Dış politikada uçmak ve konmak üzerine – Aydın Selcen

Ankara ne kadar sert yaparsa yapsın, karar anı yaklaşıyor. Avuçlarını patlatırcasına alkışlayarak S-400 alımını destekleyenler, “Pençe” harekâtının da Hakurk bölgesinde kalıcı üslere dönüşmesini, Hakurk’la coğrafi bağıntısı bulunmayan Sincar’ı da içerecek biçimde gelişmesini, ayrıca S-400 alımının peşine Fırat’ın doğusu’na da tek yanlı girilmesini sözde “beka meselesi” olarak savunuyorlar.

Asırlık dut ağacının altındaki kahvede otururlarken Temel sağ elini kaldırmış, tek gözünü kısarak, işaret parmağıyla küçük toprak köy meydanının öbür ucundaki mescidi göstermiş. “Ha şu minarenin şerefesinden atlarım ve uçar, giderim” demiş. Uçardın, uçamazdın derken, üşenmemiş çıkmış bizimki şerefeye, bırakmış kendini boşluğa. Ve doğrudan çakılmış gerisin geri, yere, o az önce sandalyesinden kalktığı tozlu toprak köy meydanına. Hikâye bu ya, üstünü başını silkeleyip güçlükle doğrulurken düştüğü yerde bahtsız kahramanımız, etrafına halka olmuş kahvenin işsiz güçsüz hayta takımı kahkahalarla gülmüşler: “La, ne oldu Temel” demişler, “hani kuş gibi süzülecektin şerefeden?” Temel istifini bozmadan, gözlerini de yerden kaldırmadan ve ağırbaşlı tavrından hiç ödün vermeden yanıt vermiş: “Uçmasını becerdim de, konmasını beceremedim…”

İşte buyurunuz, İçişleri Bakanı Soylu, dış politikayı değerlendirmiş ve “S-400 bir özgürlük ve bağımsızlık deklarasyonudur” buyurmuş. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı Demir de hakeza metni basına sızdırılan ABD Savunma Bakanı Shanahan’ın mevkidaşı Akar’ı muhatap mektubuna (reddiye babında) bir yanıt verileceğini ifade etmiş. “Aydınlık” zihniyetli Pekin, Gürdeniz, Güven gibi emekli paşalar da eşdeğer sertlikte bir tavırla aynı koroya katılıyorlar. Dosyanın sahibi MSB’nin tepkisi ise daha ılımlı ancak o cenahın da İngilizce okuyup, kavrama yeteneği sanki sorunlu gibi: “Mektupta, mevcut sorunlara stratejik ortaklık çerçevesinde ve kapsamlı güvenlik işbirliğini muhafaza edecek şekilde bir çözüm bulunması yönünde beklenti dile getirilmekte ve görüşmelere devam edilmesinin önemi ifade edilmektedir.”

Stanley Kubrick’in 1964 yılı yapımı “Dr. Strangelove” filminden bir kare

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından kayda geçmek üzere (“on-the-record”) 7 Haziran’da düzenlenen basın toplantısında da Müsteşar Ellen Lord söz konusu mektupta sıralanan tüm sert önlemleri yineliyor. Ardından “pekiyi Başkan Trump sizinle aynı doğrultuda mı düşünüyor, zira Cumhurbaşkanı Erdoğan’la telefon görüşmelerinde fikrini değiştirdiği vaki” yollu bir soruya cevaben “tüm ilgili birimlerle çok yakın mesai sürdürüyoruz, tüm iletişim kanalları açık” gibi kaçamak bir yanıt vermekle yetiniyor. Bu yanıt bana, Erdoğan’ın 28-29 Haziran günlerinde Osaka’da yapılacak G-20 Zirvesi marjında Trump’la gerçekleştirmeyi öngördüğü ikili görüşmeye verdiği ağırlığı doğrular nitelikte görünüyor. En azından Ankara’daki algıyı destekler nitelikte diyelim.

Osaka’da son bir viraj daha dönülmezse, ABD’nin S-400 alındığı takdirde uygulanacak yaptırımlar için verdiği mühlet 31 Temmuz’da doluyor. Şimdiden pilotlarımızın F-35 eğitimleri durdurulduğu gibi, F-35’le ilgili belgelere erişimleri de engellendi. S-400’ü üreten ROSTEC şirketinden de ilk bataryaların teslimat tarihi 31 Temmuz olarak duyuruldu ve eğitimin de tamamlandığı belirtildi. Ayrıca, Rus Dışişleri Bakanı Lavrov, Soçi Andıcı’na atıfta bulunarak Türkiye’ye Idlip’ten Rus ve Suriye hedeflerine yönelik saldırıları durdurma ödevini anımsattı ve söz konusu andıcın HTŞ ve benzeri örgütlere hoşgörü gösterileceği anlamına gelmediğini vurguladı. Belki “ne ilginç ki” diyerek eklemeli, aynı andıca Çavuşoğlu, Çelik ve Altun gibi iktidar sözcüleri de Suriye kuvvetlerinin Idlip’e yönelik Rus destekli harekatlarını kınamak ve durdurma çağrısında bulunmak amacıyla atıflarını sürdürüyorlar.

Son olarak, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi S-400’lerin gelmesi durumunda Türkiye’nin F-35 programından çıkartılmasını ve CAATSA yaptırımlarının devreye girmesini öngören 372 sayılı karar tasarısını oy birliğiyle kabul etti. Henüz bağlayıcı “yasalaşma” anlamına gelmese de, bu gelişmenin de Başkan Trump’ın Osaka’da tasarlanan ikili görüşme öncesinde diplomatik manevra alanını çerçeveye almak hedefine yönelik olduğu açık. Esasen CAATSA olarak bilinen yasa, öngördüğü menüden belirli sayıda yaptırımın başkan tarafından seçilerek, zoraki uygulanmasını öngörüyor. Yaptırımların en hafifleri dahi, zaten kırılganlaşmış Türkiye ekonomisini zorlayacak nitelikte.

Yiğit Özgür’ün karikatürü – UYKUSUZ dergisi

Son dakika pazarlığıyla ne talepler konulabilir Başkan Trump’ın önüne, ancak fikir yürütebiliriz. ABD Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey’nin Vaşington’da kain düşünce kuruluşu MEI’deki son ifadelerine  bakarsak ABD ile Türkiye arasında Fırat’ın doğusundaki güvenli bölge anlaşmasının zemini üzerinde belirli bir uzlaşıya varılmış. Ancak YPG’nin sınırdan ne kadar geri çekileceği, ABD’nin dağıttığı silahların akıbeti ve güvenli bölgenin komutası hususlarında henüz anlaşma yok. Türkçesi, TSK tek yanlı harekât niyetinden feragat etmiş, masa sahanın önüne geçmiş ancak masada herhangi bir ilerleme sağlanamamış -gibi.

Bana sorarsanız, ABD tarafında henüz kapalı duran kart, “kasa rahatlığı” sağlamaya yönelik, belirli bir finansal destek paketi olabilir. Fırat’ın doğusu’nda yukarıdaki parametreler içinde ABD görüşüne yakın orta yolcu bir çözümün içeriye “zafer” olarak pazarlanması öngörülebilir. ABD yönetiminin Doğu Akdeniz’de de Türkiye’nin çıkarlarını kollayacak ve Kıbrıs’ta kalıcı çözümü de içerecek bir tutuma imale edilmesi keza varılacak potansiyel uzlaşının parçası kılınabilir. Bu arada, değindiğim 372 sayılı karar tasarısı metninde ülkemizin Kıbrıs’ta “işgalci” konumunda olduğunun iddia edildiğini de ihtiyaten kaydedelim.

Ankara ne kadar sert yaparsa yapsın, karar anı yaklaşıyor. Avuçlarını patlatırcasına alkışlayarak S-400 alımını destekleyenler, “Pençe” harekâtının da Hakurk bölgesinde kalıcı üslere dönüşmesini, Hakurk’la coğrafi bağıntısı bulunmayan Sincar’ı da içerecek biçimde gelişmesini, ayrıca S-400 alımının peşine Fırat’ın doğusu’na da tek yanlı girilmesini sözde “beka meselesi” olarak savunuyorlar. Bu durum, Ankara’da bir iç itişmenin varlığına mı delalet eder, şimdilik kestiremiyoruz. 23 Haziran seçimi sonrasında yahut onun sonucuna göre, Erdoğan’ın “miting yapmama” tercihi de göz önünde tutularak, “Türkiye İttifakı” adı altında yepyeni bir rotayla hem dış politikadaki, hem ekonomideki sıkışmaya anamuhalefeti paydaş kılmak gibi bir hamle mi gelir, onu da bilemiyoruz.

Özetle, had safhada tehlikeli ve haritası çizilmemiş sularda, savrula savrula, bata çıka seyre devam diyoruz. Batar mıyız, karaya mı otururuz, batmamak için gemiyi kendimiz mi baştankara ederiz, yoksa sağduyu, uzgörü, soğukkanlılık bir kez olsun galip gelir de güvenli biçimde uygun bir liman bulur, yanaşır mıyız, pek yakında göreceğiz. Sanırım kesin olan, ayrıldığımız limana artık geri dönemeyeceğimiz noktayı çoktan geçtiğimiz…

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir