkusuz. Vergi alan devlet, eğitimi bir hak olarak verecektir, ancak her kesimden vergi aldığına göre çoğulculuğu gözetecektir. Ancak resmi eğitimin tüm finansmanını vergi yükümlüleri yapmasına karşın yurttaşların küçük bir azınlık dışında eğitim üzerine konuşma hakkının olmamasına dikkati çekmek gerekiyor. Yani bizlerin bütçe hakkı engelleniyor.

2020 Merkezi Yönetim Bütçesi ödenekleri içinde Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrılan pay yüzde 11.4’tür (125.4 milyar TL). İç ve dış güvenlik ile yargı harcamalarına merkezi yönetim bütçesinden ayrılan ödenek oranı ise (yüzde 13.2+ yüzde 11.4) toplam yüzde 24.9’dur (3). Devletin zor aygıtlarına ayrılan pay epey yükselirken ideolojik bir aygıt olarak eğitime ayrılan pay öğrenci sayısındaki artışına karşın önceki yıllara yakın bir seyir izlemiştir.

EĞİTİMİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ (SERMAYENİN EĞİTİMİ)

İkinci modelin 1980’lerden itibaren sermaye birikim rejimindeki köklü değişimle birlikte güçlendiğini gözlüyoruz. Üstelik uzunca bir zamandır özelleştirmeleri canhıraş savunan bir siyasal iktidar tarafından yönetiliyoruz. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nca hazırlanan bir rapora göre (4) Türkiye’de, 1986-2016 yılları arasında yapılmış olan 68 milyar dolarlık özelleştirmenin yüzde 87. 9’u AKP Hükümetleri döneminde yapıldı.

Özel okulların resmi eğitimdeki aynılaştırıcı, özümseyici, arındırıcı devletleştirme pratikleri nedeniyle bir kaçış alanı olduğu görülüyor, özel okullar hem ağırlıklı sağdan hem de sol kesimlerden gelir düzeyi görece yüksek kesimleri çekiyor. Ne var ki siyasetteki kutuplaşmaya bağlı olarak özel okullar da birbirinden ayrıldı. Farklı kanaatlere bakılırsa okul sermayesinin genel karakterine göre okullara yüklenen nitelikler farklılaşıyor. Özel okullar, kimilerine göre daha “dindar”, kimilerine göre daha seküler, cinsiyetçi karakteri daha düşük, daha ‘hür’ (!), kimlik ve anadillerine daha duyarlı, daha çağdaşmış algısı ile hem devlet politikası olarak hem de emeğin orta katmanlarından gelen bir taban tarafından desteklenir gözüküyor.

AKP döneminde özellikle, orta ve üst gelir gruplardan çevrelerin, ekonomik tüm imkânlarına karşın niteliği büyük ölçüde tartışılır hale gelen resmi eğitimden rahatsızlıklarından da güç alınarak eğitimin özelleştirilmesi teşvik edilmeye başlandı. Tabi özel okullara yönelimin “param var resmi eğitime mahkûm değilim” diyen bireylerin salt gelir düzeyi ile açıklanması güç. Ebeveynlerin okul kararlarına farklı arzuları eklenmiş olmalı. Özel okula kaçışın en görünür nedeni sınav ekonomisinin yarattığı yarışta resmi eğitimin çocuklarını geri bırakacağı kaygısıdır. Yani okul başarısı kaygısıdır.

Ne var ki bu başarı arzusuna başka sorgulamalar da dahil olmuştur. Resmi eğitimde İslami içeriği yeterli bulmayanlar, İslami içeriğin çoğalmasından rahatsız olanlar, Kürtçe (anadilinde) eğitimin ancak özel okullarda verileceği kanısını taşıyanlar, okullardaki aşırı cinsiyetçi eğitimi sorgulayanlar, devlet okullarında Atatürkçü ve laik bir eğitimin olmadığına inananlar, devlet okullarında çocuklarının yoğun bir baskı, akran zorbalığı ve öğretmen hoyratlığı ile karşı karşıya kalacağını düşünenler… Tüm bu sorgulamalara karşın rasyonel akıl, eğitimin özelleştirilmesine ilişkin asıl savunusunu özel okulların nitelikli ve verimli oldukları iddiası üzerinden temellendiriliyor. Bu iddianın ne denli gerçek dışı olduğunu da özel okul ve üniversitelerin yaşadığı son gelişmeler ortaya koyuyor.

