CUDİ’DEKİ YANGIN VE ORMAN YANGINLARININ EKOLOJİK, İDEOLOJİK, SİYASAL VE TARİHSEL BOYUTLARI – Devletin ekolojik aygıtları

Cudi Dağı’nın etekleri haftalardır aralıksız orman yangınlarıyla boğuşuyor. Cevizdüzü, Anılmış, Üçkiraz mevkilerinde günlerce önüne geçilemeyen yangın ağaçlar ve bitki örtüsüyle birlikte hayvanların ve çevredeki insanların yaşam alanını yok ediyor. Ekinlerini, hayvanlarını çaresizce korumaya çalışan köylüler kendi kısıtlı imkânlarıyla devasa bir alanı söndürmeye çalışıyor. Peki, bir türlü söndürül(e)meyen bu yangınlar bize ne söylüyor? Orman yangınlarının ideolojik, tarihsel ve siyasal boyutlarını Minnesota Üniversitesi öğretim üyesi, The Harry Frank Guggenheim araştırmacısı, çevre tarihçisi Zozan Pehlivan ile Birartıbir’den Anıl Olcan konuştu. 


Cudi Dağı’nda haftalardır ormanlar yanıyor. Bu yangınlar neden çıkıyor, nelere yol açıyor?

Zozan Pehlivan: Cudi Dağı dediğimizde çok yüksek ve kayalık bir araziden bahsetmiyoruz. Bölge epey geniş ve engebeli. Hâkim bitki örtüsü meşe. Meşe çok uzun sürede büyür, kökleri çok derinlere iner. Güçlü bir şekilde toprağa tutunur. Erozyonu önler, yeraltı sularının zenginliği ve sürdürülebilirliği açısından çok önemli bir türdür. Meşenin yanı sıra yükseltiye, toprağın cinsine ve mikro-iklime bağlı olarak değişen melengiç ya da yabani meyve ağaçları gibi başka ağaç türleri ve daha alçak kesimlerde otlak olarak kullanılan yaylalar ve ekilebilir araziler var. Tarım ve hayvancılığa oldukça uygun olan Cudi Dağı ve çevresi geniş bir nüfusun hayatını idame ettirmeye çalıştığı bir bölge. Orman yangınları biyolojik çeşitliliği, ağaçları azaltmakla kalmıyor, coğrafyadaki tüm yaban yaşamı ortadan kaldırıyor, flora ve faunayı etkiliyor. Bir taraftan küresel iklim değişikliğinin sebep olduğu kuraklık artarken, orman yangınlarının artması da yeraltı sularına zarar veriyor.

Cudi Dağı’nın etrafındaki köylerde yaşayanlar uzun süre söndürülmeyen bu yangınlara “uygulama” diyor.

Minnesota Üniversitesi öğretim üyesi ve The Harry Frank Guggenheim araştırmacısı, çevre tarihçisi Zozan Pehlivan

Bu ilginç bir tanımlama. Uygulama, “belirli bir mantık, strateji ve programla yapılan iş” anlamına geliyor. Bu yangınların “uygulama” olarak nitelenmesi sistematik bir politikanın, dolayısıyla da çevresel ve zamana yayılan bir şiddetin deneyimlenmesinin sonucu. Cudi çevresinde yaşayanların deneyimlediği ile basına yansıyan hikâye birbirinden farklı. Kamuoyundaki algılama “basit” bir orman yangını haberiyken bölgede yaşayanlar için bambaşka bir deneyim söz konusu. Bu insanların Cudi ve çevresiyle kurduğu ilişkinin farklı boyutları var. Bir yandan ormandaki yabani meyveleri toplayıp satarken bir yandan da kurumuş ağaçlardan kış mevsimi için odunlarını topluyor. Kuru ağaçların toplanması ormanın sağlığı açısından iyi bir şey. Kuru ağaçların toplanması muhtemel bir yangında ormanın süratle yanmasını engelliyor. Ayrıca, köylü ormanın çeperlerindeki otlaklarda hayvanını otlatıyor. Köylünün yaşamı ormanla iç içe. Orman alanıyla köylünün bağ ve bahçesi arasındaki uzaklık fazla değil. Bu nedenle, bağ bahçe ile orman arasındaki geçişgenlik çok yoğun. Dünya Orman Yangınları Veri Tabanına göre, 2003-2016 arasında bölgedeki yangınların genellikle temmuz-eylül döneminde sıklaştığı görülüyor. Orman yangınlarının süresi ve etkilediği alan bölgeden bölgeye değişiyor. Yer yer üç-dört gün süren yangınlar, bazı alanlarda 20 günden de daha uzun bir süreye çıkabiliyor. Bir alanın bu kadar uzun süre yanması ekolojik olarak korkunç bir yıkım demek.

Bölgeden gelen bilgiler yangını kendi çabalarıyla söndürmeye çalışan köylülerin “güvenlik” gerekçesiyle engellendiği yönünde. Bu bağlamda yangınların büyük bir kısmının belirli bir akıl ve tasavvurla çıkartıldığını, daha büyük bir ideolojik mühendislik planının parçaları olduğunu söyleyebiliriz.

Bir orman yangının bu kadar uzun sürmesi normal mi? Müdahale edilmiyor mu, edilemiyor mu?

Bu soruya iki türlü yanıt vermek mümkün. Ama öncesinde orman yangınlarının yoğunlaştığı alanları tanımlamamız gerekir. Yine Dünya Orman Yangınları verilerine göre, bölgede yangınların en çok görüldüğü alan, Diyarbakır’ın kuzey-doğu ve güney-doğu kırsalı-Batman-Bitlis üçgeni. Yoğunluk açısından ikinci ana bölge Siirt, Hakkâri ve Şırnak dolayları. Yangınların bazıları doğal koşullardan, bazıları tarımsal alan açmak amacıyla, bazıları da güvenlik kuvvetleri tarafından çıkartılmış olabilir. Tartışılması gereken nokta, bir alanın günlerce yanmasına nasıl izin verildiği. Bölgeden gelen bilgiler yangını kendi çabalarıyla söndürmeye çalışan köylülerin “güvenlik” gerekçesiyle engellendiği yönünde. Bu bağlamda yangınların büyük bir kısmının belirli bir akıl ve tasavvurla çıkartıldığını, daha büyük bir ideolojik mühendislik planının parçaları olduğunu söyleyebiliriz.

