Değişimin etkin yolu: Seçimli diktatörlük rejiminin rıza üretmesine set çekmek – Mehmet Uğur

Bu yazının amacı seçimli diktatörlük rejimlerinin rıza üretme yöntemlerine yakından bakmak, bu yöntemlerin etkisini azaltacak, son tahlilde de seçimli diktatörlük rejimlerinin meşruiyet zeminini ortadan kaldıracak, muhalefet pratikleri üzerinde yeniden düşünmektir.

Bu yazıda AKP iktidarının açmazlarına ve rejimin neden sürdürülebilir olmadığına değinmeyeceğim. Bu daha az yararlı bir egzersiz olurdu çünkü bu konuya değinen yazılar/fikirler halihazırda çok yaygın bir şekilde dile getiriliyor. Aynı zamanda, açmazlarının kabarık sayıda olması AKP rejimi gibi seçimli diktatörlüklerin rıza üretmesine ve olması gerekenden daha uzun bir süre ayakta kalmasına engel oluşturmuyor.  

Bu nedenle, bu yazının amacı seçimli diktatörlük rejimlerinin rıza üretme yöntemlerine yakından bakmak, bu yöntemlerin etkisini azaltacak, son tahlilde de seçimli diktatörlük rejimlerinin meşruiyet zeminini ortadan kaldıracak, muhalefet pratikleri üzerinde yeniden düşünmektir.

Seçimli diktatörlük mü, popülizm mi?

AKP rejimini ve dünyada sayıları hızla artan benzerlerini tanımlamak için farklı kavramlar kullanılıyor. Ana-akım sosyal bilimler literatüründe kabul gören kavram popülizmdir. Bu kavram iki nedenle sorunludur. Birincisi, kavram 1970’lerde ithal ikamesinin ve bölüşüm politikalarının olumsuz sonuçlarını vurgulamak için kullanılmıştır.  Aynı kavramın çok daha farklı koşullarda yeniden dolaşıma sokulması, tembellik değilse bile ideolojik bir seçimdir. Popülizm kavramının ana mesajı, popülist liderlerin sıradan insanların çıkarlarını kurulu düzene karşı savunarak iktidara geldiğidir. Bu yönüyle, temsili demokrasi sistemindeki çürümeyle popülist rejimlerin ortaya çıkışı arasındaki ilişkiyi ihmal etmektedir.

Seçimli diktatörlük rejimleri askeri darbeyle kurulmuyor, var olan temsili demokrasi rejiminin sorunlarını ve imkanlarını kullanarak iktidara gelen liderler tarafından kuruluyor. ABD’de Trump örneği, orta-gelirli ülkeler arasında Türkiye, Polonya ve Macaristan örneği, Filipinler’de Duterte, Hindistan’da Modi ve Brezilya’da Bolsonaro rejimleri bunun bilinen örnekleri arasında. Birleşik Krallık’ta Boris Johnson, Çek Cumhuriyeti’nde Andrej Babiš seçilmiş diktatörlük rejimi kurma sürecinin başında olan adaylar.

Bu süreçte, temsili demokrasi iki tür araçsallık işlevi görüyor. Bir yandan, seçmene sunulan seçme setini yerli ve uluslararası tekellerin çıkarlarına endeksli bir çerçeveye hapsediyor. İdeoloji ve kültür üretimi kurumları (geleneksel ve sosyal medya, sanat, moda, vs.) bu kısıtın meşrulaştırılmasında aktif bir rol oynuyor. Bu hem ideolojik yakındaşlık hem de dolaysız mülkiyet ilişkileri açısından öyledir. Diğer yandan, temsili demokraside seçim kazanmak ve hükümette kalmak, uygulamadan çok mesaja ve mesajın nasıl ambalajlandığına bağlıdır. Temsili demokrasilerde zaten her zaman cılız olan kamu yararına bağlılık, yerini giderek kesimsel yararın azamileştirilmesine bırakıyor. Giderek artan gelir ve zenginlik eşitsizliklerinin nedeni budur.

Temsili demokrasinin bu sorunlu yanları seçilmiş diktatörler için mükemmel öğrenme ve ustalaşma olanakları sunuyor. Dersini iyi çalışan adaylar seçim kazanıyor ve bir daha seçim kaybetmemek üzere, kendi koşullarına uygun şiddet uygulama ve rıza üretme yöntemleri geliştiriyor. Şiddet rıza üretmenin vazgeçilmez aracıdır. Gerçekte, devletin sahip olduğu şiddet tekeli rejim muhaliflerinin üzerine seçici bir şekilde kullanıma sokuluyor.

Türkiye’de AKP rejiminin muhalifleri terörize etme yöntemlerine baktığımızda bunu görebiliyoruz. Siyasi parti yöneticileri, Kürtler, muhalif akademisyenler, Aleviler, kadınlar ve LBGTİ hareketi, gençler, gazeteciler teker teker veya birlikte düşmanlaştırıldı. Bu ‘düşmanların’ üzerine resmi devlet güçleri, onlar gerekli olmadığında da, IŞİD teröristleri sürüldü. Bu süreçte, arka planda olduğu hep söylenen dış düşmanların da yavaş yavaş ön plana geçirildiğini görüyoruz: önce Suriye, ardından Yunanistan, Kıbrıs, Ermenistan, Libya, Mısır, Fransa, vs. atış menziline yerleştirildi.

Düşmanlaştırılan kesimlere uygulanan şiddetin amacı, muhalifler arasında korku ve yılgı üretmek; taraftarlara da vefasızlığın maliyetinin ne kadar yüksek olduğuna dair sinyal vermek. Bu sinyaller, başkalarına (yani ‘düşman’a) uygulanan şiddet karşısında taraftarların sessiz kalmasına, hatta çoğu zaman bu şiddete hem fiilen hem de sözle destek vermesine neden olmaktadır.

Rıza üretme çarkı ve muhalif duruş

Muhaliflere karşı seçici ve koordineli şiddet tüm seçilmiş diktatörlüklerin ortak yöntemi olmakla birlikte, rıza üretme yöntemleri ve araçları ülkeden ülkeye farklılık gösterir. Farklılıklar, ekonomik gelişmişlik düzeyine, ülkenin etnik ve dinsel kompozisyonuna ve komşu ülkelerle var olan sorunlara bağlıdır. Türkiye özelinde, muktedirlerin Türk-İslam sentezine dayalı ideolojisi ayırt edici bir faktördür. Bu faktörler dikkate alındığında, AKP rejiminin rıza üretme mekanizmasının çerçevesi kolayca anlaşılabilir. Bir yandan, kimi zaman zımni kimi zaman aleni olan bir ‘Türk-Sünni Sözleşmesi’ temelinde taraftarlar ve düşmanlar belirlenmektedir. Diğer yandan, taraftarların aktif, sessiz kalanların ise pasif rızasını azamileştirmeye yönelik hamleler yapılmaktadır. Hamlelerin bir amacı, biat etmeyenlerin cezalandırılacağını veya zaman içinde marjinalize edileceğini göstermek ise, diğer amacı rejime destek verenlerin politik ve ekonomik pratiklerinin cezasız kalacağına dair güvence vermektir. Bu iki uçlu hamle silsilesinin odağında her ne kadar yoksul ve dar gelirli toplum kesimleri bulunsa da, uygulama tekelci sermaye, küçük ve orta boylu işletme sahipleri ve profesyonel meslek sahipleri dahil olmak üzere tüm sosyal sınıfları kapsamaktadır.

Yukarıdaki analiz, seçilmiş diktatörlük rejimine karşı muhalefetin nasıl olması gerektiğine dair bazı ipuçları vermektedir. Önce hangi tür muhalefet pratiklerinin etkisiz veya yetersiz kalacağını belirtmeliyim. Birincisi, seçilmiş diktatörlükten önceki rejimi ve değerleri idealize etmek veya o mutlu günlere dönüşü vaat etmek hem yanlış hem nafiledir. Yanlıştır, çünkü geçmişin cenderesi bugüne göre biraz daha gevşek olsa bile, bir cendereydi. Nafiledir, çünkü seçilmiş diktatörlük halihazırda bu geçmişin eleştirisi üzerinden zafer kazanmış, bu geçmişi en azından kendi taraftarları arasında gözden düşürmüş ve biat gösterenlerin en azından bir kesiminin biat karşılığında geçmişe göre daha yüksek maddi imkanlar elde edebileceğini göstermiştir.

İkinci etkisiz/yetersiz muhalefet pratiği, seçimlerin ve seçim kampanyaları sırasında mobilize edilecek desteğin rejim değişikliği için yeterli olacağını varsaymaktır. Bu saptamayı, son yerel seçimlerde önemli bazı mevzilerin kazanıldığının farkında olarak yapıyorum. AKP rejimi o yenilgilerinden dersler çıkarmış, zaten seçimi kaybetse bile iktidarı kolay kolay bırakmayacağını ortaya koymuştur. Seçimlere yönelik çalışmaların ve ittifakların neyle tamamlanması gerektiğine aşağıda değineceğim.

Üçüncü etkisiz/yetersiz muhalefet pratiği, muhalefet partilerinin genellikle parti içi demokrasiden yoksun olması, teknokratların/danışmanların kesif sansüründen geçmemiş herhangi bir mesaj vermenin mümkün olmamasıdır. Parti içi kontrol ve dezenfekte edilmiş mesajlar, partilerin ve kredibilitesi düşük liderlerin varlığını koruyabilir ama bu partileri iktidar partisi yapamaz.

Sonuncu yetersiz/etkisiz muhalefet pratiği, rejimi destekleyen bloku bölmeye, o bloktan oy almaya yönelik hesaplardır. Bu tür hesapların tutmadığını Türkiye örneğinden ve Polonya, Macaristan gibi örneklerden biliyoruz. Diğer ülkelerdeki seçilmiş diktatörlükler için aynı saptamayı yapmak için henüz erken. Buna rağmen, AKP rejiminin şiddet uygulama ve rıza üretme mekanizmalarını hesaba kattığımda, destek blokunu bölmek için mümkün olduğunca muhafazakar görünmenin işe yaramayacağını düşünüyorum.

Peki nasıl bir muhalefet pratiği düşünmek gerekiyor? Sorunun kısa yanıtı yukarıdaki analizden kolayca görülebilir: Rejimin rıza üretme mekanizmasını işlemez hale getiren ve bunu yaptığı ölçüde şiddet kullanma imkanlarını ve meşruiyetini gerileten bir muhalefet gerekiyor.

Bu sonuca ancak HDP dahil tüm muhalefet partilerinin pratiğine paralel, o pratiği dönüştürme potansiyeline sahip ve hem yerel düzeyde muhaliflerin ortaklığını hem ülke genelinde muhalif kesimlerin kendi içinde öz savunmalarını ve sebat gücünü arttıran bir muhalefet tarzıyla varılabilir. Bu muhalefet tarzı, ilhamını evrensel adalet, özgürlük ve demokrasi ilkelerinden almalı; Türkiye’deki etnik, dil ve din farklılıklarını kabul etmeli ve kutlamalı; ve Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümünü kabullenmelidir. Rejimin düşmanlaştırdığı her muhalifin hakkını savunan bir ortaklaşma, AKP rejiminin yenilgisinden sonra kurulacak rejimin ve kurumlarının kalitesinin garantisi olacaktır.

Tabandan tavana doğru yükselen bu tür bir muhalefetin asıl yükü halihazırda risk alıp mücadele eden muhalif bireylerin üzerindedir. Bu bireyler kadındır, Kürt’tür, işçidir, çevre tahribatından ve yanlış politikalardan dolayı yoksul yaşamaya mahkum edilmiş köylüdür, bağımsız olmayan mahkemeler karşısında mağdurun haklarını savunmaya çalışan avukattır. Bu aktif bireyler halihazırda, can güvenliği dahil bir çok konuda riskler almaktadır.

Bunların risklerini azaltmak ve yalnız olmadıklarını rejime göstermek için, ikinci halkada halihazırda sessiz kalan veya mensup/yakın oldukları parti politikaları nedeniyle rejim şiddetine karşı seçici ses çıkaranlar var. Bu toplum kesimleri elini taşın altına koyup şiddetin odağında olan her aktivist için adalet isteyebilir, istemeli de. Sessiz kalmak, seçici ses çıkarmak veya ‘normal’ hayata devam etmenin rejim şiddetine maruz kalma riskini azaltacağını hesaplamamalıdır. Göreli rahatlık, zımni rıza pahasına elde edilmiş geçici bir durumdur. Sıra geldiğinde, rejim onların da yaşam alanlarına ve değerlerine yönelecektir.

Üçüncü halkada sendikalar, ilerici belediyeler, meslek örgütleri var. Bu örgütlerin çoğu halihazırda zaten rejim şiddetinin hedefindedir.  Burada gerekli olan yenilik şudur: hak arama veya rejimin güçsüzleştirme hamlelerine karşı çıkma eylemleri, diğer muhaliflerle daha çok koordineli bir şekilde tasarlanmalı ve yapılmalıdır.

Dördüncü halka, uluslararası dayanışma boyutudur. Bu boyuta hem Türkiye’deki muhalefet partilerini zorlamak hem de dünyadaki diğer mücadelelerle bağ kurmak açısından bakıyorum. Seçimli diktatörlük yalnız Türkiye’nin sorunu değildir. Covid-19 pandemisinin bu tür rejimlerin sayısını arttırıp arttırmayacağı tartışılıyor. Bunun ek olarak, dışarıda Türkiye’li muhalif partilerin esamesi okunmuyor. Tüm bunları dikkate aldığımızda, halihazırda kesişimsel olan örgütlenmelerin ve uluslararası bağların yeniden dizayn edilmesi gereği açıktır.

Okuyucu haklı olarak soracaktır: Muhalefet partileri bu resmin neresinde? Şimdiye kadar belirttiğim veya ima ettiğim gibi, Türkiye’deki muhalefet partileri inandırıcılık krizi yaşıyor. Bu kriz, Avrupa’daki muhalefet partilerinde de gözleniyor. Ama Türkiyeli muhalefet partileri için ek iki sorun var. Birincisi, dışarıdan bakanlar için, seçimli diktatörlük rejiminin yerini dolduracak aktörler olarak görünmüyorlar. İkincisi, HDP’nin demokrasi için ittifak çağrılarına yanıt vermedikleri gibi, partinin rejim tarafından düşmanlaştırılmasını kolaylaştırıyorlar. Onların ‘kurtuluşu’ ve rejime karşı seçim kazanması, yukarıda ikinci halkada sözünü ettiğim parti üyeleri ve taraftarlarının aktif muhaliflerle ortaklaşma çabasına bağlıdır. Bu ortaklaşma, siyasi partilerin yeniden şekillenmesine ve/veya yeni liderlerin ortaya çıkmasına yol açabilir; şimdiye kadarki yenilgi silsilesini tersine çevirebilir. Bu süreçte, hala içeride bulunan Selahattin Demirtaş gibi kredibilitesi yüksek bir liderin katkılarıyla kurulacak bir seçim ittifakı, hem Cumhurbaşkanlığı hem de meclis seçimlerini kazanma şansını arttıracaktır.

Prof. Dr. Mehmet UğurEkonomi ve Kurumlar Profesörü, Greenwich Üniversitesi, Greenwich Ekonomi-Politik Araştırmaları Merkezi.

Kaynak: Siyasihaber

İlginizi çekebilir