Farklı kesimlerden gelen arzu akışları dikkate alınırsa eğitimin özelleştirilmesi bugün hangi büyüklüğe ulaştı? 2018-2019 öğretim yılında toplam 66 bin 848 okul var ilkokul, ortaokul ve liselerde. Bu okullarda toplam 16 milyon 529 bin 169 öğrenci öğrenim görüyor. 2018-2019 öğretim yılında, özel okul öğrencilerinin toplam öğrenci sayısı içindeki oranı yüzde 8.7 olmuş. 2000-2001’de özel okul öğrencilerinin toplam öğrenci sayısı içindeki oranının yüzde 1.9 olduğu anımsandığında özelleştirmeler konusunda epey yol alındığı gözleniyor. 2018-2019 yılında özelleştirmeye ilişkin toplam oran, öğretim düzeylerine göre epey farklılık taşıyor. Eğitimin özelleştirilmesinde okul öncesi eğitim birinci sırada (yüzde 16.5). Bu oranı ortaöğretim izliyor (yüzde 13.7), sonra ortaokullar (yüzde 6.2, ve ilkokullar geliyor (yüzde 5) (5).

KAPATILAN GÜLEN OKULLARINA NE OLDU?

Yazının vurucu noktasına gelelim. Özel okullar lehine tüm bu teşvik ve her kesimden lehte toplumsal algıya karşın Gülen okullarının tamamı niçin kapatıldı? Ne kadarı devletleştirildi, ne kadarı el değiştirdi? Doğa Kolejleri neden batıyor? İstanbul Şehir Üniversitesi ile iktidar neden uğraşıyor, üniversite Marmara Üniversitesi’ne niçin devredildi? Bu sorular özel okulculuk ile siyasal iktidar/devlet arasındaki mali ilişkileri ortaya koyuyor.

Eğitimin durumu ile ilgili bir değerlendirme yazısı istenmişti 2014’te bir düşünce kuruluşu tarafından. Yazının küçük bir kısmını Gülen okullarının eğitim kamuoyunda istatistik olarak görünmezliğine rağmen eğitim politikaları üzerinde ciddi bir politik baskı grubu olmasıyla ilgili eleştirimi riskli görmüşler ve yazımı MEB’teki tüm “cemaatçiler üzerimize yürür” diyerek yayınlayamamışlardı. Eleştirdiğim olgu, giderek artan özelleştirmelerle eşitsizliklerin artışı ve eğitimin herkese açık, şeffaf, görülür ve duyulur olmaması kısaca kamusallığından, kamusal tartışmalardan hızla uzaklaşması idi. Gülen okulları bir taraftan “özel ve kapalı” diğer taraftan kapısını dışarıya karşı sürgülemiş ve klik hale gelmiş, kendini herkese, kamusal alana açmayan okullardı. Ne var ki bugün pek çok özel okulun şu veya bu biçimde cemaatleştiğini, siyasal iklim otoriterleştikçe içe kapandığını düşünüyorum.

Anımsanacağı gibi, siyasal iktidarın söylemi ile “milli güvenliğe tehdit oluşturan ve FETÖ/PYD” ilişkisi saptanan 15 vakıf üniversitesi, 934 okul, 109 özel öğrenci yurdu ve pansiyonu kapatıldı. Bu okullar 15 Temmuz Darbe girişi öncesinde İslami sermayenin göz bebeği olarak anlatılmış ve devletin eski kodlarına karşı savunulmuştu. Uzunca bir süre iktidara göre, imam hatip okulları ve Gülen okulları Türkiye’de çoğulculuğa katkı getiriyorlardı ve Türkiye’yi uluslararası kamuoyunda iyi bir biçimde temsil ediyorlardı. Ne var ki ilginç biçimde araştırmacılar bu okullardaki okul, öğrenci ve öğretmen sayılarına bir türlü kolayca ulaşamıyorlardı. Yani bu okullar özel öğretim sistemi içinde idi, (kapatılan okullara bakıldığında) bunlar AKP’nin üst kadrolarının bildiği ama kamunun pek de bilmediği okullardı. Yani Tuksal’ın da ifade ettiği gibi cemaatler yeterince şeffaf değildi, AKP’nin de cemaatlerle ilişkisi yeterince kamusal değildi (6). Şimdi de 15 Temmuz sonrası kapatılan bu okullara ne olduğunu bilmiyoruz. Kaçı başka bir sermaye grubuna devredildi, kaçı İmam Hatip Lisesi haline dönüştü, ne kadarı devletleştirildi?