Kastettiğiniz ideolojik mühendislik planı nedir?

Cudi’de yangınlardan mağdur olan köylülerle, Mardin de elektrik kesintileriyle terbiye edilmeye çalışılan köylülerin dramı ve maruz bırakıldıkları şiddet birbiriyle ilintili. Bitmek bilmeyen baraj yapımları, elektrik kesintileri ve orman yangınları girift sosyo-politik ilişkiler üzerinden birbirine bağlı ve birbirinden bağımsız düşünemeyeceğimiz üç toplum mühendisliği projesi. Bu mühendislik ekolojiyi merkeze koyarak yapılıyor. Orman yangınlarının yoğunlaştığı bölgelerde son yirmi yılda inanılmaz sayıda karakol, ya da yerelde tabir edildiği gibi, kalekol inşa edildi. Kalekollar ortaçağdaki korunaklı kaleler gibi hakim tepelere kuruldu. İnşa edildikleri tepelerin çevresindeki ormanlık alanlar tıraşlandı. Yetmedi kalekolların civarındaki ormanlar ve yaylalar güvenlik bölgesi olarak ilan edildi, sivillerin girişine kapatıldı. Bu ideolojik mühendislik planının iki amacı var. Birincisi kalekolların görüş alanını olabildiğince genişletmek. Ormanlık arazideki görüş alanı ile ağaçtan arındırılmış bir alanın görüş alanı bambaşka. Ormanı yakarak sadece görüş alanını temizlemiyor, aynı zamanda karşı taraftan gelebilecek muhtemel tehlikeyi bertaraf ediyorsunuz. Vietnam savaşı sırasında, ABD ormanlık alanlardaki bitkilerin yapraklarını dökmesine ve kurumasına sebep olan ağır kimyasal maddeler kullanmıştı. İkinci önemli nokta, bölgedeki nüfusun doğal kaynaklara erişimini zorlaştırarak, hatta tamamen engellemek suretiyle göçe zorlamak. Dahası, ormanı yakarak çevredeki nüfusta güvenlik endişesini artırıp istikrarsızlık yaratmak, doğayı katlederek korku siyasetini yaygınlaştırmak amaçlanıyor.

Şu anda bölgede bir sıcak savaş, sıcak çatışma ortamı olduğunu mu söylüyorsunuz?

Basına yansıdığı kadarıyla sıcak çatışmaların olmadığı bir dönemden geçiyoruz. Buna rağmen, orman yangınları artıyor. Barış sürecinde köylerine dönüş yapıp binlerce meyve ağacı eken ya da bağcılık yapmaya başlayan insanların bağ ve bahçeleri yangınlarla küle dönmüş durumda. Bütün bu tablo yaşananların ciddi bir mühendislik planının parçaları olduğunu işaret ediyor. Amaçlardan birinin bu insanları yeniden göçe zorlamak olduğunu düşünüyorum

Bitmek bilmeyen baraj yapımları, elektrik kesintileri ve orman yangınları girift sosyo-politik ilişkiler üzerinden birbirine bağlı ve birbirinden bağımsız düşünemeyeceğimiz bir toplum mühendisliği projesi. Bu mühendislik ekolojiyi merkeze koyarak yapılıyor.

Yangınların olduğu bölgelerde yaşayan köylüler hayvanlarını otlatmak için başka yerlere götürmek zorunda kaldıklarını söylüyor. Bu ne anlama geliyor?

Bu büyük bir risk. Hayvan otlatma yerel coğrafyaya ait bilgi üzerinden olur. Cudi ve Gabar Dağı ile Faraşin yaylası 19. yüzyılda da Kürt aşiretlerinin hayvanlarını otlattığı bölgelerdi. Köylü çevresini tanımak, bilmek ve çok iyi tahlil etmek zorunda. Bu üç-beş yılda oluşan bir bilgi değil. Yüzyıllarca biriken bir bilginin aktarılması meselesi. “Hangi arazi daha az taşlık, hangi arazide hayvan daha iyi ot bulur, hangi arazide su kaynağı vardır” gibi temel bilgileri bilmeniz gerekir. Cudi Dağı’nda günlerdir süren yangın yüzünden köylüler başka yolları kullanarak hayvanlarını otlatmaya götürüyor, daha taşlık araziyi kullanıyorlarsa bu köylüler açısından risk taşır. Özellikle büyükbaş hayvanların taşlık arazide yürüme kabiliyetleri yoktur. Taşlık arazide yürüyecek hayvanlar koyun, keçi ve katırlardır. Taşlık bir araziyi tercih etmek zorunda kalmaktan ötürü bir sığır telef olsa, bu köylü için büyük bir ekonomik kayıptır. Ayrıca, “marjinal” dediğimiz alanlarda hayvanların yaşamını etkileyecek zehirli otlar var mı, bunun bilinmesi çok önemli. Köylünün ekonomik olarak bağımlı olduğu hayvan sürüleri büyük bir bilinmezliğe ve tehlikeye itiliyor. Bir de tabii, güvenlik meselesi var. Köylü hayvanını otlatmaya götürdüğü marjinal arazide sürüsünün bir kurt sürüsü ya da başka bir avcı hayvan tarafından saldırıya uğrayıp uğramayacağını bilmez. Güvensiz olduğunuzu hissettiğinizde yaşadığınız yeri terk etmek istersiniz. ‘90’larda köylerinden göçe zorlanan, büyük kentlerin çeperlerindeki tekstil atölyelerinde korkunç bir emek sömürüsüne maruz kalarak yaşayan insanların birçoğu köylerine geri dönmek istiyor. Kimileri dönebiliyor. Dönenlerin bir kısmı tehdit ediliyor. Yangınlarla köydeki ekonomiyi mümkün kılan alanlar tahrip edilerek o bölgelerin istikrarsızlaştırılması hedefleniyor. Yangınlar modern bir insansızlaştırma stratejisinin parçası. Bunun birçok ayağı var…

İnsansızlaştırma stratejisinden kastınız nedir?

