Devletli Uygarlık ve Krizi-Pandemi ile oluşabilecek tehditler (Laser Turabi)

Hiyerarşik toplum ile birlikte doğal toplumda yaşanan sapmalar sonucu gelişen tahakküm ve egemenlik ilişkileri beraberindeki krizler ile günümüze kadar gelmiştir. Egemenlik ilişkilerinin devlet formuna geçişi ile birlikte bu durum daha da karmaşık bir hal almış, devletin, kent üzerinde yoğunlaşmasıyla toplumsal hakimiyetinin kapsamı genişlemiştir. Kentle kurulan bu ilişki ve kentin temel mekan olarak ele alınışı yeni bir uygarlık formu oluşmuştur. Bu formu devletli uygarlık olarak tanımlamak mümkündür.

Devletli uygarlık yaşadığı her krizden çıkış için yeni bir devletli form alarak günümüze kadar gelmiştir. Köleci devletli uygarlık, feodal devletli uygarlık ve en son aldığı biçim olan kapitalizm devletli uygarlık yaşanan krizlerden çıkış için kullanılan formlardır. Bu dönemlere devletli uygarlığın çağları da denilebilir. Kapitalizm çağı tam bir toplumsal kriz halidir.

Devletli uygarlığın krizi, kapitalizm için de çokça yapılan yapısal kriz tanımı ile sınırlı değildir. Uygarlık toplumsallık üzerinden yükselir, toplum karşıtı olan devletli uygarlığın bu karakteri ile yapısal krizler yaşaması olağan olabilir. Ancak yapısal krizleri derinleştiren ve aynı zamanda sürekli olarak devletli uygarlığa karşı bir direniş ve var olma mücadelesini yürüten demokratik uygarlığı görmeden yapılacak kriz değerlendirmeleri toplum için çıkış yolunun olamayacağı çıkarsamalarına yol açabilir. Doğal toplum değerleri ile var olmaya çalışan ve devletli uygarlığın yanı başında sürekli olarak onunla mücadele halinde olan, “başka bir yaşam ve dünya mümkündür” iddiasını canlı tutan, zamansal ve mekânsal olarak olanak buldukça bu iddiasını yaşamsallaştırmaya çalışan demokratik uygarlık üzerinden de bu krizleri okumaya çalışacağız. Çünkü toplum tüm baskı ve tahakküm ilişkilerine rağmen doğal toplum değerlerini koruyarak bugüne kadar gelmeyi başarmıştır. Kriz değerlendirmesi bu olanağı görmeden yapıldığı takdirde çözümsüzlük sonucunu doğurur. Bu da ancak şu anda kriz yaşayan kapitalizm ve genel olarak devletli uygarlığa yarar.

Yazımızda devletli uygarlığın var olma düzlemlerini, bunların krizlerini, demokratik uygarlık ile ilişkisini, pandemi ile ortaya çıkan olası tehditleri ve demokratik uygarlığın olanaklarını ele almaya çalışacağız.

Devletli uygarlık günümüze kadar kent-devlet-sınıf üçgeninde varlığını sürdürmeye çalıştı. Bu üçgen bir yanıyla devletli uygarlığının demokratik uygarlık karşısında yayılımını sağlarken aynı zamanda   toplumsal alanda buna karşı bir duruşun yaygınlaşmasıyla gelişen direnişlerle krizin nedenine de dönüşmüştür.

“Devlet esas olarak kurumsallaşarak süreklilik kazanan otoritedir.”

Salt bir otorite aracı olarak devletin toplum nezdinde varlığını sürdürülmesi mümkün olamayacağı için, kamusal üretim düzeni olarak devletin zorunluluğunun topluma kavratılması önemliydi. Bununla devletin vazgeçilmezliği zihinlere işlenirken devlet artık toplum yaşamında mutlak ve tek gerçekmiş gibi algılatılmıştır. Bu algının demokratik uygarlık güçleri açısından da bir gerçeğe dönüştüğü açıktır. Ancak hakikatin bu olmadığı da doğal toplum gerçekliğine baktığımızda görülmektedir. Toplumsal yaşamın çok az bir bölümde toplum üzerine çöreklenmiş devletin mutlak kabul edilmesi veya yeni toplumsal yaşam için ‘geçici de olsa devlet olmalıdır’ bakışı demokratik uygarlık güçleri açısından devrimin temel araçları arasına devletin girmesine neden olduğu için tarihte yaşanan birçok devrimsel sürecin geriye savrulmasına neden olmuştur. Reel sosyalizm bunun güncel durumunu yansıtmaktadır. Devletin varlık gerekçesi olarak öne sürülen kamusal güvenlik ve üretim devlet olmadan da mümkündür; toplumların tarihi bunu göstermektedir. Bundan dolayıdır ki devlet, kendini “toplumun ortak yararı” gibi yansıtmaya çalışsa da esasında otorite ve baskı aracı olarak kendisine karşı tarih boyunca yükselen itirazlar ve direnişler sebebiyle iktidarın mutlaklığı ve tekliği özelliğinden kaynaklı iç çelişkilerle birlikte sürekli bir krize dönüşmüştür. Devlet içi iktidar kavgaları, devletler arası savaşların yanı sıra devlet ile toplum arasında süreklilik arz eden çelişki-çatışma krizleri devlet üzerinden uygarlığı da krize sürüklemiştir. Krizleri aşmak adına üç temel formla kılıf değiştiren devletli uygarlığın kapitalizm çağında geliştirdiği ulus-devlet formu krizi aşmak yerine daha da derinleştirmiştir.

Devletin önceki formlarında varolan devlet vatandaşlığı ile toplumun bireyi olma arasındaki fark, ulus-devlet formuyla vatan sınırları içinde yaşayan tüm toplumla geliştirilen “vatandaşlık” ilişkisi ile ortadan kaldırılmış, toplumdaki her birey devletle ilişkilendirilmiştir. Bu durum toplumun tüm hücrelerine işlenerek toplumda var olan çeşitlilik yok edilerek homojen bir toplum yaratılmaya çalışılmıştır. Yaşanan bu süreç ulus-devletin tüm baskılarına rağmen başarılamamıştır. Ulus-devlet, toplumu boğan otoriterleşmesine karşı gelişen direnişler ile baş etmek adına Avrupa kıtasında konfederal bir biçim almaya çalışsa da halen kapitalizmin doğası gereği ulus-devlet formunu sürdürmektedir.  Devletli uygarlığın temel karakteri olan iktidarın merkezileşmesi kapitalizmde merkez–çevre çelişkisini daha da artırmıştır. Merkezi hegemonya açısından devletler arası yaşanan çelişkiler-çatışmalar artarak devam ederken; ulus-devlet ve toplum arasında yaşanan gerilimler devleti yoğun bir krize sürüklemektedir. Krizi aşmak için tüm devletler belirli reformlar yaparak yol almak istemişler ancak yapılan her reform başka bir krizin habercisi olmuştur. Büyük Ortadoğu Projesi ile yaşanan krizi aşma çabasının kendisi, gelişen Arap baharı ile yeni bir devletli uygarlık krizine dönüşmüştür.

Pandemi süreci ile bu kadar parlatılan ve mutlak kadermiş gibi gösterilen devletin toplumsal sağlık için bir yararı olmadığı gibi, devletin ve egemenlerin bekası için yapılanların pandeminin oluşumuna ve yayılımına neden olduğu gerçeği ile yüz yüze geldik. Pandemiden korunmak için gerekli olan devlet değil, toplumun var olma halidir, toplumsallıktır. Bu gerçeğe karşı devlet ise otoritesini artırarak tam bir disiplin toplumu yaratma çabasına girmektedir.

Devletli uygarlığın mekanı kent olmuştur. Girişte de ifade ettiğimiz gibi devlet, kent üzerinde tahakkümü ile kendini uygarlık olarak inşa edebilmiştir. Kentler tarım-köy toplumunda bilginin, sanatın, düşünsel gelişimin mekanı olarak olumlu bir içerik taşırken devlet formu ile gelişen “kent devlet toplumu” hakimiyet, mülkiyet ve baskıyı davet eden bir içeriğe kavuşmuştur. Kent bu yönüyle bir denetim toplumuna dönüşürken, doğal toplum insanını bu düzene alıştırmak için yoğun savaşlar yaşanmış, baskı, şiddet talan kent devlet toplumunun temel karakteri olmuştur. Kent ile toplumu ikna için kurulan devletli kurumlar yeni bir zihniyetin geliştirilmesi için yoğun çaba göstermiştir. Bu anlamda Sümer kentleri bu durumun başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Buna karşılık demokratik uygarlık güçleri de bazı kentlerde geliştirdikleri kent komün/meclisler ile bu mekanları direniş ve yeni yaşam mekanlarına dönüştürmeye çalışmıştır. Bu ikili hat günümüze kadar süregelmiştir. Ancak kapitalizm endüstriyi yalnızca kar maksimizasyonu aracı olarak ele aldığından kentleşme başlı başına sermayenin gelişim mabedine dönüşmüştür. Babil kulelerinin güncel şekli olan AVMler gökdelenler ile kentler toplumsal yıkım mekanına dönüşmüş durumda. Kanserleşme olarak tanımlanan bu durum kentte yaşayan toplumu nefessiz bıraktığı gibi kentlerin yayılarak genişlemesi ve devasa nüfusu ile çevresinde var olan su kaynaklarını, tarım arazilerini, canlıları sömürmesi tüm ekosistem için yıkıcı bir biçim almaktadır. Bu haliyle kentleşme tam anlamıyla çevresini sömüren ve toplumsal kırıma neden olan yeni tür bir sömürgeciliktir. Pandemi ile bu büyük kentler salgının ana mekanı olurken, korunmak için getirilen kurallar toplumsallaşma-sosyalleşme alanı diye anılan kentleri yalnızlaşmanın ve hapsedilmenin mekanına dönüştürmüştür. Parlatılarak pazarlanan ve milyonların göç ettirildiği kentler ve kentlerin sembolü olan başta AVMler olmak üzere tüm mimari yapılar, toplum açısından en çok tartışılan başlık olmuştur. Kentlerin yanı sıra kent ilişkileri ve yönetim biçimleri tartışılmakla birlikte yapılan çalışmalar ve deneyimlerin de etkisi ile demokratik uygarlık formları olan komünler, meclisler seçenek olarak tartışılmış, tarım–köy toplumu pandemi günlerinde toplumun temel gündemlerinden biri olmuştur.

Devletli uygarlık aynı zamanda sömürü ve talanı geliştirerek uygarlığını yaygınlaştırmaya ve geliştirmeye çalışmıştır. Sömürü mekanizmasının ve baskıcı yönetim anlayışının toplumu parçalamadan ve baskı altına almadan sürdürülmesi mümkün değildir. Toplumu farklı sınıflara ayırmak ve bunu tanrının bir buyruğu olarak ilan etmek devletli uygarlık için önemlidir. Bir taraftan devletin zor ve baskısı ile, diğer taraftan zihniyet alanında oluşturulan hegemonya ile rıza üreterek sınıflaşmanın zorunlu olduğu algısı yerleştirilmiştir. Devletli uygarlığın dehlizlerinde köleleşmemek, serfleşmemek ve işçileşmemek için süren büyük direnişlere rağmen halen işçileşmenin/proleterleşmenin bir zorunlulukmuş gibi algılanmasının üzerinde yoğunca tartışılması gerekir.

Devletli uygarlık ve onun dayandığı üçgen olan kentleşme, sınıflaşma ve devletleşme ancak artık ürün ile varlıklarını sürdürebilirler. Bundan dolayı bir taraftan özgür olan halkların birikimini savaş ile talan ederken diğer taraftan daha önce köleleştirilmiş toplumları yoğun sömürü ile sermayesini artırmak için kullanmıştır. Kapitalizmle birlikte bu daha da derinleşmiştir. “Özgür emek“ yanılgısı ile  ücretli emek tüm topluma bir zorunluluk olarak dayatılırken, emeğini satamayanlar işe yaramaz varlıklar olarak görülmüştür. Emeğinin karşılığını alamamak kadar iş bulamamak da kapitalizmin yeni zorbalık rejiminin karakteri olmuştur. Parlatılan kent ile topraklarından koparılanlar, kentin varoşlarında sömürü için denetim altına alınıp en acımasız çalışma koşullarında ölümüne çalışmaya razı edilirken kentin sermayeleşmesi ile gelişen kentsel dönüşüm bahanesiyle bu yoksulların birikimine de el konulmuştur. Diğer taraftan vatan sınırları içine hapsedilen toplum ulus-devletin bekası için çalışmaya zorlanmıştır. Görüldüğü üzere tüm bu sömürü mekanizmalarına devlet eliyle boyun eğdiriliyor. Herşeye rağmen sömürüye isyan tarih boyunca sürmüştür. Gelinen aşamada toplumun yüzde 90lara varan oranda işçileşmesi büyük bir isyanı fitillemektedir. Bu anlamda sınıflaşma,  özellikle de Çin’in Wuhan kentinin pandeminin yayılma üssü olması dolayısıyla sorgulanmaya başlanmıştır. Ücretli işe itiraz, işçileşmeye itiraz yeni isyanların doğmasına neden olmuştur, daha da olacaktır. Kapitalist modernitenin üç sac ayağı olan ulus-devlet, endüstriyalizm ve finans tekeli var olan krizi aşmak için yoğun bir çaba sürdürmektedir. Uygarlık krizi değerlendirmesini yapanların kapitalist moderniteyi bu bütünlükte ele almaması, devletli uygarlıkta yaşanan çözülüş ile demokratik uygarlığı inşa edecek olan güçlerin başarısını engelleyecektir. Kapitalist modernite bu araçları ile bir taraftan devletli uygarlığının çözülüşünü durdurmayı hedeflerken; diğer taraftan var olan alternatif çabaları, krizini aşmak için yeni kalıcı yapılarını oluşturana kadar yanlış ve eksik çıkışlara zorlayarak, daha sonra etkisiz kılıp ehlileştireceği sistem içi formlara dönüştürmeyi hedeflemektedir. Reel sosyalizm, sosyal demokrasi ve ulusal kurtuluş hareketlerinin yaşadığı son, tam da bununla alakalıdır.

Devletli uygarlık zihniyeti, dayandığı sac ayakları ile birlikte büyük bir krizi yaşıyor. Bu krizin aynı zamanda demokratik uygarlığın var olma ısrarının da bir sonucu olduğu açıktır. Önemli olan, demokratik uygarlık güçlerinin yaşanan krizi bir uygarlık krizi olarak ele alması ve çözümün de yeni demokratik uygarlığın inşası ile mümkün olduğu bilinci ile hareket etmesidir. Tersi durum sistem içine hapsolmaktır. Demokratik uygarlık inşası uzun soluklu ve sebat ile sürdürülecek bir mücadele sürecidir.

Gelinen aşamada devletli uygarlığın üst yapılarında geliştirdiği zihniyet kalıpları krizlere çözüm olmadığı için devletli uygarlık çözülüşünü yaşıyor.

Birinci olarak eril tahakküm ilişkileri sürdürülemez bir sınıra gelmiştir. Bin yıllardır ataerkil sistem eliyle sürdürülen kadın sömürüsünün, kadının aile içine hapsedilmesinin ve büyük kadın kırımlarının kadın özgürlük mücadelesinin kazandığı mevziler sonucunda eski haliyle sürdürülemeyeceği açıktır. Sistemin bu alandaki krizi derinleşerek sürmektedir. Devletli uygarlık ya yeniden büyük bir kadın kırımı gerçekleştirerek bu sorunu aşacak -kadın örgütlülüğü ve direnişçiliği bunu mümkün kılmamaktadır-, ya da kadın mücadelesini sistem içine hapsetmeye çalışacaktır. Burada öncelikle yapılmak istenen kadın emeği tartışmalarında kadın emeğinin görünürlüğünün demokratik-özgür-eşit bir yaşamı tartıştırmasının yerine bu emeği ücretlendirilerek ev içi emek üzerinden de yeni bir sermayeleştirme süreci yürütmeyi hedeflemektedir. Buna karşın salgın döneminde kadının sağaltım yeteneği ve yeni toplumu inşa gücü varlığını daha da görünür kılmış, bu süreçte yürütülen tartışmalarda bahsedilen emeğin yaşamsal olduğu, ücretlendirilmesinin yaşamın kendisine bir saldırı olduğu, bunun yerine yaşamsal olan bu emeğin yeni bir toplumsallaşmanın aracı olarak eşit-özgür ilişkilerin kurulması için ciddi bir olanak olduğu değerlendirmesi yapılmıştır.

İkinci olarak devletli uygarlığın krizi bilimsel-teknolojik alanda yaşanmaktadır. Halkın kolektif birikimi üzerinden gelişen bilimsel-teknolojik devrimler kapitalizm ile birlikte toplum ve doğanın tahakküm aracına dönüştürülmüş durumdadır. Yaşanan bu durumu aşmak için “yeni bir sosyal bilim” tartışması,  toplum ve doğa yararına yeni bilim ve teknoloji ile demokratik uygarlığın inşası hedeflemektedir. Azami kar için tüm bilim ve teknolojinin endüstriyalizm ideolojisinin mutlak itaatine koşturulması ile akıl almaz düzeyde geliştirilen bilimsel-teknolojik buluşlar ve araçların toplumsal yarar gözetmediği pandemi sürecinde daha da açık bir şekilde görülmüştür.

Üçüncü olarak devletli uygarlığın krizi ekoloji alanında yaşanmaktadır. İnsana yönelik geliştirilen talan ve tahakkümden doğa da kat be kat nasibini almıştır. Devletli uygarlığın dayandığı devletleşme, kentleşme ve sınıflaşmanın yayılımı toplumsal yıkımın yanı sıra çok ciddi bir ekolojik yıkıma da sebep olmuştur. Bu yıkım üzerinden iktidarını geliştiren ve yayan uygarlığı aynı zamanda krizin nedeni olarak ele almak gerekir. Ekolojik toplumu gerileterek derinlik ve genişlik olarak gelişen devletli toplum gelinen aşamada artık bir sınıra dayanmış durumdadır. Sınırsız üreterek ve üretileni tükettirmeye zorlayarak var olmaya çalışan devletli uygarlık, toplum sömürüsünün sınırlarına dayandığı gibi, doğayı talan ile sürdürmeye çalıştığı kalkınma ve ilerleme planlarının sınırsızlığına dayanabilecek bir kürenin olmadığını da göstermiş oldu. Bu durumun artık tüm toplumca da fark edilmeye başlandığını söyleyebiliriz. Yaşanan ekolojik kriz insanlık açısından en büyük tehlikeye dönüşmüş durumdadır. Pandemi ile birlikte bu durum daha da net olarak görülürken insan türü varlığını sürdürme sorunu ile karşı karşıya olduğunu en yakıcı şekilde hissetmiştir. Toplum üzerinden yükselen devletli uygarlık da insan türünün bu varoluş ve yok oluş sorunu ile yüzleştiği bu süreçte en büyük krizi ile de karşı karşıyadır.

Uruk sitesinde başlayıp ABD’de zirveleşen uygarlık hegemonyası, tüm dünyaya yayılarak yerkürenin sınırlarına dayanmış durumdadır. Devletli uygarlık gelinen bu aşamada dünya çapında devasa boyutta toplumsal ve çevresel sorunlara neden olmaktadır. Çin’de başladığı düşünülen covid-19 pandemisi ile bu sorunlar daha da görünür olmuştur. Artık devletli uygarlığın çözülüşü başlamıştır. Tam da bu süreçte demokratik uygarlık güçlerinin devreye girerek kendi uygarlığını inşa etmesi gerekir, bunun olanakları artmıştır. Bilinen genel bir söylemi tekrarlamak gerekirse, böyle kriz ve kaos dönemlerinde kim örgütlü ve programlı hareket ederse onun kazanma olasılığı vardır.

Demokratik uygarlık güçleri öncelikle devletli uygarlık tarafında yok sayılan ve çarpıtılan demokratik uygarlığın tarihine ve birikimine sahip çıkarak yola koyulmalıdır. Tarihine sahip çıkarak kendi zihniyetini ve kurumsallıklarını yaratmalı, demokratik uygarlık paradigması olan demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçülüğü esas alarak devrimi gerçekleştirmeli. Bu yol ile gerçek bir program, örgüt ve eylem gücüne ulaşılarak yeni yaşamı inşa edebilir.

Demokratik uygarlık tarihini yazarak başlanacak bu süreç aynı zamanda zihniyet alanında da bir devrimi zorunlu kılmaktadır. Demokratik uygarlık kendi zihniyet devrimini geliştirirken, diğer taraftan devletli uygarlığın zihinsel kodları olan milliyetçilik, cinsiyetçilik, bilimcilik, dincilik ve devletçilik ile yoğun bir mücadeleyi yürütmek zorundadır. Çünkü bu kodlamalar her kriz döneminde devletli uygarlığı yeniden ve yeniden toplum nezdinde inşa etmektedir.

Devletli uygarlık sürekli olarak bir kriz halini yaşamasına rağmen demokratik uygarlık güçlerinin yetersizliğinde krizlerini aşarak kendini yeniden kurabilmektedir. Uzun bir süredir krizin derinleşmesi ile birlikte demokratik uygarlığın inşa olanakları artmıştır. Yaşanan durum bir kaos durumu iken gelişen pandemi bu kaosu derinleştirmiştir. Bu dönem doğru değerlendirilmez ise pandemi devletli uygarlığın derinleşen krizini aşma olanağına dönüşebilir. Bu dönüşme hali daha büyük tehditleri beraberinde getirecektir.

Bu tehditleri sıralarsak;

Sanal bir topluma dönüşen kapitalist toplum, pandemi etrafında geliştirilen komplo teorileri ile, toplumlar arasında güvensizlik yayılarak devletler açısından daha kolay yönetilecek toplumlara dönüştürülebilir.

Bu komplo teorileri zemin alınarak yeni savaş rejiminin biyolojik temelli yürütülmesi olasılık dahilindedir. Bu yeni toplumsal ve ekolojik felaketlerin doğmasına neden olabilir.

Pandemi gerekçesi ile getirilen yeni kurallar-yasaklar-kapatılmalar ile tam bir disiplin toplumu yaratılmaya çalışılacaktır. Bu disiplin ile ulus-devletleri aşan dünya çapında bir denetimin oluşması hedeflenebilir.

Pandemiden korunmak için en basit tedbirler yeterli iken yoğun bakım üniteleri üzerinde kışkırtılan sağlık algısı ile sağlığın medikalleştirilmesi, toplumsal sağlık açısından yeni tehditleri barındırmaktadır. Ayrıca virüs ile savaş adı altında kimyasalların yaygınlaşması ile yeni bir salgının gelişmesine neden olunabilir.

Ölüm korkusunun yaygınlaştırılması ile tıbbi bağımlılık üzerinden toplumsal bağımlılık artırılabilir.

Devletli uygarlık nüfus denetimi ve kadın bedeni üzerinden kurduğu tahakkümle var oluşunu sürdürürken pandemiyi fırsat bilerek beden denetimi ve nüfus kontrol politikalarında kadın mücadelesi ile kaybettiklerini yeniden kazanmaya çalışabilir.

Devletli uygarlık için din otoritesi önemli bir yer kaplıyordu, bu otoritenin sorgulanması aynı zamanda kendisinin sorgulaması olduğu için pandemi ile birlikte bu otoriteyi yeniden artırmaya çalışabilir.

Devletli uygarlık artık sömürü için sınırlara ulaşmış, toplumun önemli bir çoğunluğu işçileştiği için gelişen bu aşamada işçileştireceği yeni kesimler olmadığı için var olan sınıflaşmayı daha da derinleştirerek sömürüsünü sürdürebilir.

Yukarıda ifade ettiğimiz komplo teorilerini zemin alarak devletli uygarlığın merkezileşmesi için toplumlar arası çatışmanın derinleştirilmesi, pandemi düzleminde batı-doğu çatışmasının yeniden körüklenmesi sonucu yeni sömürge savaşları gelişebilir.

Pandemi ile birlikte gelişen “ doğa intikam alıyor” söylemi doğaya daha fazla müdahalenin gerekçesi yapılarak doğa üzerindeki sömürü mekanizması daha da derinleştirilebilir.

Görüldüğü üzere devletli uygarlık, mevcut krizlerini aşmak için -eğer demokratik uygarlık güçleri doğru bir mücadele hattı geliştirmezlerse-  yeni toplumsal ve ekolojik sorunlara neden olacak tehditlerle varlığını sürdürecektir.

Kaynaklar:

  • Abdullah Öcalan- Demokratik Uygarlık Manifestosu
  • Abdullah Öcalan- Bir Halkı Savunmak
  • Immanuel Wallerstein- Dünya Sistemleri Analizi-Bir Giriş
  • Ata Soyer Sağlık ve Politika Okulu Kollektif Tartışmaları

Kaynak: Ata Soyer Sağlık ve Politika Okulu

İlginizi çekebilir