Gülen okulları, iktidar bloku içindeki çatışmanın ardından, ana akım medya eliyle tüm yöneticileri, öğretmenleri hatta öğrencileri ile birlikte “dehşet yuvasının ajanları”na dönüştüler. Bu okullarda birden bire “öngörülemez bedenler”in yaşadığı ortaya çıktı. Polis Akademisinin yayınladığı Uluslararası Bir Tehdit Olarak FETÖ adlı yayına göre, bu okullar 13-18 yaş arası çocukları hedefleyen endoktrinasyon amacına sahiplerdi ve öğrencilerin kandırıldığı politik mekânlar haline gelmişlerdi. Bu yapı ve okullar haşhaşilerle benzerlikler taşıyordu. Bu mekânlarda amaca ulaşmak için her yolun mubah olduğu Makyavelist bir örgüt anlayışı işliyordu: Sert bir hiyerarşi, otoriter ve sorgusuz itaat edilen bir lider. Örgüte tabi olanlar emirlere kayıtsız şartsız itaat eden zombilere dönüşmüşlerdi. Örgütteki biz ve Öteki ayrımları çift kişilikli ve tedbirli bir yaşamı gerektiriyordu (7).

Polis Akademisi raporunun olumsuzladığı nitelemeleri nasıl bir eğitim sorusuna tercüme edersek okulların özgürleştiren bir eğitim vermeleri (endoktrinasyona karşı), demokratik ve katılımcı olmaları (sert bir hiyerarşinin reddi), lider ya da okul müdürü dahil herkesin eleştirilebileceği (sorgusuz sualsiz itaat edilen bir lidere karşı), öğretmen ve öğrencilerin düşünce ve duygu dünyası bakımından açık görüşlü olmaları (çift kişilikli olmaya karşı) gibi makul sonuçlara ulaşırız. Polis Akademisi’nin bu sonuçlara ulaşıp kendi eğitim programını bu bakış açısı ile gözden geçirip geçirmediğini bilemiyoruz. Ancak sonuçları ilkeleştirir, buradan ölçütler dizisi çıkarır ve okulları bu ölçülere göre değerlendirirsek başta Polis Akademisi olmak üzere ne verili devlet okullarının ne de özel okulların iyi bir sonuç alamayacağı kanaatine ulaşmak çok zor değildir. Çünkü okullarda korku kültürü arttıkça sessizleşme, içe bükülme, kapanma ve dışarıya pencerelerini kapatma, yöneticilere sorgusuz sualsiz itaat gibi davranışlar ortaya çıkar. Kendi güvenen güçlü öğretmenler, öğrenciler ve ebeveynler; kendini özgürce ifade eden, insanların birbirine değer verdiği, farkları olumlayabildiği, ortaklaşa değer üretebildiği bir kültür içinde ortaya çıkarlar.

DOĞA KOLEJİ’NE NE OLDU?

Türkiye genelinde 130’u aşkın yerleşkesi bulunan Doğa Koleji çöküşün eşiğine nasıl geldi? Öğrenci Veli Derneği’ne göre, Türkiye’nin 51 ilinde 411 okula sahip olan Doğa Kolejleri’nde 10 bine yakın öğretmen çalışıyor (8). Doğa okullarında güvencesiz ve geçici süreli istihdam edilmiş öğretmenlerin ve diğer çalışanların ücretlerini alamaması ile başlayan süreç, öğretmenlerin derslere girmemesi ve grev yapması ile devam etti.

Doğa Koleji’nin kısa tarihi oldukça ilginç! Kolej, 2001’de Fethi Şimşek tarafından (Doğa Eğitim Vakfı) kurulmuş, yaklaşık 15 yıl çalışmalarını rahatça sürdürmüş. Anlaşılamayan bir nedenle Fethi Şimşek, kolejleri darbeden yaklaşık bir yıl önce yabancı bir ortağa (Turkven) satmış ama kısmi ortaklığından da vazgeçmemiş. Kolej, Gülen Cemaati ile bağlantılı olduğu iddia edilen Turkven’den, 2016’da yani OHAL döneminde, 320 milyon dolara Metal Yapı’nın sahibi Ömer Saçaklıoğlu’na, bazı kaynaklara göre bir gece yarısında bankalar mesai saati dışında açtırılarak satılmış (9). Koleji alan şirketler grubunun, yani Metal Yapı’nın eğitimle hiçbir ilgisi yok, bir gayrimenkul şirketi. Sonrasında muhtemelen kolejin gelirleri büyük ölçüde gayrı menkul işine yatırılmış ve okullar batışın eşiğine getirilmiş.

Ortada bir yabancı yatırımcı olduğu için bu satışın ne denli rızaya dayandığını ortaya koymak güç. Fethi Şimşek Gülen okullarıyla ilişki olduğu iddiaları karşısında bir açıklama yapmış ve Gülen Cemaatini karşısında olduğunu ifade etmiştir: “35 yıldır eğitim sektöründe faaliyet gösteren, özel eğitim kurumlarının öncü isimlerinden biri olarak yıllar içinde hep Fetullahçı İhanet Çetesinin rekabet baskısı altında, bu çetenin hâkimiyetinin yüksek olduğu bir alanda büyümeye çalıştık.” diyerek (10) “Fetöcü” olmadığını etkin biçimde kanıtlamak istemiştir. Bu durumda kolej kapatılmamış, görünüşte gönüllü biçimde satılmıştır.

Metal Yapı’nın sahibi olduğu Doğa Koleji zinciri aylardır adım adım batışa doğru giderken eğitim kamuoyu yine haberdar olmadı. Kol kırıldı yen içinde kaldı. Öğretmenler aylardır ücretlerini alamıyor, yaşadıkları durum nedeniyle derslerine yoğunlaşamıyorlardı. Öğrenciler ve veliler de bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamışlar ve nihayetinde olay kamuoyunda görülür ve duyulur hale gelmişti. Doğa Kolejinde de yine kamusal olamayış hali yaşanıyor. Kolej okullarında olanı biteni sonradan duyduğumuz için diğer özel okullarda ne olduğunu yine bilmiyoruz. Eğitim sermayedarı ve küçük bir bürokratik grup özel okulları yönetiyor. Öğretmenlerin, öğrencilerin ve ebeyevnlerin kararlara katılımı ve gidişata müdahalesi çok sınırlı.

Son günlerde hikâye daha da ilginç hale geldi. İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Vakfı’nın Doğa Koleji okullarını satın almak üzere olduğunu duyduk. Satılık okulun fiyatı da belirlenmiş: 800 milyon TL! Doğal olarak bir devlet üniversitesinin vakfında bu denli yüksek bir paranın bulunması mümkün değil. Çünkü rakam İTÜ’ye 2020 yılı bütçesi için yani bir yıl için ayrılmış ödeneğin yaklaşık yarısı (443.2 milyon TL) (11). Şu anda bu okullara dair “İTÜ Vakfı’nın Doğa Kolejleriyle ilgili müzakerelerinin olumlu yönde devam ettiği” cümlesinden fazla bilgimiz yok (12). Fakat farklı internet kaynaklarında çok sayıda şirket ve bankanın doğa kolejleri ile ilgilendiğini görebiliyoruz. Kısa bir süre sonra kolejlere, öğrencilerine ve öğretmenlerine ne olacağını öğreneceğiz. Ancak eğitimde ticarileşmenin geldiği son aşama bu! Doğa Koleji zinciri, 2015’den bu yana yani yaklaşık dört yıl içinde üç kez el değiştirmiş olacak, parası olmadığını tahmin ettiğimiz İTÜ Vakfı’nın devri alıp almayacağı ve alırsa sahipliğinin ne kadar süreceğini öngörmek güç.

İKTİDARIN KARŞISINA ÇIKAN YANIYOR: İSTANBUL ŞEHİR ÜNİVERSİTESİ

Üniversitelerin özelleştirilmesi konusunda bir olay da İstanbul Şehir Üniversitesi’nin mali gerekçeler gösterilerek Marmara Üniversitesi’ne devridir. AKP ile aynı tabana seslenen yeni kurulan Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu’nun da kurucusu olduğu İstanbul Şehir Üniversitesi alışılmadık bir YÖK kararıyla garantör Marmara Üniversitesi’ne devredildi. Öğreniyoruz ki kamuya ait olan yerleşke arazileri iktidara yakın olan vakıf üniversitelerine bedelsiz tahsis ediliyor, sonra mülkiyet devrine dönüştürülebiliyor, bu devir karşılığında üniversiteler Devlet bankalarından, Halkbank’tan ciddi miktarda yatırım kredisi alabiliyorlar.

Gelecek Partisi’nin kurulmakta olduğu günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan sözü alıyor ve Davutoğlu’nun ya da üniversitenin Halk Bankası’nı dolandırmaya çalıştığı iddiasını ortaya atıyor. En yetkili makamdan gelen söz üzerine YÖK hâlihazırda yasada böyle bir durum öngörülemediği için kendini yasa koyucu yerine koyarak üniversiteyi Marmara Üniversitesi’ne devrediyor.

Siyasal iktidarın karşısına çıkılmadığı, iktidarla çatışılmadığı sürece her şey mümkün ve kolay. Çatışma başladığı anda İstanbul Şehir Üniversitesi’nin durumuna düşülüyor. Üniversitenin bu gelişmeler karşısında açıklamasından birkaç cümle şöyle: İstanbul Şehir Üniversitesi’ne ilişkin gündeme getirilen ve üniversiteyi zan altında bırakan asılsız iddiaları üzülerek takip etmekteyiz. Üniversitenin tüzel kişiliği, mensupları (öğrencileri, öğretim elemanları ve çalışanları) ve paydaşlarının hakları ile kurumsal ve bilimsel birikimi siyasi tartışmalara kurban edilmemelidir… Üniversitemize yönelik baskı, müdahale ve siyasi tartışmaların eğitim, öğretim ve araştırma faaliyetlerini kesintiye uğratmasından, devam eden hukuki süreçleri etkilemesinden derin bir kaygı duymaktayız.

Görüldüğü gibi eğitim sermayesi ile siyasal iktidar arasındaki ilişkiler bu örneklerde çok açık. Kamu arazilerinin bedelsiz özel okullara devri, kamu bankaları kanalıyla kullandırılan ucuz krediler, teşvikler, vergi indirimleri ve afları, ayrıca öğrencilerden alınan yüksek harçlar yetmiyor, ayrıca bu kurumlar borçlanıyorlar. Bazı yazarlar ‘devlet’ ile ‘siyasal iktidar’ arasında bir ayrım yapmak gerektiğinde ısrarcılar. Ne var ki devletin otoriterleştiği dönemlerde parti-devlet bu ayrımın yapılmasını neredeyse olanaksız kılıyor. Bu tartışmacılar, devlet değil siyasal iktidar böyle yaptığı için özelleştirmeler böyle kötü sonuçlar veriyor diyerek ciddi bir iktidar aygıtı olan devleti aklıyorlar. Bence buradaki ayrım iktidar mantığı ile ilişkili.

EĞİTİMİN TOPLUMSALLAŞMASI/KAMUSALLAŞMASI

Eğitimin toplumsallaşması, konusunu hâlihazırda okullarda işleyen iktidar ve güç ilişkilerinden bağımsız düşünemeyiz. Bu ilişkiler birçok yönü ile birbiriyle kesişiyor. Bu nedenle önce kavrama bir giriş yapalım. Toplumsal/kamusal eğitim, toplumsal çokluğun çatışmalarını ve ihtiyaçlarını görür, ezme ve ezilme ilişkilerinin tarihsel olarak yarattığı ırk, sınıf, yaş, etnisite, cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsel kimlikler vs. ile ilgili ayrıcalıklar ve dezavantajlar ile bunlara bağlı hiyerarşiler konusunda düşünür, bunları geriletmek üzere eyler. Bu durumda kamusal eğitim adaletin peşindedir. Okullar ne dar bir bürokrasinin akıl ve duygusuyla, ne de kâr peşindeki sermayedar eliyle iyi olabilirler. Kamusal bir eğitimde okullar işlevlerini kamu finansmanı ile yerine getirir, bu yaklaşım eğitimde eşitliği sağlar. Bu nedenle kamusal eğitim resmi okul/özel okul ikiliğini aşan bir perspektife sahiptir.

Kamusal eğitimde, okullar etik ve politik akışkan bir yüzeydir, bu nedenle eğitimin bileşenleri bedeni güçlendiren karşılaşmaları örer, dolayısıyla toplumsallaşan eğitim bileşenlerinin etkileme ve etkilenme kapasitelerini artırır, bu durumda okulun politik ve etik özneleri, ilişkileri güçlendirme ve sağaltma konusunda etkin ve etik olacaktır. Öğrenme denilen süreç, okulda işleyen eğitim süreci toplumsal bir etkinliktir. Herkesin aynılaştırıldığı yerde öğrenme olmaz. Eş deyişle öğrenme arzusu, birkaç kişinin iradesinde ortaya çıkan aynılaştırma anlayışı ile karşılanamaz. Öğreniyor oluş, Braidotti’den esinlenerek (13) ne karşıtların dinamik karşıtlığı ne de sentezleyen bir kimliğe yol açan ereksel olarak düzenlenmiş bir süreç şeklinde özün açımlanmasıdır. Öğreniyor oluş, farklılığın pozitifliğinin olumlanmasıdır ki bu çoklu ve sürekli bir dönüşüm süresidir.

Bu nedenle, bireyler her yerde öğreniyor olsa da sistemli öğrenme yerleri olan okullarda ereksel düzen ve sabit kimlikler fikri, çoklu oluşun akışı lehine ortadan kaldırılabilirler. Bu yapılabildiğinde, fiyatını ödeyemeyeni dışarıda bırakan bir okul anlayışı reddedilir. Bunun yerine finansmanının bütçe hakkı çerçevesinde vergilerle sağlandığı, öğretmenlerin, ebeveynlerin ve öğrencilerin öğrenme denilen akışa doğrudan katılımının güvence altına alındığı kamusal bir eğitim anlayışı çıkar: Okul, öğretmenleri, öğrencileri ve ebeveynleri birbirlerine yabancılaştıran farklılıkların ve eşitsizliklerin (parası olan ve olmayan), hiyerarşilerin (yönetenler ve yönetilenler) ve ayrımların olmadığı bir kolektif mekândır. Bu düşünce ve eylemi, geleceğin bilinmeyen bir zaman dilimine bırakarak değil, şimdi ve şu an anlayışı ile yaşama aktarabilmek gerekir.

Kamusal/toplumsal anlayış doğrultusunda inşa edilmiş bir eğitim, bir okul nasıl yaşayabilir? Bu model, demokratik ve sosyal bir toplumun tüm çeşitliliği ile yurttaş öznelliğini dikkate alan katılımcı bir modelinden esinlenir. Eğitim kamuca finanse edilir. Merkezden belirlenen çekirdek bir program yurttaşların tüm farklılıkları ile birlikte yaşayabilmesinin yolunu açan ortak bilinç ve eyleminin çerçevesini çizer. Bu çerçeve sürekli olarak tartışılır, yurttaşların öznellik üretimindeki yeni gelişmeler çekirdek programı sürekli gözden geçirmeyi gerektirir. Ortak program alanına uygun olmak kaydıyla diğer kararlar okulun bileşenleri ve bölge yurttaşlarının müzakereleri ile alınır.

Bu süreçte Ranciére’nin deyişi ile bir zekâ bir başkasına bağlanmaz, özgürleştirmeksizin eğitenin aptallaştırıcı etki yaptığı bilinir (14). Toplumsallaşmış bu okullar, yavaş okullardır, çocuklarının geleceğini sakin biçimde tartışan, eğitim sürecinin değerini gören yurttaşların duyarlıklarını yansıtırlar. Bu okullarda öğretmenler öğrencidirler, hem de öğrenciler öğretmen. Eğitimin bileşenleri Nietzsche gibi düşünür ve eylerler: “İnsan” denen çalgı nasıl bir çalgı olursa olsun, nasıl akord edilirse edilsin, ondan dinlenebilir bir şeyler çıkaramazsam hastayım demektir. Bu okullarda burada olana dair yeni bir politik yönelim çoğu zaman ‘bura olanın ‘burada’ olmayabileceği fikrini önererek iş görür (15).