İnsansızlaştırmadan kasıt yereldeki nüfusun sistematik bir politikayla yerinden yurdundan edilmesi. Bugün uygulanan politika 1990’lardaki köy yakma stratejisinden hayli farklı. Ormanları yaktığınızda sadece ormanı yakmıyorsunuz. O ormana bağlı bir hayat var. Köylü ormana arı kovanlarını koyar, ısınmak için yakacağı odun getirir. Geç bahar döneminde ve yazın taze meşelerin dalları kesilir, demetler halinde biriktirilir. Bu demetler kümelendikten sonra uygun bir malzemeyle örtülür. Böylece yaz sıcağında kurumaları engellenir. Meşelerin yaprakları kışın hayvanlar için besin kaynağıdır. Bunun Zazakideki karşılığı “velg”dir. Kalan kuru dalları da yemek pişirmek ve ısınmak için kullanır köylüler. Bunun adı da “perçin”dir. Orman bölge insanı için önemli bir enerji kaynağıdır. Yangınların çıktığı bölgeler otlakların da olduğu araziler. Yüksek arazilerdeki daha kaliteli otlar bahar aylarıyla birlikte biçilir ve kışın hayvanlara verilir. Arazideki biçilemeyecek kadar kısa otları köylüler hayvanlara otlattırır. Bu ekolojik alanları yaktığınızda köylünün en önemli gelir kaynaklarından biri olan hayvancılığın zarar görmesine neden oluyorsunuz.

Hayvanını besleyememek köylünün köyünü terk etmek zorunda kalması anlamına mı geliyor?

Hayvanını besleyememek köylüyü başta iktisadi olmak üzere, sağlık ve beslenme yönünden doğrudan etkiler. Yeterli beslenemeyen hayvan sadece zayıflamaz, aynı zamanda hastalıklara karşı direnci azalır. Süt ve et verimliliğinde ciddi azalmalar meydana gelir. Süt üretimindeki dalgalanmaya bağlı olarak köylünün gelirinde ve beslenme kaynaklarında ciddi düşüşler görülür. Ayrıca, beslenme çeşitliliğinde ve cinsinde, yani protein ve kalsiyum kaynaklarında meydana gelen değişimler köylünün sağlığını ve fiziksel kapasitesini doğrudan etkiler. 17. yüzyılda bugünkü doğu Kanada’ya (Newfoundland ve Quebec) ulaşan Avrupalılar yerli nüfusun fiziksel görkemine inanamaz. Bu uzun boylu, güçlü ve çevik yerliler karşısında Avrupalılar cılız ve sağlıksız bir ırk olarak kalır. Yerli Kanadalıların fiziksel kapasitesi beslenme biçimlerindeki çeşitlilikle doğru orantılıdır. Deniz ürünlerinden aldıkları zengin omeganın yanı sıra bizon ve bufalodan aldıkları yüksek protein sağlıklı ve uzun boylu olmalarını beraberinde getiriyordu. 19. ve 20. yüzyıla geldiğimizde, zengin beslenme kaynakları yok edilen yerlilerin boy ortalamaları inanılmaz derecede düşüş göstermekle kalmadı, bu halk yeryüzünün en kısa etnik gruplardan biri oldu.

‘90’larda köylerinden zorla göçe zorlanan insanların bir kısmı geri dönüyor. Dönenlerin bir kısmıysa tehdit ediliyor. Yangınlarla köydeki ekonomiyi mümkün kılan alanlar tahrip edilerek o bölgelerin istikrarsızlaştırılması hedefleniyor. Yangınlar modern bir insansızlaştırma stratejisinin parçası.

İnsansızlaştırma stratejisinin sözünü ettiğiniz farklı ayakları neler?

Temmuz başında Mardin’de, DEDAŞ’ın (Dicle Elektrik Dağıtım AŞ) kırsal mahallelerde yaptığı elektrik kesintilerine bakalım. DEDAŞ 2013’te özelleştirilmiş. Özelleştirildikten sonra fiyatlara çok yüksek oranlarda zam yapılıyor. Bölgeden edindiğimiz verilere göre, herhangi bir sayaç olmadan, dolayısıyla kullanılan elektriğin miktarı açıklanmadan köylülere yüksek tutarlarda fatura kesiliyor. Bu fahiş faturaların köylü tarafından ödenmesi mümkün değil. Dahası, ödenmeyen faturalar bahane edilerek köylünün devletten aldığı destek paketlerine DEDAŞ aracılığıyla bloke konmuş. Köylü için elektrik hem tarımsal sulamada hem de hayvanlara su vermekte hayati önem taşıyor. Köylü elektriğe ulaşamazsa hem tarladaki ürünleri yanacak hem de hayvanları susuzluktan telef olacak. Mardin taraflarında DEDAŞ tarafından elektrik verilmediği için susuzluktan telef olan koyunların fotoğrafları sosyal medyaya yansıdı. Bu durumda köylü ne yapabilir? Sağ kalan hayvanlarını üç-dört kuruşa satıp gelir elde etmeye çalışır ve toprağını terk-i eftan eder. Bu köylüyü göçe zorlamanın bir versiyonu.

İnsansızlaştırma pratiklerine barajları da dahil ettiniz. Yıllardır süren itirazlara, engelleme çabalarına rağmen, yakın zamanda, Ilısu barajıyla Hasankeyf suların altına gömüldü. İnsansızlaştırma politikalarında baraj yapımı sık başvurulan bir uygulama mı? Barajların ekolojik dengeye etkileri nasıl?

Türkiye’nin temel su kaynaklarının olduğu bir bölge burası. Fırat ve Dicle nehirlerinin bütün kollarına GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi) kapsamında onlarca büyük baraj yapıldı. Bu barajların temel hedefi Türkiye sınırları içinde kalan kuzey Mezopotamya ovasını sulayıp tarımsal üretime açmak. Bu köylüyü ve küçük üreticiyi besleyen bir tarımsal sistem değil. ‘70’lerde başlayan ve ‘80’lerde Özal’ın öncülüğünde Trakya’nın yok edilmesine yol açan endüstriyel tarım alanlarını yaratmayı amaçlayan bir sistem bu. Urfa’dan başlayarak Botan nehrine kadar olan bölgede tarımsal arazilerin tamamını sulu tarıma açmak istiyorlar. İnsansızlaştırma politikasının küresel politik konjonktüre göre dönüştüğünü söylemek mümkün. 1980’lerin ilk yarısına değin böyle hedefler yokken 1990’larda kırsalı insansızlaştırma başladı. Son zamanlarda yaşanan insansızlaştırma siyasetinin 2011’de başlayan Suriye savaşıyla doğrudan ilintili olduğunu düşünüyorum. Bugün olan insansızlaştırma politikası aynı zamanda bölgenin Kürtsüzleştirilmesi siyaseti. Bunu Suriye iç savaşı ve Rojava devrimi ile birlikte düşünmemiz lâzım. 2015’te IŞİD’in Kobani’yi işgal etme girişimi sırasında, sınırın Türkiye tarafında muazzam bir dayanışma ortaya çıktı. Aynı dili konuşan ama modern sınırlarla birbirinden ayrılmış iki halk arasında filizlenen dayanışmayı iktidar kanadı büyük bir tehdit unsuru olarak gördü ve bunu baypas etmeye karar verdi. Dolayısıyla, Rojava devriminin Türkiye’deki yansımaları güneydeki toprakları insansızlaştırma stratejisiyle ilintili. İnsansızlaştırma siyasası tamamlandıktan sonra, Urfa’dan Botan nehrine kadar olan bütün güney ve doğu sınırına sayıları dört milyonu bulan Suriyeli mültecinin yerleştirilmesinin hedeflendiğini düşünüyorum. Böylelikle hem büyük bir tarımsal emek gücü elde edilecek hem de modern sınırlarla birbirinden yalıtılmış Kürt nüfusun arasına demografik bir baraj çekilmiş olacak.


“El Niño ve Göçebeler: Küresel İklim, Bölgesel Çevre ve Geç Osmanlı Kürdistan’ında Pastoralizm’in Krizi”nde (“El Niño and the Nomads: Global Climate, Local Environment, and the Crisis of Pastoralism in Late Ottoman Kurdistan”) başlıklı 
makalenizde, bu bölgenin ekolojisine değiniyorsunuz… Osmanlı Kürdistanı dediğiniz bölge nereleri kapsıyor, ekolojisinin özellikleri neler?

Osmanlı Kürdistan’ı dediğimiz coğrafya Van gölünün kuzeyinden başlayıp Sivas’ın doğusuna, oradan bugünkü Resulayn’ın güneyine kadar geliyor. Doğuda ise Hakkâri, Şırnak, Van ve Musul ovasının kuzeyine uzanan büyük bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bölgeyi çevreleyen dağ silsileleri var, ama coğrafyanın tamamı dağlık değil. Akdeniz boyunca uzanan Toros dağlarının doğu kanadı Zagros dağlarıyla Hakkâri üzerinden İran’a bağlanıyor. Torosların doğu yakası Kürdistan’ı bir hilal gibi boylu boyunca kesiyor. Toroslar’ın Kürdistan’daki kesimi Doğu Karadeniz boyunca uzanan dağlar gibi değil. Dağların arasında çeşitli yükseltilerde ovalar ve yaylaların yanı sıra, bu dağları kesen Murat, Fırat, Dicle, Batman ve Botan gibi birçok nehir ve bu nehir yataklarının yarattığı derin vadiler var. Van gölünü, Nemrut dağındaki krater göllerini, Harput dolaylarındaki Hazar gölünü de unutmamak gerek. Doğu Toroslar’ın yükseltilerinden dolayı Muş, Harput, Beşiri, Palu, Urfa ve Diyarbakır ovası gibi geniş ovalara sahip. Daha yüksek kesimlerde dağların eteklerinde boylu boyunca uzanan yaylalar var. Ahmed Arif Diyarbakır Kalesinden Notlar şiirinde şöyle der: Açar, Kan kırmızı yediverenler, Ve kar yağar bir yandan, Savrulur Karacadağ, Savrulur zozan… Kürtçede zozan “yayla” anlamına geliyor. Ahmed Arif’in şiirde bahsettiği daha alçak kesimlerde yer alan Diyarbakır ovası. Kan kırmızı yediverenler açtığına göre ovaya bahar gelmiş. Diyarbakır’ın güney batısındaki Karacadağ’da ise kar serpiştiriyor. Ahmed Arif’in bu dizeleri bölgenin ekolojisinin çeşitliliğini çok iyi tanımlıyor. Osmanlı Kürdistanı’nın doğasını ekolojik bir eşik olarak tanımlıyorum.

Ekolojik eşik ne demek?

Bu bölgeyi tahayyül ederken sadece dağlık bir arazi düşünmemeliyiz. Tam tersine, ovaların, nehir yataklarının ve yaylaların bir arada bulunduğu zengin bir coğrafyadan bahsediyoruz. Ekolojik eşikten kastım bir bölgenin ya da coğrafyanın bir diğerinden belirgin bir şekilde ekolojik olarak farklılaşması. Osmanlı Kürdistan’ı ne orta Anadolu kadar düz ne de batı İran kadar dağlık bir coğrafya. Kuzey ve güney bölümleri arasındaki yükselti farkları çok fazla. Yükseltinin yanı sıra derin nehir vadilerin biçimlendirdiği bir bölgeden bahsediyoruz. Bitki örtüsü bu yükseltilere bağlı olarak çeşitlilik gösteriyor. Bu nedenle ekolojik bir eşik olarak tanımlıyorum.

Fırat ve Dicle’nin bütün kollarına GAP kapsamında onlarca büyük baraj yapıldı. Bu barajların temel hedefi kuzey Mezopotamya ovasını sulayıp tarımsal üretime açmak. Bu köylüyü ve küçük üreticiyi besleyen bir tarımsal sistem değil. ‘70’lerde başlayan ve ‘80’lerde Özal’ın öncülüğünde Trakya’nın yok edilmesine yol açan endüstriyel tarım alanlarını yaratmayı amaçlayan bir sistem bu.

17. yüzyılın ortalarında bölgeyi ziyaret eden Evliya Çelebi Van’ın kavak ağaçlarından, Bitlis’in üzümlerinden bahsediyor. Seyyahlar nasıl tarif ediyorlar bölgenin ekolojisini?

17. yüzyılda bölge Avrupalı seyyahların akınına uğramış. Van’ın bahçelerinden, Bitlis’in ceviz ağaçlarından, Mardin’in üzüm bağlarından bahseden pek çok seyyah var. Robert Dankoff’un Seyahatname’nin Bitlis bölümünü çevirip derlediği Evliya Çelebi Bitlis’te kitabında Evliya Çelebi Bitlis Beyi Abdal Hani, Bitlis ve çevresini iyi betimler. Daha sonra Osmanlı Kürdistanı’nın diğer bölgelerini gezer ve Seyahatname’nin dördüncü cildinde bu şehirlerden birçoğunun coğrafyasını kültürlerini ve dillerini Diyarbekir’de, Dicle boyunca uzanan Hevsel bahçelerinde yetişen meyve ve sebzelerin lezzetini ve bereketini olağanüstü bir dille uzun uzun anlatıyor. Hevsel’i Mısır’ın ünlü Fayyum bahçeleriyle karşılaştırıyor. Reyhan bahçelerinin Hevsel’de ne kadar önemli bir yeri olduğunu, kokusunu, rengini detaylarıyla anlatıyor. Buralar ünlü Diyarbakır karpuzunun da yetiştirildiği bölgeler. Bu bahçelerde çok çeşitli bir ekolojik yaşam olduğu biliniyor. Çeşitli kuş türlerinden tilkilere, zengin bir yaban yaşama ev sahipliği yapıyor. Hevsel bahçeleri şehrin sebze ve meyve ihtiyacını karşılayan önemli tarımsal alan olmasının yanında, Diyarbekirlilerin sıcak yaz aylarını geçirdiği önemli sayfiye alanı.

Diyarbekir ve Diyarbakır, ikisini de kullanıyorsunuz, bu iki farklı söyleyiş neye tekabül ediyor?

Yer adları hem tarihsel olarak hem de insanların coğrafyayla kurduğu türlü ilişkilenme biçimlerinin hafızası açısından önemli. 1937’ye dek bugünkü Diyarbakır’ın adı Diyarbekir’di. Daha erken dönemlerde AmidAmidaKara Amid de deniyor. Şehrin Ermenice adı ise Tigranakert. Osmanlı döneminden bahsederken Diyarbekir, 1937 sonrası için Diyarbakır demeyi tercih ediyorum.

Bölgede ormanlar da var mıymış, ağaçlandırma sonradan mı olmuş?

19. yüzyılda Bingöl, Dersim, Bitlis, Siirt, Hakkâri, Birecik ve Tur Abdin’in yüksek kesimleri ormanların en yaygın olduğu bölgeler. Buralardaki temel bitki örtüsü meşe. Meşenin cinsi ve kalitesi yükselti, iklim ve toprak cinsine göre değişiklik gösteriyor. Daha alçak ve kurak bölgelerde kısa meşe ağaçları, yükseklerde ise daha görkemli meşe ağaçları var. Hatta nadir de olsa Hakkâri’nin yüksek yerlerinde ormanların olduğunu arşiv belgelerinden biliyoruz.

Bölgede bugün hâlâ 19. yüzyıldaki ekolojik çeşitlilik görülebiliyor mu?

Bölgedeki ormanın bugünkü coğrafi dağılımına baktığımızda önceki yüzyıldan pek farklı olmadığını söyleyebiliriz. Büyük barajların inşa edildiği alanları bunun dışında tutmak gerektiğini de ifade etmek istiyorum. Bu barajlar sadece su tutup elektrik üretmiyor. İnşa edildikleri bölgelerin bitki örtüsünü ve yağış rejimini doğrudan etkileme kapasiteleri var. 20. yüzyılda Bingöl ve Dersim çevresi ormanların en çok yoğunlaştığı bölgeler. Siirt’in yüksek kesimlerinde, Diyarbakır’ın kuzeydoğusundaki Lice ve Kulp’ta, Batman kırsalında, Bitlis çayının etrafındaki bölgelerde ve Osmanlı Harput’u dediğimiz Murat nehri boyunca ormanlık alanlar var. Hakkâri ve Şırnak kırsalında büyük ormanlık arazilerin olduğunu biliyoruz. Van’ın güney kesimlerinde salkım söğüt, Bitlis ve Siirt taraflarında ise yoğun ceviz ağacı var. Çam, ceviz ve kavak ağaçlarının yanı sıra Cezire taraflarında, Habur ve Zap nehirlerinin etrafında yer yer ardıç ağaçları, alçak ve sulak alanlarda ise inşaat ve taşımacılık sektörlerinin demirbaşı olarak kullanılan kavak ağaçları var. 19. yüzyıl seyyahlarının tasvir ettikleri Van bahçelerinde en göze çarpan ağaç cinsi kavak. Kavak öyle yaygın ki, Kürtçe’nin Zazaki lehçesinde kavak ağacıyla ilgili epeyce deyim vardır. Kavak yaprağı gibi rüzgârın estiği yöne göre hareket eden insanlara zey pele hevriri denir.

Son zamanlarda yaşanan insansızlaştırma siyasetinin 2011’de başlayan Suriye savaşıyla doğrudan ilintili olduğunu düşünüyorum. Bugünkü insansızlaştırma politikası aynı zamanda bölgenin Kürtsüzleştirilmesi siyaseti. Bunu Suriye iç savaşı ve Rojava devrimi ile birlikte düşünmemiz lâzım.

Güvenlik nedeniyle doğa tahribatı Osmanlı’da başvurulan bir yöntem mi? Günümüzde yaşanan yangın “uygulaması” tarihsel bir devamlılığa dayanıyor mu?

19. yüzyıl boyunca büyük savaşlar yaşanıyor. 1820’lerde Ruslarla, 1846’da Bedirxan İsyanı, 1854-56 Kırım Harbi, 1877-78’de Osmanlı Rus Harbi, 1890’lardaki Ermenilere yönelik organize pogromlar sonrasında Cihan Harbi. Bölge bütün bunlardan doğrudan etkileniyor. Savaş demek koca bir orduyu beslemek için gıda bulmak demek. Ordunun yiyeceğini, topunu tüfeğini ve araç gereçlerini taşımak için büyükbaş hayvan kaynağına ihtiyacınız var. Top dökmek, gülle yapmak doğal kaynakların kullanımıyla doğrudan alakalı. Elbette ekolojik bir tahribat yaşanmıştır. Ama günümüzde yaşandığı gibi, bir bölgenin topyekûn ateşe verilmesi gibi bir olaya arşiv belgelerinde rastlamadım. Elbette çatışma mıntıkalarında büyük tahribatlar meydana gelmiştir, ama sistematik bir mantıkla yok etmeye rastlamadım. Doğanın tahakküm altına alınması gereken bir şey olarak görülmesinin kökleri oldukça eskiye gider. 19. yüzyıl insanın doğaya hükmetmesinin altın dönemi. Modern devlet denen aygıt doğayı tahakküm altına almanın temel aktörü. Özellikle barajların kurulması, bataklıkların kurutulması, nehir yataklarının değiştirilmesi bu tahakküm politikasının önemli süreçleri olarak okunabilir. Örneğin, Çukurova’nın bugün Türkiye’nin en büyük pamuk üretim alanlarından biri olmasının kökleri 1830’lara kadar uzanır. Bu bölge çok önemli bir konargöçer nüfusa sahip. Bölgenin tarımsal üretime açılması ancak konargöçer aşiretlerin yerleşik hayata geçirilmesiyle mümkün olabilirdi. Bu sebeple bölgedeki konargöçerler Ahmet Cevdet Paşa’nın Fırka-i Islahiye (1865-1866) kararıyla zorla iskâna tabii tutuldular. Bu çok kanlı bir süreç. Osmanlı’nın merkezîleşme ve modernleşme süreciyle birlikte konargöçer aşiretlerin zorla yerlerinden edildiğini biliyoruz. Çünkü yerleşik hayat, devlet tarafından kontrol edilebilirlik demek. Vergi memurundan tutun da zaptiyeye kadar herkes hangi köye gideceğini bilmek zorunda. Sürekli hareket halindeki toplulukların olduğu bir coğrafyada devlet otoritesini kurmak çok meşakkatlidir. Devlet denen organizma için konargöçerler her zaman bir baş ağrısıdır ve zapturapt altına alınması gereken toplumsal gruplar olarak görülür. Konargöçerlerin yanı sıra, yüzyıl ortasından itibaren bölgeye getirilen Çeçen, Çerkez ve Nogay mültecileri var. Müslüman mültecileri buralara yerleştirerek onlardan iş gücü yaratılmaya çalışılıyor. Çukurova çevresinde bu muazzam çevresel, iktisadi ve demografik değişim ve dönüşüm sürecini, nüfusun bataklıkların kurutulmasından nasıl etkilendiğini, iş gücünün ve sosyo-ekonomik ilişkilerin nasıl dönüştüğünü Meltem Toksöz Nomads, Migrants and Cotton in the Eastern Mediterranean: The Making of the Adana-Mersin Region, 1850-1908 (Doğu Akdeniz’de Göçerler, Mülteciler ve Pamuk: Adana-Mersin Bölgesinin Oluşturulması, 1850-1908) kitabında olağanüstü bir dille anlatıyor.

Bu dönüşümün “çok kanlı bir süreç” olduğunu söylediniz; nasıl oluyor, neler yaşanıyor?

Çadır konargöçerin evidir. Yerleşik hayata geçmeyi reddeden aşiretlerin çadırları Osmanlı ordusu tarafından yakılıyor. 1990’larda evleri yakılan köylüler ile 1865’te Fırka-i İslâhiye’nin zulmüne uğramış aşiretlerin yaşadığı şiddet arasında karşılaştırmalar yapmak mümkün. Fırka-i İslâhiye ordusu oluşturulduktan sonra, 1865 baharında Ahmet Cevdet Paşa önderliğinde bölgeye gönderiliyor ve zorla iskân siyaseti başlıyor. Direnenler büyük bir şiddete maruz kalıyor. Nüfusun kurutulan ve kurutulamayan bataklık arazisinin çevresinde ve çeperlerinde artması üzerine sıtmadan ölenlerin sayısı inanılmaz artıyor. Osmanlı Kürdistanı’na baktığımızda, o günlerde çadır yakma gibi pratiklere rastlamadım. Fakat 1909’da Dersim’de Haydaranlı Aşireti’ne ait iki köyün tamamen yakıldığını ve köylülere ait büyük ve küçükbaş hayvanlara ordu tarafından el konduğunu dönemin gazete haberlerinden okuyabiliyoruz. Serhat Bozkurt’un Kürt Tarihi Dergisi’nin 31. sayısında (2018) yayınlanan makalesinde Haydaranlılara ait köylerin nasıl ve hangi gerekçelerle yakıldığı detaylı bir şekilde anlatılmış.

Erken Cumhuriyet dönemindeki köy yakma uygulamaları için ‘90’lardaki köy yakmaların öncülleri denebilir mi?

Tedip motivasyonu benzer olsa da parametreler ve hedef bambaşka. 1925’teki Şeyh Sait ayaklanmasından sonra ayaklanmaya destek vermekle suçlanan onlarca Kürt köyü hedef alındı. Özellikle Diyarbekir kırsalındaki birçok köy ateşe verilmekle kalmıyor, erkek nüfus kurşuna diziliyor ve hayvan sürülerine el konuyor. Yaşanan şiddet dalgasından elbette doğa da etkileniyor. Bu dönemde sadece köylerin merkezleri yakılmıyor, çeperlerindeki bağ, bahçeler, otlaklar ve ormanlık alanlar da ateşe veriliyor. Yakılan evlerin ahırlarında kalan ya da otlaklardaki küçük ve büyükbaş hayvanlar can veriyor. Toplum ve Kuram Dergisi’nde (sayı 9, 2017) Serhat Aslan’ın Kürdistan’da Doğa/Ekoloji Katliamı başlıklı makalesinde, 1927 yılı sonbaharında gerçekleştirilen askeri bir operasyonun anlatıldığı raporun detaylarını veriyor. Raporda sadece insanların öldürülmediği, boşaltılan köylerin yakılıp yıkıldığı ve köylülere ait büyük hayvan sürülerine de el konduğu ifade edilmiş. 1938’de Dersim’de de benzer bir katliam yaşanmakla kalmamış, askeri uçaklarla yapılan bombardımanların çevresel etkisi on yıllarca sürmüştür. 1920’lerdeki köy yakmalar ile 1990’larda yaşananların coğrafi, ekonomik ve politik boyutu bambaşka.

İnsansızlaştırma siyasası tamamlandıktan sonra, Urfa’dan Botan nehrine kadar olan bütün güney ve doğu sınırına sayıları dört milyonu bulan Suriyeli mültecinin yerleştirilmesinin hedeflendiğini düşünüyorum. Böylelikle hem büyük bir tarımsal emek gücü elde edilecek hem de modern sınırlarla birbirinden yalıtılmış Kürt nüfusun arasına demografik bir baraj çekilmiş olacak.

Nasıl?

1925 Şeyh Sait ve 1938 Dersim’de coğrafi olarak belirli bir bölge hedef alınarak saldırılar yapılıyordu. 1990’larda coğrafi ölçek çok farklı, ‘90’larda, devlete karşı savaşan gerilla hareketinin konuşlandığı coğrafyanın tamamı hedef alındı, bu yapılırken o coğrafyanın insanları da belirli bir plan çerçevesinde hedef alındı. Temel motivasyon “Bu hareketi besleyen kırsal kan damarlarını kesmemiz gerekiyor” düşüncesi. Kırsal kan damarlarını keserken yapılmaya çalışılan insanın coğrafyayla kurduğu ilişkiyi kesmek. Burada “siyasal coğrafya”nın ne kadar mühim olduğunu görüyoruz. Köy ekonomisinin kaynaklarını, doğal ortamını hedef alıp yok ederek köylünün yaşamını mümkün kılan koşulları ortadan kaldırıyorsunuz. Dahası meralarını, ormanlarını ve bahçelerini ateşe verdiğinizde oraya olası dönüşün de önüne geçiyorsunuz.

İnsanın yok edilmesi ile ekolojik tahribat kaçınılmaz olarak iç içe, öyle değil mi?

Tabii. Her ne kadar insan kendisini doğaya hükmeden bir varlık olarak görse de doğanın bir parçası. Bir orman yangını, sel veya kuraklık insanın sadece yaşamını değil, politik ve kültürel faaliyetlerini de kökünden değiştiriyor. Türkiye’de, 1900’lerin başından 1980’lere dek Ermenice, Rumca ve Kürtçe binlerce köy adı değiştirildi. Sadece köy adları da değiştirilmedi, istasyon adları gibi kamusal alana şekil veren isimler değiştirildi. Bu, Anadolu’yu Türkleştirme politikasının bir parçasıydı. Bir insanın coğrafyayla ağacıyla, çiçeğiyle, hayvanıyla, suyuyla kurduğu sadece ekonomik olmayan, duygusal tarafı da olan aidiyet ilişkisi var. Bu ilişkiyi yitirdiğinizde sizi siz yapan bütün kimliklerinizden sıyrılmaya başlıyorsunuz. ‘90’larda yaşanan köy boşaltmaların arkasında bu coğrafyadaki insanların kendi kültürleriyle ve dilleriyle kurdukları ilişkiyi kesmek gibi bir amacı vardı. İnsanları bulundukları coğrafyada tutarak bu ilişkiyi kesmeniz çok daha zor.

HDP Milletvekili Hasan Özgüneş, Cudi Dağı’nda haftalardır süren yangının söndürülmesi talebiyle başlattığı oturma eyleminde

Bu ekolojik tahribatın ekonomik sonuçları nasıl oldu?

Diyarbakır, Palu, Muş ve Beşiri, Silvan, Harput ovaları iktisadi olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu vilayetlerini besleyen ekonomik bir merkezdi. Bölgede önemli miktarda tahıl ve baklagilin yanı sıra pirinç ekimi de yapıldığı biliniyor. Ciddi miktarda sebze ve meyvenin üretildiği ve kurutulup pazara sunulduğu yerler. Bağcılık çok gelişkin. Kürt, Arap, Türkmen, Nasturi ve bazı Ermeni topluluklarının konargöçer yaşadığı bir coğrafyadan bahsediyoruz. Bu insanların koyun, manda, sığır, at, katır, deve gibi milyonlarca baş hayvanı var. Hayvancılığa bağlı gelişkin bir ekonomi var. Bu bölge Osmanlı’nın doğudaki ekmek teknesi. Suriye’ye, Mısır’a hayvan ihraç ediliyor, Bağdat’a ve Musul’a buğday gönderiliyor… Gelelim 1990’lara. 1990’larda kimi kaynaklara göre 2500, kimilerine göre 3300 civarında köy boşaltılıyor. Bu uygulamanın üç ayağı var. Birincisi, bu köylerin bir kısmı tamamen ateşe veriliyor. İkincisi, köylü göçe zorlanıyor. Üçüncüsü, köylerin etrafının istikrarsızlaştırılması. Yerlerinden edilen nüfusun sayısı tam olarak belli değil. İki milyon ile dört milyon arasında insanın göç ettiğinden bahsediliyor. Dört milyon civarında insanı göçertmek bütün bir coğrafyanın ekonomik hayatını öldürmek anlamına geliyor. Tahıl, baklagil, tütün ve meyve gibi üretim kalemleri kesiliyor. Ayrıca, göçen insanların sahip olduğu milyonlarca hayvan vardı. Erken dönem cumhuriyetin ekonomisine ilişkin yaptığı çalışmalarda Tevfik Güran sadece Diyarbakır’da birkaç milyon küçükbaş hayvan olduğunu yazıyor. Diyarbakır’da 1991 ile 2000 arasındaki küçükbaş hayvan popülasyonunda üçte bir azalma yaşanıyor. Dersim’de bu kayıp oranı yüzde 70’lerde. Diyarbakır’daki kayıp oranıyla Hâkkari’deki, Siirt’teki kayıp oranları birbirinden farklı, ayrıca ilçeden ilçeye de oranlar değişiyor. Mardin Dargeçit’teki kayıplar çok çarpıcı. 1991-2000 arasında Dargeçit’te büyükbaş hayvanların yüzde 60’ı, koyunların yüzde 90’ı, keçilerin yüzde 70’ten fazlası yok oluyor. Bu korkunç bir oran. Bu rakamları Mehmet Gürses’in 2012’de yazdığı makaleden görebiliyoruz. Bu, bölgedeki sosyo-ekonomik sınıfların, eldeki mevcut sermayenin ve üretim araç ve gereçlerinin değişmesi demek. Bir taraftan da satılamayan hayvanlar var. Eşekler gibi… Yüzlerce eşek sahipsiz kalıyor. Başıboş eşekler geceleri karakola yaklaştıklarında askerler tarafından öldürülüyor.

Ahmed Arif Diyarbakır Kalesinden Notlar şiirinde şöyle der: Açar, Kan kırmızı yediverenler, Ve kar yağar bir yandan, Savrulur Karacadağ, Savrulur zozan… Kürtçede zozan “yayla”. Ahmed Arif’in bahsettiği Diyarbakır ovası. Yediverenler açtığına göre ovaya bahar gelmiş. Diyarbakır’ın güney batısındaki Karacadağ’da ise kar serpiştiriyor. Ahmed Arif’in bu dizeleri bölgenin ekolojisinin çeşitliliğini çok iyi tanımlıyor.

Bugüne dönersek, Cudi dağlarındaki yangınla başladık… Bir taraftan, Ayvalık’ta çok geniş bir ormanlık alan yanıyor, California’daki büyük orman yangınları sürüyor. Geçen yaz Avustralya’da haftalarca sürmüştü orman yangınları. Covid-19 pandemisi ile ekolojik dengenin değişmesi arasında da bağ kuruluyor. Pandemiyle orman yangınları, ormansızlaşma arasındaki bağı siz nasıl görüyorsunuz?

Avustralya ve California’da olduğu gibi küresel ısınmadan kaynaklı haftalar süren orman yangınlarının yanı sıra, tarımsal alan açma maksatlı ya da madencilik faaliyetlerinin, taş ocaklarının ve yapılaşmanın sebep olduğu büyük bir ormansızlaştırma da yaşanıyor. Ayvalık’ta meydana gelen yangının lokasyonuna baktığımızda ilginç bir tablo karşımıza çıkıyor. 80 hektarlık alanda etkili olan yangın yerleşime açılması düşünülen bir alanda çıkmış. Yangının çıkış sebebi her ne kadar elektrik direklerinden kaynaklı olarak iddia edilse de bu tür yangınların bölgeyi imara açmak için çıkarılmasına sık sık rastlıyoruz. Bu tür yangınların özellikle son 15-20 yılda daha da artığını, bunu da Türkiye’deki inşaat ekonomisi ve inşaat şirketlerinin devletin kurumsal yapısıyla kurduğu ilişkiler ağı içinde görmek lâzım. Öte taraftan dünyanın birçok bölgesinde ciddi bir ormansızlaştırma faaliyeti devam ediyor. Brezilya’da Bolsonaro hükümeti sığır çiftlikleri kurmak ve dünyaya ucuz et ihraç etmek için Amazon ormanlarını her gün biraz yok edip meraya çeviriyor. Amazonlar’daki ekolojik çeşitliliğin yok oluşu yeryüzü için bir felaket. Amazonlar’ı Bolsonaro hükümetinin politikalarına teslim etmek yapılabilecek en büyük hatalardan biri olur. Amazon’un yok edilmesi sadece oradaki yerli nüfusun sonunu getirmeyecek, doğrudan ya da dolaylı bir şekilde yeryüzündeki her canlının hayatını olumsuz etkileyecek. Ormansızlaştırmayla birlikte sürüngenlerden tutun da yarasa gibi yeryüzündeki biyosferin devamı için hayati olan canlıların popülasyonunda ciddi bir azalma olacak. Dahası, doğal yaşam alanları yok edilen bu canlılar insan yerleşimlerinin olduğu bölgelere gelmekle kalmayacak, insanların tarım ya da hayvancılık yaptığı alanlarda daha fazla vakit geçireceklerdir. Bu yaban hayata ait virüslerin ve bakterilerin insan yaşamına girmesi demek. Tarım ve hayvancılığın yapıldığı herhangi bir coğrafyada bu canlılardan bulaşan virüs veya bakteri küreselleşen ticaret ağlarıyla birlikte çok kısa bir zaman içinde dünyanın herhangi bir köşesine hızla taşınıyor. Hayatımızı felç eden korona virüsü tam da buna tekabül ediyor.

Kaynak: Birartıbir (https://birartibir.org/ekoloji/855-devletin-ekolojik-aygitlari)

İlginizi çekebilir