Dünyaya hem kimlikten hem sınıftan bakmak – Halil Burak Öz

Birartıbir’den Halil Burak Öz, iki tekstil işçisinin sosyal varoluşunu ortaya koyan bir söyleşi gerçekleştirdi. Yazıyı Özgür Denizli okurları ile paylaşıyoruz:

***

İKİ TEKSTİL İŞÇİSİNİN SOSYAL VAROLUŞU

Söyleşi: Halil Burak Öz

Biri mülteci, biri Türkiyeli. Biri Afgan, biri Kürt. Yolları Zeytinburnu’nda kesişmiş, merdivenaltı tekstil atölyelerinin birinde. Biri çırak, öbürü usta. İkisi de günde 12 saat, haftada altı gün, gün ışığından mahrum bir bodrum katında çalışıyor. İkisi de her türlü güvenceden yoksun. Abdülreşit Türkmen ve Rıza Avonal’ı dinliyoruz.

Günde kaç saat çalışıyorsunuz, ne kadar ücret alıyorsunuz?

Abdülreşit Türkmen: Mesai sabah 8’de başlıyor, akşam 7’de bitiyor. Günde 12 saat çalışıyoruz. Arada yemek molası var. Altı kişi bir evde kalıyoruz, bodrum katında. 1200 lira kira ödüyoruz. Afgan olduğum için maaşım asgari ücretin altında.

Rıza Avonal: Kürdüm. 2750 lira maaş alıyorum, ama SSK yok.

Hiç denetleme olmuyor mu?

Rıza: Çalışma Bakanlığı’ndan gelen görmedim, maliyecilerin vergi için geldiği olur. Bu atölyede 15 Afgan var, hepsi asgari ücretin altında ücret alıyor. Sadece Zeytinburnu’nda binlerce kayıtsız işçi var, bir o kadar da mülteci işçi… Yoğun sömürü var. Sağlıksız koşullarda çalışmamızın yanında, kötü beslenme sorunlarımız var. Havasızlıktan solunum yetmezliği, makinelerin yoğun gürültülerinden işitme kaybı ve sürekli oturarak çalışmaktan bel ve boyun fıtığı hastalıkları yaşıyoruz. Sigortamız olmadığı için bunları cebimizden karşılıyoruz.

Zeytinburnu’na gelişiniz, tekstil atölyelerinde çalışmaya başlamanız nasıl oldu?

Abdülreşit: Afganistan’ın Cevzcan eyaletindeki Srek köyündenim. Dört kardeşiz. Annem ben beş yaşındayken, babam iki sene önce öldü. İki sene okula gittim, ama hiçbir şey öğrenemedim, okuma-yazmam yok. 12 yaşıma kadar köyde yaşadım. 9-10 yaşına kadar hiç evden çıkmazdım. Afganistan’da çatışmalar yüzünden sokağa çıkamazsın. Bayramlarda babam pazara götürüyordu, o zaman biraz gezerdik. Sonra Pakistan’a gittik. Pakistan’da daha rahat dolaşabilirsin. Orada, 2016’ya kadar ailece halı işinde çalıştık. Ailem işi evde yapıyordu, ben atölyede çalışıyordum. Önceleri, küçük olduğumdan, iplikleri getirip götürüyor, yıkıyordum. Sonraları halı dokumasını öğrendim, tezgâhta çalıştım. Buradaki gibi maaş yok, yaptığın halıya göre para alıyorsun. Birikim yapamasak da karnımız doyuyordu. Babam ölünce Pakistan’dan ayrılmaya karar verdik. Kızkardeşlerim evlendikleri için orada kaldı. İki erkek kardeş Türkiye’ye yola çıktık. Önce bir gün mesafedeki Kabil’e geçtik. Kabil’den iki gün yürüyerek İran’a gittik. Orada kaçakçılarla bin liraya –şimdi daha pahalıdır– anlaştık. Otobüsle Van’a geldik. Van’dan İstanbul’a gelirken kaç kez polis kontrolünden geçtik. Bir şey demediler. Şimdi Zeytinburnu’nda sürekli operasyonlar var. Polis bulduğu Afganı memleketine gönderiyor. Geri dönmek istemediğimizden evden bir yere çıkamıyoruz. Geçen yıl ilk geldiğimde Zeytinburnu’nda başka atölyede çalıştım, orada sıkıntı yaşadım. Paramı alamadım, eksik ödeme yaptılar, bugün yarın tamamlarız diye oyaladılar.  Tartışamadım. Nasıl tartışayım? Arkamda duracak kimse yok. Sonra on ay başka işyerinde çalıştım. Çok yorucuydu, hiç dinlenme fırsatı olmuyordu, 12 saat sürekli çalışıyorduk. Bu atölye üçüncü işim.

Pakistan ile Türkiye’deki çalışma düzeni arasında ne gibi farklar var?

Abdülreşit: Türkiye’de yemek paydosu bazı yerlerde oluyor, bazı yerlerde olmuyor. Çay molası yok, sadece yemek zamanı 10 dakika ara veriliyor. İlk çalıştığım yerde böyleydi. 12 saat çalışıyordum, sadece 10 dakika yemek molası, onu da “ha bu iş de bitsin, şu iş de bitsin, ondan sonra” diye zar zor veriyordu. Bir bardak çay olsa, beş dakika otursak hani. Pakistan’da 7’de işe gelirdik, 8’e kadar kahvaltı. Sonra 12’ye kadar çalışırdık. Yemek paydosundan sonra, 5’e kadar. Ama evlenmek için para biriktiremiyorsun. Burada üç katını kazanıyorsun, 1600-1700 lira alıyorsun, ama yemek, kira daha pahalı.

Rıza Avonal

Kürt olduğunu söyledin. Nerelisin, tekstil işçiliğine nasıl başladın?

Rıza: Şırnak, Silopiliyim. 11 kardeşiz. Bizim oranın geneli sınır kapısından ve kaçakçılıktan geçimini sağlar. Babam rahatsızdı, çalışamazdı. O yüzden evin geçimi bize düşmüştü. Ağabeylerimle Habur sınır kapısına giderdik, onlar mazot alır satardı, ben ekmek, çay, buz satardım. Sonra çatışmalardan, işsizlikten, imkânsızlıktan bir ağabeyim İstanbul’da çalışmaya başladı. Ben de 8. sınıfı bitirdikten sonra diğer ağabeyimle İstanbul’a geldim, tekstilde çalışmaya başladım. Şimdi beş kardeş buradayız. En son askerliğim bittiği dönem Silopi’de kaldım. Kaldım dediysem, mecburiyetten! 14 Aralık 2015’te sokağa çıkma yasaklarıyla başlayan ve Nisan 2016’ya kadar devam eden çatışmaların ortasında kaldım. 57 gün boyunca evden dışarı çıkamadım. Devlet tankı topuyla kentin her tarafını bombalıyordu. Evin önünden panzerler geçiyordu. Dışarı çıkamıyorduk. Keskin nişancılar dışarı çıkana ateş ediyordu. Bildiğin hedef oluyorsun. Çatışmaların arasındasın. Her türlü teröristsin.

Askerliği nerede yaptın?

Rıza: Silivri cezaevinde yaptım. Hem de siyasi mahkûmların olduğu yerde… İzmirli bir tertibim vardı, Kürt olduğumu bildiğinden Kürt mahkûmlara yanımda küfür ederdi. Hiç unutmam, bir gün nöbet tutarken rütbelilerden biri geldi, Doğu görevine gidecekmiş, “Ben çocuğumu Kürtlerin arasında nasıl okutacağım” diye dert yandı. Aşağılamaya bak, bana diyor. Kürt isen bunun gibi binlerce olaya denk gelirsin. Bu ülkede Kürde ayrımcılık bitmiyor.

İstanbul’a göç nasıl oldu?

Rıza: Ağabeylerimden biri Giresun’a mevsimlik işçi olarak fındık toplamaya giderdi. Oradan, amcaoğlunun söylemesiyle, seramik işi için İstanbul’a geçmiş, Tuzla’da kısa süre çalıştıktan sonra, Zeytinburnu’nda tekstilde iş olduğunu duymuş, gelmiş. İşte tutunup çevre edinince bizi çağırdı. Geldik, iş bulduk, Zeytinburnu Çırpıcı Mahallesi’nde bodrum katı ev tuttuk. Zemini bildiğin kumdu. Lağım fareleri geçiyordu. Yani şimdi Afganların oturduğu evlerde on yıl önce biz oturuyorduk. Üst kata taşınmak dışında çok ilerlemiş sayılmayız, tekstil işçiliğine devam ediyoruz.

Geldik, iş bulduk, bodrum katı ev tuttuk. Zemini bildiğin kumdu. Lağım fareleri geçiyordu. Yani şimdi Afganların oturduğu evlerde on yıl önce biz oturuyorduk. Üst kata taşınmak dışında çok ilerlemiş sayılmayız.

Hayatında neler değişti, seni en çok zorlayan şeyler neler oldu?

Rıza: Ekonomik olarak tabii şimdi biraz daha iyiyiz. Geldiğimde çıraktım, şimdi kesim ustasıyım. İlk geldiğimde ortaokulu yeni bitirmiş çocuktum, annenin özlemini çekiyorsun. Hiç tanımadığın bir kent, alışmaya çalışıyorsun. Yokluk var, ayağın sağlam basana kadar sıkıntılar yaşıyorsun. Konuşmam daha şiveliydi, “Kürt kırosu” derlerdi. Yozgatlı ustam vardı, Kürdüm diye kötü davranırdı. Radyoda Ahmet Kaya parçaları çıkınca küfür ederdi. İşyerinde Kürtçe konuşmuyorduk. Verilen mücadele sonucu şimdi konuşabiliyoruz. Evet, hâlâ bir Kürt düşmanlığı var, ama eskisi gibi ezemiyorlar. Bunların yanında kötüye giden şeyler de var. Eskiden hayat bu kadar pahalı değildi. Zeytinburnu’nda iş boldu. Ücret yetmezse ya da anlaşamayıp ayrıldığında her zaman iş bulabilirdin. Ama şimdi o yok. “Yetmiyor” dediğinde, “Kapı orada” diyebiliyor ve sen başka yerde hemen iş bulamıyorsun. Geçimini sağlayacak şekilde iş çok nadir oluyor.

Mülteci işçilerle Kürt işçiler arasında ne gibi benzerlikler görüyorsun?

Rıza: Onların şimdi yaşadıklarını İstanbul’a ilk geldiğimizde biz de çekiyorduk. Aynı evlerde kalıyor, işyerlerinde aynı şartlarda çalışıyorduk. Ama onlar daha kötü sömürülüyor, asgari ücret bile alamıyorlar. Tabii bizim çektiklerimizi çekmemeleri için çalışıyorum.

İşçiler birbirlerine ayrımcılık yapıyor mu?

Rıza: İşi bilme konusunda bir yukarıdan bakma oluyor biraz. Kürtler artık bir yere geldi, ama şimdi Afganlarla Türkmenler de işi öğrenmeye başladı. Atölyelerde Suriyeliler çoğaldı. Afganlar da Suriyelilere çok ucuza çalışıyorlar diye kızıyor. Sırayla bu işler… Mücadele etmek istediğimiz nokta bu. İşçileri böyle bölüyorlar.

Abdülreşit Türkmen

Mülteciler arasında ne gibi farklar var?

Abdülreşit: Suriyeliler ile Özbekler bizden iyi durumda. Suriyeli olanları geri ülkelerine göndermiyorlar, çalışma izni veriyorlar. Özbeklere de Türk diye bir şey demiyorlar, onlar rahat çalışıyor.

Kürtler, Afganlar, Suriyeliler arasında birlik var mı?

Rıza: Biz Kürtler tarih boyunca hep imha, inkâr, asimile politikalarına maruz kaldığımız için ezilmenin, yok sayılmanın ne olduğunu biliriz. Ezilenlerle hep birlik oluruz. “Irkın, milletin şu, sen git” diyen Kürde hiç denk gelmedim. Mülteci arkadaşlarla dil konusunda anlaşamasak da birlikte sorunlarımızı konuştuğumuz oluyor.

Hangi sorunlar?

Rıza: Zeytinburnu genelinde her sokakta iki-üç tekstil atölyesi var, merdivenaltı atölyeler. Her birinde ortalama yirmi çalışan var. Tekstil yoğun ve tempolu bir sektör olduğu için çalışma süresi 12 saatten aşağı değil. Buna ek mesailer oluyor bir de. Yemek paydosunda dahi, patron tarafından “şu iş acil, bu iş acil” diye psikolojik baskıyla çalıştırılıyoruz. Sigorta başlı başına bir sorun. 13 senedir çalışıyorum, toplasan üç sene sigortam ya var ya yok. Sigorta istediğinde, “maaşından düşerim” karşılığını alıyorsun. Benim maaşım, sigortayı çık, 2 bin liranın altına düşüyor. Yıllardır bu işi yapan işçiyim. İşler az olduğu için mecburiyetten çalışıyorsun. “Maaşım normal değil” dediğinde, adam çok rahat, “piyasayı görüyorsun, ister çalışırsın ister çalışmazsın, ben bu kadar veriyorum” diyebiliyor. Bunu bu hale getiren sistem, bir sürü sorun var.

Sorunlarınızı çözmek ne gibi girişimleriniz var?

Rıza: Bizim burada yapmaya çalıştığımız el birliğini sağlayabilmek. Geçen, bir Afgan arkadaşımız söyledi, 1400 liraya çalışıyormuş, zam istemiş, patron yapamayacağını söylemiş. Arkadaşlarını toplayıp gitmiş, zammı almış. İşte bunu yapmaya çalışıyoruz. Kürt, Türk, Afgan, Alevi, Sünni fark etmez. Bunları geçtim, “sen kesim ustası Rıza’sın, sen çırak Reşit’sin” diye bölüyorlar. Bunları yıkmalı. Şimdiki işyerine yeni girdiğimde, bir gün mal geldi, Afganlarla birlikte indirdim. “Burada çıraklar mal indirir, kaldırır, sen kesim ustasısın, dokunmayacaksın, böyle yaparsan ağırlığın kalmaz” dedi ustabaşı. Kabul etmedim. Daha sonraki bir konuşmamızda, o ustabaşı kendisinin de bu adaletsizliklerin farkında olduğunu, ama düzenin böyle yürüdüğünü ve değişmeyeceğini, kendisinin de ezildiğini söyledi. Birlikte mücadele ederek bunları aşacağımızı söyledim.

Birimiz “sen Türkmence konuşuyorsun” diyor, birimiz “sen Özbekçe konuşuyorsun” diyor, birimiz “o Afgan” diyor, öbürü “bu Tacik” diyor, “şu Peştun” diyor, “o Pakistani” diyor. Türkmen Özbeki üstünde istemiyor, Özbek de Türkmeni. Peştun ikisini de istemiyor. O yüzden bizim durum sıkıntılı, birlik olmuyor.

Nasıl bir “birlikte mücadele”?

Rıza: Tek başına olmuyor. Örgütlü olmak gerekiyor. Daha önce çalıştığım işyerinde Hataylı Arap-Alevi bir arkadaş, Ekmek ve Onur Derneği ile tanıştırdı. Anlattıkları mantıklı geldi. Birlikte yol alıyoruz. Elimizden geldiğince hayatımızın her alanında işçilerle bir araya gelmeye çalışıyoruz, ulaştığımız her işçiye anayasal haklarını, sendika hakkını anlatmaya çalışıyoruz, yaşadığımız sorunları birlikte aşabileceğimizi ve sınıf bilincini anlatıyoruz. Çok güzel şeyler yapıyoruz. Zeytinburnu Tekstil İşçileri Derneği’ni kuracağız. Şu an yedi kişiyiz. Her atölyeye gireceğiz. Zaten patronlar da tanıyor bizi, aynı kahvede oturan adamlar. Onlar da bugün patron, yarın işçi.

Afgan işçiler nasıl bakıyor örgütlenme çabalarına?

Abdülreşit: Bizim arkadaşlar böyle şeylerden uzak duruyor, biraz da korkuyor. Çok kişi olurlarsa, 15-20, “bu gerçekmiş” diye bakarlar, ama birkaç kişiyse “bunlar bir şey yapamaz” derler.

Afgan işçiler olarak, kendi aranızda bir araya gelme, dernekleşme gibi bir fikir yok mu?

Abdülreşit: Bir ara toplandık, ama bizim sözümüz bir olsa memleketimiz iyi olurdu zaten. Birimiz “sen Türkmence konuşuyorsun” diyor, birimiz “sen Özbekçe konuşuyorsun” diyor, birimiz “o Afgan” diyor, öbürü “bu Tacik” diyor, “şu Peştun” diyor, “o Pakistani” diyor, birlik olamıyoruz. Bizde Türkmen Özbeki üstünde istemiyor, Özbek de Türkmeni. Peştun ikisini de istemiyor. O yüzden bizim durum sıkıntılı, birlik olmuyor.

Siz de şahit oluyor musunuz bu tartışmalara?

Rıza: Daha çok Afganlarla Pakistanlılar düşman gibiler. “Taliban senden çıkıyor”, “yok senden çıkıyor” diye sürekli birbirlerini suçluyorlar.

Abdülreşit: Afganistan’dan Pakistan’a kaçanlar olduğundan, Pakistan’da bir şey olduğunda Afganlar Pakistan’ı da karıştırdı gibi gözüküyor, ama Afganistan Pakistan’a zarar getirmedi. Getirse bile o kadar çok olmadı, gücü yetmez. Ama Pakistan, Afganistan’ı çok berbat etti. Arkada Amerika yapıyor bu işleri. Taliban’a para veriyor, Afganistan’la Pakistan’ı birbirine düşürüyor.

Kürt, Türk, Afgan, Alevi, Sünni fark etmez. Bunları geçtim, “sen ustasın, sen çıraksın” diye bölüyorlar. Bunları yıkmalı. Tek başına olmuyor. Örgütlü olmak gerekiyor.