Toplumsal/kamusal eğitim, devletin ve sermayedarın politik öznelliğini geriletmek ve tekilin içinde çokluğun ve toplumsal olanın açığa çıkmasını sağlamak üzere toplumun başta muhalif kesimleri olmak üzere örgütlü tüm kesimlerinin ve bireylerin kararları tartıştığı, önerileri müzakere ettiği alandır. Eğitimde politik kamu, söylem alanı olarak özel alanın meselelerini politikleştiren ortak eylem alanıdır (16). Okullardaki eğitim bileşenleri bu tartışmalara etkin biçimde katılırlar ve okul süreçlerine müdahale ederler.

Gerek resmi ve gerekse özel okullarda daha çok çocuğun/gencin, öğretmenin ve ebeveynin travma yaşamadan sosyal ve demokratik bir okulun inşası için ‘burada’ ve ‘şimdi’ anlayışıyla yola koyulmasından daha gerçekçi başka bir öneri olabilir mi?

(1) http://www.pervinkaplan.com/detay/ozel-okullar-200-okul-ya-kapandi-ya-da-devir-oldu/8743

(2) Nejla Kurul (2019) Başka Bir Eğitim Hikâyesi Bireyin Gelişimi, Toplum ve Doğa Etkileşimi Üzerine Sorgulamalar Ankara: Siyasal Kitabevi, s.409.

(3) http://mustafadurmusblog.blogspot.com/2019/12/2020-butcesi-uzerine-bazi-notlar-1.html

(4) Özelleştirme İdaresi Başkanlığı, Türkiye’de Özelleştirme, 2016, s. 11.

(5)  Milli Eğitim İstatistikleri 2018-2019, www.meb.gov.tr, Nejla Kurul (2012) Eğitim Finansmanı, Gözden Geçirilmiş Genişletilmiş 2. Baskı, Ankara: Siyasal Kitabevi, s.50-51.

(6) https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2016/10/18/hidayet-sefkatli-tuksal-rizasiz-din-egitimi-olmaz/

(7) https://www.pa.edu.tr/Upload/editor/files/uluslararasi-tehdit-olarak-feto.pdf, 16.12.2019

(8) https://www.gercekgundem.com/egitim/139982/ogrenci-veli-derneginden-doga-koleji-aciklamasi

(9) https://www.superhaber.tv/fetocu-vakifla-ortak-oldugu-ileri-surulen-doga-okullarinin-kurucusundan-aciklama-haber-22768,  https://www.kibrissondakika.com/tturkiyede-fetonun-dogasi-kibrista-aklandi-mi/

(10) https://www.superhaber.tv/fetocu-vakifla-ortak-oldugu-ileri-surulen-doga-okullarinin-kurucusundan-aciklama-haber-22768

(11) https://www.sozcu.com.tr/2019/egitim/doga-kolejini-nasil-alacaklar-itu-muammasi-5519056/, 20.12.2019.

(12) https://www.sabah.com.tr/egitim/2019/12/21/doga-kolejinde-son-dakika-haberi-imzalar-atildi-son-durum-netlesti-doga-kolejinin-yeni-sahibi-itu-vakfi-oldu?paging=2

(13) Rosi Braıdotti (2017, Göçebe Özneler Çağdaş Feminist Kuramda Bedenleşme ve Cinsiyet Farklılığı, Türkçesi Öznur Karakaş, İstanbul: Kolektif Kitap.

(14) Jacques Ranciére Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders İstanbul: Metis Yayınları, s.38.

(15) Sara Ahmet, 2014, Willful Subjects, Durham: Duke University Press, s.40.

(16) Nejla Kurul (2019) Başka Bir Eğitim Hikâyesi Bireyin Gelişimi, Toplum ve Doğa Etkileşimi Üzerine Sorgulamalar Ankara: Siyasal Kitabevi, s.409.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir