‘Devlet aklına’ güven – H. Selim Açan

“Devlet aklı”nın ne olduğunu ve nasıl işlediğini anlamak isteyenler, İttihat Terakki ve sonrasına kadar da gitmeden Kürt ve Türk kamuoyunun kapalı kapılar arkasında neler konuşulduğunu hâlâ tam olarak bilmediği “çözüm” süreci görüşmelerinde masada oturan devlet temsilcilerinden birinin bir taraftan da 2015 sonrası yürürlüğe konan “Çökertme Planı”nı hazırlayan stratejistlerden biri olduğunu hatırlarlarsa “devlet aklı” denilen mekanizmanın nasıl bir şey olduğunu ve nasıl işlediğini görmeleri belki kolaylaşır…

Kürt siyasi hareketinin sözcüleri belirli dönemlerde belirli kavramların sloganlaştırılmasına dayalı bir siyaset tarzına sahipler.

Bu bazen o kesitte olup bitenleri o kavram ışığında yorumlama ısrarı şeklinde karşımıza çıkıyor, bazı kavramlar ise bir dönemin politik hattını, daha doğrusu stratejik yönelim önerisini ele veren ‘anahtar sözcük’ özelliği taşıyor. Hâlâ kullanılan popüler örnekler olarak “Darbe mekaniği” tanımının kullanımını birinci türe, “devlet aklı”na hitap edilmesini ise ikinci türe örnek verebiliriz.

Kavram üretimi esasında düşünsel-politik bir dinamizmin ifadesidir. Sürekli hareket ve değişim halindeki politik-toplumsal ortam ve dengeleri ezberlenmiş kalıpların içine sığdırmaya çalışan bir dogmatizme saplanıp kalınmadığını gösterir.

Fakat çok yönlü teorik bir derinliğe dayanmak/onun ürünü olmak yerine tarihsel olarak sık karşılaşılan bazı olgu ve süreçlerin hemen herkes tarafından bilinen görünür bazı yön ve özelliklerinden hareketle üretilen bir soyutlama düzeyini aşmadığı sürece kimi riskleri de beraberinde getirir. Süreçlerin akışı sırasında karşımıza çıkan yeni durum ve olguların bazı yönlerini zamanında görüp fark etmemizi sağladığı durumlarda dahi işin başka yönlerinin gözden kaçması dahil kimi tehlikelerin görülmesini engelleyen bir perde rolü oynayabilir örneğin.

Yazının girişinde örnek olarak verdiğim kavramlardan “Darbe mekaniği” tanımlaması da ‘sağduyu ve mantığın temsilcisi’ gibi gösterilmek istenilen “devlet aklı” kavramı da ‘uyarıcı’ özellikler taşımaktan çok ciddi yanılgı ve tehlikelere kapı açan kavramlar. Her ikisi de her şeyden önce burjuvazinin sınıf egemenliğinin aracı olarak devleti burjuvaziden ve onun ortak çıkarlarını koruyup savunma temel misyonundan soyutlayan yanlış bir devlet kavrayışından hareket ediyor. Hem devlet denilen aygıtlar toplamının kendisini hem de o bütünlük içinde bir rol sahibi parçaları/kurumları ‘kendinde şeyler’ olarak görüp ‘bağımsız’ varlıklarmış gibi ele alıyorlar.

Bu yanlış kavrayıştan hareketle devlet denilen bütünlük içindeki farklı parçalar, daha doğrusu burjuvazinin farklı kesimlerinin çıkarlarını ön planda tutan farklı klikler arasındaki çekişmelere oynamak ikisinin de ortak noktası. Mücadeleye zarar verme riskleri de bu noktada ortaya çıkıyor zaten.

“Darbe mekaniği” tanımının dayandığı yaklaşım bunu, burjuva devlet mekanizması içinde iktidarı elinde tutan hakim gücü “şunları yapmazsan eğer rakip klikler güç kazanarak seni alaşağı ederler” korkutmacasıyla Kürt sorununun çözümü doğrultusunda ikna etmeye çalışmak biçiminde yapıyor; “devlet aklına” hitap ise devlet içindeki bazı kliklere güven vererek işbirliği arayışını yansıtıyor.

“Darbe mekaniği” kavramını üreten de “devlet aklına” ilk hitap eden de Abdullah Öcalan oldu. İmralı’da ağır tecrit koşulları altında tutulan Öcalan’ın avukatları, müvekkilleriyle 7 Ağustos 2019 günü yaptıkları görüşmenin içeriğine dair 8 Ağustos günü yaptıkları yazılı açıklamada, Öcalan’ın “çatışma ve savaş politikalarındaki ısrar nedeniyle yaşanan gidişatı kaygı verici gördüğünü” vurguladıktan sonra “Gelin Kürt sorununu çözelim. Bir haftada çatışma durumunu, ihtimalini ortadan kaldırırım diyorum. Ben çözerim, kendime güveniyorum, çözüm için hazırım. Ancak devlet de, devlet aklı da gereğini yapmalıdır” dediğini aktarıyorlardı .

Öcalan’ın çağrı yaptığı “devlet aklını” nasıl tasavvur ettiğini, eskilerin deyimiyle mefhum-u muhalifinden çıkarmak mümkündü. Yapılan açıklamaya bakılırsa bu akıl, ‘Ahlat ve Malazgirt’te başlayan Türk-Kürt ilişkilerinin tarihini doğru kavramayan, bunun yerine sahte, uydurma, yalan bir tarih üreten, çözüm karşıtı, bu yüzden de Özal döneminden beri demokratik çözüm çabalarını sabote eden şovenist aklın’ dışında, ondan farklı, anlaşılan ona kıyasla daha rasyonel (!) bir akıl.

Görüldüğü kadarıyla farklı bir mantık ve sağduyu sahibi olduğuna inanılan bu “devlet aklına” ikinci çağrı, geçtiğimiz günlerde bu kez başka bir cezaevinden, Edirne’de rehin tutulan Selahattin Demirtaş’tan geldi. HDP Kongresi öncesi kendisiyle yapılan bir röportajda Demirtaş, HDP’ye yeni bir stratejik hat önerisini de içerecek şekilde şunları söylüyordu:

“Türkiye’nin içeride Kürt sorunu, demokrasi sorunu, ekonomik sorunlar, işsizlik, üretim, adalet, eğitim gibi sorunlarını çözebilmesi için toplumsal bir aradalık çok çok önemlidir. Aynı şekilde Suriye ve Irak başta olmak üzere, Avrupa Birliği süreci dahil, tüm dış politikanın çözüm odaklı hale getirilebilmesi de içerideki birlikteliğe bağlıdır.

(…)

Eğer önümüzdeki dönemde oluşacak hükümette HDP de yer alırsa bu, birçok sorunun çözümünü inanılmaz derecede kolaylaştıracaktır. (…) O nedenle HDP de devlet aklı da diğer siyasi partiler de HDP’li hükümet seçeneğinin muazzam yararlarını açık açık tartışmalıdır.

“Devlet aklı” kavramının hangi bağlamda, hangi beklentilerle kullanıldığına yakından bakılınca sorunun sadece bir ‘kavram tartışması’ olmadığı gerçeği daha net görülür herhalde.

Karşımızda hem ‘devlet’ denilen aygıtın anlam ve işlevini (teorik boyut) hem o ‘devlet aklı’nın Türk ve Hanefi Müslüman olmayanlara karşı Cumhuriyet tarihi boyunca –ve halen- nasıl işlediğini (tarihsel boyut) gözardı etmekle kalmayıp Türk tekelci burjuvazisi ve onun ortak aklına “içte ve dışta yaşadığınız krizleri en az hasarla atlatmanıza en iyi biz yardımcı oluruz” mesajı vererek bir konum elde etmenin peşinden koşmayı (dönemsel politika-stratejik boyut) içeren katmanlı bir sorun var demektir.