Başkent Kabil’de Kur’an yaktığı iftirasıyla linç edilen ilahiyat mezunu Farkhunda isimli kadını duydun mu?

Abdülreşit: Duymadım. Öyle şeyler vardır, ama yazık günahtır.

Afganistan’da olanları takip etmiyor musun?

Abdülreşit: Zaten vaktin çoğu işte geçiyor, iş çıkışı kardeşlerimle, abimin, ablamın çocuklarıyla telefonda konuşuyoruz. Bir buçuk saat onlarla konuştuktan sonra yemek pişirip yiyorum. Bir oyun var, kriket, bizim orada meşhur, buradaki futbol gibi, biraz onu izliyoruz. Namaz kılıyoruz, sonra biraz sohbet edip yatıyoruz. Politika düşünsen ne olur?

Rıza: İnternette izledim. Kadın muska yapan adama dinde böyle bir şey olmadığını söylüyor. O da “Bu kadın Kur’an’ı yaktı, şeytan bu” diye iftira atıyor. Kadını taşlayarak öldürdüler, arabayla ezdiler. Naaşına benzin dökerek yakmışlar. Çok yazık. Bizim Silopi’de dini siyasete karıştırmazlar. Kürt hareketine sempatiyle büyüdüğümden çocukluğumdan beri solcuyum. Dünyaya hem kimlikten hem sınıftan bakıyorum.

İkisi nasıl buluşacak?

Rıza: Kimlik sorununu sınıf mücadelesine karıştırmadan, öncelikle sınıf üzerinden bir araya gelerek. Emekçiye “sen a partisindensin, sen b partisinden” demeden. Ötekileştirmeden, çünkü sonuçta her siyasi görüşte yoksul emekçi var. Biz işçilik ve sınıf bilincini verirsek çok iyi aşamaya gelmiş oluruz. Bunun için din ile siyaseti ayrı tutmamız gerektiğinin farkındayız. Yaptığımız çalışmanın tamamen işçinin menfaatine olduğunu aktardığımızda bir araya gelebiliyoruz. Üstüne kata kata gidiyorsun. Tek sorunun kimlik sorunu olmadığını görüyorsun. Bunları Afgan arkadaşlara da aktarmaya, anlatmaya çalışıyorum.

Bir arkadaş Ekmek ve Onur Derneği ile tanıştırdı. Anlattıkları mantıklı geldi. Birlikte yol alıyoruz. Her alanda işçilerle bir araya gelmeye çalışıyoruz, sınıf bilincini anlatıyoruz. Zeytinburnu Tekstil İşçileri Derneği’ni kuracağız.

Nasıl anlatmaya çalışıyorsun?

Rıza: Bu arkadaşlara “Bak ben de bunları yaşadım, biz işçiyiz, kendi ellerimizle üretiyoruz, aç yoksul kalıyoruz. Çalışma koşullarımızı düzeltelim. Birlikte hareket edelim” diyoruz. İlk tepkileri “bu değişmez, hep böyledir, Allah’ın işidir, kaderdir” oluyor. Değiştirmenin ellerimizde olduğunu, kader olmadığını anlatmaya çalışıyoruz. “Bu kaderi biz yazmadık, ama bozacak olan biziz” diye bildiri yazdık mesela.

Geleceğe ilişkin hayallerinizle bitirelim…

Abdülreşit: Para biriktiriyorum, evlenmek istiyorum. Ailem bakacak, onların istediği biriyle evleneceğim.

Rıza: Benim planım, ilk kendi mahallemden başlayarak kimsenin kimseyi ötekileştirmediği, eşit olduğu, sömürmediği koşulları yaratmak için mücadeleye umutları tüketmeden devam etmek. Karınca hikâyesinde olduğu gibi, sevdiğime kavuşamasam da yolumda ölürüm misali… Güzel şeyler yapıyoruz. Yaptıkça daha çok şevk kazanıyoruz. İşyerlerine giriyor, konuşuyoruz. Patronların dahi anlatmamız için işçisiyle geldiği oluyor. Buradaki patronlar da sonuçta aynı mahallede yaşıyor, işçisiyle aynı kahveye gidiyor. Onlar da biliyor, yarın onlar da işçi. Anlatıyoruz sömürüyü, işçi haklarını. Yakında Zeytinburnu’nda tekstil işçilerini bir araya toplayacak derneğimizi de açacağız.

Kaynak: Birartıbir (https://www.birartibir.org/emek/235-dunyaya-hem-kimlikten-hem-siniftan-bakmak#.XEhB230zp5E.twitter)

İlginizi çekebilir