Bu boyutların her biri üzerine başka zaman uzun boylu tartışmalar yürütmek mümkün. Fakat tam da HDP’nin kendisine yeni bir yol haritası çizeceği –devletin boğucu baskı ve saldırıları karşısında giderek derinleşen tıkanıklığın bunu zaten zorunlu kıldığı- kritik bir aşamada kendini ‘devlete’ beğendirerek bir konum elde etmeye çalışmanın üzerinde durmayı ertelemek hem doğru değil hem de anlaşılır değil. Fakat ilginçtir, HDP’ye alenen burjuvazinin krizden dolayı yaşadığı sorunları hafifletme konusunda sosyal demokrasinin tarihte oynadığı mayın katırı rolüne talip olmayı öneren bir strateji önerisi doğru dürüst konuşulmadı bile.

HDP’yi “sistem karşıtı muhalif” bir konum, daha doğrusu iddiadan büsbütün uzaklaştırıp ‘sistemin güçlendirilerek yeniden inşasının gönüllü desteklerinden biri’ olmayı öneren bu stratejik yaklaşım –ve tepkisizlik- karşısında şu soruları sormaktan kendini alamıyor insan:

Bu “devlet aklı” ne menem bir şeydir? Sınıflar üstü bağımsız bir kuvvet midir? Kimler tarafından temsil edilir? Neleri esas alarak nasıl işler? ‘Devlet’ denilen kurum ve mekanizmalar bütünlüğünün neresindedir? Kavramın kullanımı sırasında biçtiğiniz misyona bakılırsa mevcut politikaların ve işleyişin dışında hatta üstünde, onları değiştirme ya da onların dışına çıkma yetkisi olan, ayrıca farklı bir mantık ve sağduyuya sahip bir iktidar gücü olduğu sonucu çıkmaktadır. Bu “aklın” Cumhuriyet tarihi boyunca ve halen izlenen Kürt politikalarıyla herhangi bir ilişkisi -ve sorumluluğu- olmamış mıdır?

Ağrı’ya, Zilan’a, Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri’ne, Dersim tertelesine, 59’lar olayına, Diyarbakır zindanına, ‘90’ların köy yakmaları ve faili meçhullerine…. kadar gitmeye gerek yok. Sur’u, Cizre’yi, Şırnak’ı Saylonlular mı yaktı? Suriye ve Irak’ta da izlenen Kürt düşmanı politikalar sadece Davutoğlu ve Erdoğan’ın hastalıklı hırslarının ürünü mü? Kürde nefes almayı dahi çok gören şoven saldırılar, kayyum gaspları, siyasi soykırım operasyonları sadece devlet içindeki bir kliğin, ‘bazı’ asker ve polis şeflerinin marifeti mi?.. ‘Makul muhatap’ muamelesi yaptığınız “devlet aklı” bunlar olup biterken neredeydi?.. Bunların hepsi tam da o ‘aklın’ eserleri değil mi sizce?..

Unutulması mümkün olmayan sayısız tarihsel suç ortadayken insanın aklına bir taraftan da “Devlet aklına bu güven nereden kaynaklanıyor” sorusu takılıyor. ‘90’lı yıllar boyunca tek taraflı ilan edilen bütün ateşkes kararları da “mantıklı ve makul” bir görüntü çizen “devlet aklının” temsilcilerinin getirip götürdükleri mesajlar üzerine alındı. Fakat onların ihtiyaç duydukları “köprü geçildikten sonra” neler olduğunu da hep birlikte görüp yaşadık. Bu deneyimler de ortadayken “devlet aklına” bu güven hâlâ nasıl sürüyor anlamak mümkün değil.

Marksizmin kurucu önderlerinden Engels’e ‘proletarya diktatörlüğünün nasıl bir şey olduğunu’ sormuşlar. “Paris Komünü’ne bakın anlarsınız” yanıtını vermiş.

“Devlet aklı”nın ne olduğunu ve nasıl işlediğini anlamak isteyenler de, İttihat Terakki ve sonrasına kadar da gitmeden Kürt ve Türk kamuoyunun kapalı kapılar arkasında neler konuşulduğunu hâlâ tam olarak bilmediği “çözüm” süreci görüşmelerinde masada oturan devlet temsilcilerinden birinin bir taraftan da 2015 sonrası yürürlüğe konan “Çökertme Planı”nı hazırlayan stratejistlerden biri olduğunu hatırlarlarsa “devlet aklı” denilen mekanizmanın nasıl bir şey olduğunu ve nasıl işlediğini görmeleri belki kolaylaşır…

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir