Che Guevara’sız 51 yıl geçti

Ernesto Che Guevara ölüm yıldönümünde Che’yi tanıtan bir yazı ile bol fotoğraf ve videolar eşliğinde Kavel Alpraslan’ın ”Che’nin ‘motosiklet günlüğü’nde bugün ne yazıyor?” ve ”Che ve Alberto İnka yolunda!” yolunda yazılarını Özgür Denizli okurlarıyla paylaşıyoruz.

Che’nin ‘motosiklet günlüğü’nde bugün ne yazıyor?

Küba Devrimi’nin öncülerinden Ernesto Che Guevara, ‘kıtasal bir devrimi ateşlemek’ niyetiyle gittiği Bolivya’da bundan tam 51 yıl önce 9 Ekim 1967 tarihinde Bolivya ordusundan askerlerle giriştiği çatışma sonrası yakalanıp öldürüldü. Hayatını devrimci mücadeleye adayan Che’nin ölümünün ardından dünya üzerindeki yarattığı efsanevi etki 51 yıl sonra bile hâlâ devam ediyor.

Küba Devrimi’nin efsanevi isimlerinden Ernesto ‘Che’ Guevara, 9 Ekim 1967 tarihinde Bolivya ordusunun iki bölüğüyle gerilla kuvvetleri arasında, Vallegrande’nin kuzeyinde Higueras köyü yakınlarında yaşanan çatışma sonrasında öldürüldüğünde sadece 39 yaşındaydı.

Batista’yı devirerek, Latin Amerika’nın ilk sosyalist devrimine öncülük eden, Küba Devrimi sonrası önemli görevler üstlenen Che, bir süre sonra ‘kıtasal bir devrimi ateşlemek umuduyla’ Küba’dan ayrılarak önce Orta Afrika ülkesi Kongo’ya daha sonra da Bolivya’ya gitmişti.

Che, 9 Ekim 1967’de CIA, ABD Özel Kuvvetleri ve Bolivya Ordusu’nun ortak operasyonu sonrasında yakalandı ve gelen emir sonrası öldürüldü. 10 Ekim 1967’de Che’nin ölümünü kanıtlamak için Che’nin ölü bedeninin görüntüsü bu küçük köyden dünyaya servis edildi.

Ernesto Che Guevara, 10 Ekim 1967, Vallegrande, Bolivya.

John Berger, 10 ekim 1967’de Che’nin ölümünü kanıtlamak için Bolivya’da çekilen fotoğrafın, Che’nin ölü bedeninin kamuoyuyla paylaşılması üzerine yazdığı yazısında kendi ölümünün kaçınılmaz olduğunu bilen Guevara’nın verdiği mücadeleden çok öte bir şeyi temsil ettiğini ve etmeye devam edeceğini söylüyor.

“Guevara’ya dünyanın içinde bulunduğu durum katlanılmaz geliyordu. Guevara’nın önceden gördüğü ölümü, dünyanın bu katlanılmaz koşullarını kabul ederse, kendi yaşamının ne kadar katlanılmaz olacağının ölçüsünü sunuyordu. Önceden gördüğü ölümü, dünyayı değiştirme zorunluluğunun da ölçüsünü sunuyordu ona. Önceden gördüğü bu ölümün ona sağladığı yetkiyledir ki Guevara bir insana yaraşan onurla yaşayabildi.”

Che ve Alberto İnka yolunda!

‘BÜYÜLÜ BİR YAŞAM İÇİN BÜYÜLÜ BİR ÖLÜM’

Eduardo Galeano’nun Biz Hayır Diyoruz kitabında, Che’nin 9 Ekim 1967 tarihinde ölümü üzerine yazdığı makale Büyülü Bir Yaşam İçin Büyülü Bir Ölüm, Che’nin ailesine yazdığı mektupla başlıyor :

“Özgürlük mücadelesi veren halklar için tek çözüm olarak silahlı mücadeleye inanıyorum ve ben inançlarımın bir sonucuyum. Pek çok kişi bana maceracı diyecek, öyleyim yalnızca farklı biriyim ve inandığı gerçekleri göstermek için postunu ortaya koyanlardanım. Bu benim sonum olabilir. Sonumu aramıyorum ama olasılıkların mantıklı hesabı içinde bu da var. Eğer böyleyse, bu son kucaklaşmamız olacak. Sizi çok sevdim, yalnızca sevgimi nasıl ifade edeceğimi bilemedim; davranışlarımda aşırı derecede katıyım, sanırım bazen beni anlamadınız. Beni anlamak kolay değildi, öte yandan bugün bana yalnızca güvenin. Şimdi sanatsal bir hazla parlattığım bir tutku iki güçsüz bacaktan ve yorgun ciğerlerden destek alacak. Onu gerçekleştireceğim… Arada sırada yirminci yüzyılın bu küçük condottiere’sini (gezgin şövalye) hatırlayın.”

Che, 1952’de Buenos Aires Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirip doktor olduktan sonra motorsiklete dönüştürdüğü bisikletiyle Güney Amerika turuna çıktığında tanık olduğu yoksullukla mücadele etmeden ve bunu değiştirmeden kendisi için başka bir hayatın mümkün olamayacağını derinden hissetti ve bildiği yolda sonuna kadar yürüdü. Ailesine bıraktığı mektupta arada sırada bu küçük gezgin şövalyeyi hatırlayın dediği gibi hasta siempre Comandante Che Guevara !

**

Che’nin ‘motosiklet günlüğü’nde bugün ne yazıyor? -Kavel Alparslan

Ernesto ‘Che’ Guevara’nın arkadaşı Alberto Granado ve motosikletleri Poderosa ile yaptıkları Amerika kıtası yolculuğuna bugün çıksak nelerle karşılaşırız? İşte neredeyse yaklaşık 70 yıl sonra ‘Motosiklet Günlükleri’nin rotasında bir seyahat…

“Her şeyden çok benim düşçü ruhumla bağıntılı bazı kaygılarım vardı; tıp fakültesinden, hastanelerden ve sınavlardan gına gelmişti. Düşlere dalıp uzak ülkeleri boydan boya dolaştık, tropik denizlerde yol aldık ve tüm Asya’yı gezdik. Birden bire sanki düşlerimizin bir parçasıymış gibi öyle kendiliğinden bir soru çıktı ortaya: -Peki Kuzey Amerika’ya gitsek?, -Kuzey Amerika’ya mı? Nasıl?, -Poderosa’yla be adam!”

Arjantinli devrimci Ernesto ‘Che’ Guevara’nın arkadaşı Alberto Granado’yla Poderosa II, yani ‘Güçlü’ ismini verdikleri motosikletle Amerika gezileri işte böyle başlıyordu. Guevara’nın bu satırları, onun ‘Che’ olmasındaki belki de en önemli kilometre taşı olan gezisinin nasıl kararlaştırıldığını anlatıyor. Kendisi de bu yolculukta yaşadığı değişimi şöyle açıklıyordu: “Bu notları yazan kişi, yeniden Arjantin topraklarına ayak bastığında öldü… Artık içsel olarak aynı ‘ben’ değilim.”

Tıp fakültesinden olmasa da seçim gündeminden gına gelmişken, bu iki gencin 1951-52 yıllarında dolaştığı rotanın ayak izlerini bugün takip etmek belki iyi gelecektir. Bir ‘e-seyahat’ yaparak bugün özellikle Walter Salles’in filminden sonra ‘Motosiklet Günlükleri’ olarak hatırlanan bu geziyi fazla bilinmeyen noktalarıyla hem hatırlayalım, hem de takip ettikleri rotadan bugün geçsek nelerle karşılaşırdık onu görelim.

SARAYDAN BAŞLAYAN YOL

İlk durağımız elbette Arjantin, ancak Ernesto’nun memleketi Buenos Aires değil… Çalıştığı ticaret filosundaki işini kaybeden ‘denizci’ Ernesto, Cordoba’ya, sevgilisi Maria Carmen ‘Chichina’ Ferreyra’nın yanına gelir. Aynı şehirde, çocukluktan beri tanıştığı Alberto Granado’yla gezinin planını yapacaktır. Peki ama neresi bu Cordoba? Latin Amerika’da ismini İber yarımadasındaki imparatorluk kentlerinden alan pek çok şehirden biri olan Cordoba, ülkenin ikinci büyük kenti. Birinci ve ikinci paylaşım savaşlarından sonra çevre şehirler gibi Cordoba’nın da nüfusu Avrupa’dan gelen göçmenlerle birlikte artar. Hatta nüfusunun büyük çoğunluğunu bu göçmenlerin oluşturduğunu söyleyebiliriz.


Palacio Ferreyra (Ferreyra Sarayı)

Ernesto’nun sevgilisi Chichina’nın ailesine gelecek olursak, ‘Ferreyra’nın kentte bilinen bir isim olduğunu söylemek çok da yanlış olmaz. Günümüzde sanat müzesi olarak kullanılan ‘Palacio Ferreyra’, ailenin varlığını gözler önüne seriyor. 1916 yılında inşa edilen köşkte Fransız mimar Ernest-Paul Sanson ve oğlu Maurice Sanson’un da emeği var. Arjantin’in özellikle varlıklı sınıflarında ‘Avrupalı’ bağlara vurgu biliniyor. Geçmişte Cordoba burjuvazisi içindeki bu özlemin Ferreyra Sarayı’nda somutlaştığını, bugün binanın internet sitesinde dahi okuyoruz.

İşin ilginç yanı Ernesto’nun da Chichina’yı bu köşkte ziyaret etmiş olması. Aşağıdaki resim Cordoba’daki Estancia Malagueno’da, 1951’de çekilmiş. Bu nadide fotoğraf da Ferreyra ailesinin arşivinden.


Ferreyra ailesinin arşivinden Che Guevera…

GEZİYE ‘AŞK’ PARANTEZİ

Cordoba’da Poderosa’nın selesine atlayarak Buenos Aires’e uğrayıp, Ernesto’nun ailesiyle vedalaştıktan sonra Arjantin’in ‘Akdeniz’ine’ doğru yola devam ediyoruz ve Miramar’a geliyoruz. Arjantin’in Atlantik Okyanusu’ndaki bu kente geldiklerinde Poderosa 1600 kilometreyi geride bırakmıştı.

Yolcuları Miramar’ın uçsuz bucaksız sahilinde dalgaları izlemeye dalarken Ernesto aklından şunları geçirir: “Bir kumulun üstüne oturmuş, değişik duygularla dalgaların iniş çıkışını seyrediyoruz. Deniz benim için hep, sırları asla ifşa etmeksizin, kendisine anlatılan her şeyi içine alan ve en iyi öğütleri veren -anlamını herkesin istediği gibi yorumladığı bir şakırtıdır bu- bir sırdaş, bir dosttu…” Fakat bu kent aynı zamanda Chichina’nın da tatillerini geçirdiği yerdir ve burası Ernesto’nun yolculuğunda ‘aşk dolu bir parantez’ olur. Planda iki gün konaklama varken yaklaşık sekiz gün burada kalınır.

 

 

‘Chichina’ Ferreyra…

 

 

 

 

 

 

 

 

Eğer imkan bulup da bu rotayı izlemeye koyulursanız, Miramar’da Ernesto’nun kaldığı yerde kalma şansınız mevcut. Che’nin rugby oynarken lakabı olan ‘Fuser’i ismine taşıyan hostelde kalabilirsiniz.

Bu hostel, Ernesto’nun Miramar’daki günlerini geçirdiği yer. En azından söylenen o… “Fiyattan ne haber?” derseniz eğer, hostelin sitesindeki 2016-2017 tarifesine göre 340 Arjantin pezosunu gözden çıkarmanız gerekiyor, o da yaklaşık 12 dolar ediyor. Bu fiyatlar bir yana, Che’nin rotasının günümüzde nasıl ‘endüstriyelleştiğini’ ilerki duraklarda daha iyi göreceğiz.


Hostel Fuser

‘ŞİLİ PUMASI’ KAZASI

Yolumuzu Miramar’dan Batıya, And Dağları’na doğru çeviriyoruz ve Şili sınırındaki Bariloche’ye geliyoruz. Patagonya’da, dağların güzelliğini sergilemeye başladığı doğasını, “Çok çok eski ormanlarla çevrelenmiş büyüklü küçüklü göllerin yanından geçiyorduk. Doğanın güzel kokusu burnumuzu gıdıklıyordu, fakat garip bir şey oldu: göllerden, ormanlardan ve bakımlı bahçeleriyle tek başına evlerden usanmıştık” diye betimliyor Ernesto. Bu durak aynı zamanda Ernesto’nun Chichina’dan ilişkilerinin sonlandığına dair bir kart aldığı yer.


Nauhel Huapi gölü

Bariloche’de belki en bilinen yer Nauhel Huapi gölü. Bu gölün kuzeydeki en uç noktasına gelen gezginler henüz Bariloche’ye varmadan evvel sonu pek de hoş olmayan bir olay yaşar. Poderoso sürekli arızalanmakta ve seyahat baş ağrıtmaktadır. Burada tekerlek de patlayınca bir eve sığınılır. Gençliğinde motosiklet yarışçılığı yapmış bir Avusturyalı, gençlere boş duran samanlıklarında kalmayı teklif eder. Ev sahibinin “Şili pumaları vahşidir! İnsanlara korkusuzca saldırırlar, açık renkli dev yeleleri vardır” sözleri gençlerin gecesini diken üstünde geçirmesine neden olur. Şili pumasının saldırı ihtimalinden ürken Ernesto tabancasını başucuna koyar. Sabaha karşı kapıda bir tıkırtı duyulur: “Alberto yanımda soluğunu tutmuştu. Emniyeti açık tabancaya sarılıp, hayal meyal görünen ağaçların gölgesi önünde yükselen iki fosforlu gözün içine baktım. Bir panterin sıçrama gücüyle karanlıkta parıldıyorlardı; bu arada eğilmiş bedeninin kara gölgesi kapının üstünde göründü. Özkoruma güdüm mantığımı devre dışı bıraktı ve tetiğe bastım.” Ancak silah sesinin yankısının hemen ardından ev sahibinin çığlıkları duyulur: Vurdukları evin köpeği Bobby’dir. Bu olayın üzerine kendi deyimiyle ‘Katil oldukları bir evde barınmayacakları için’ yola devam ederler.


Şili puması…

Önceleri neredeyse tüm Amerika kıtasında yaşayan pumaların nüfusu bugün oldukça azaldı. Ancak yine de özellikle Güney Amerika’da, insan yerleşimlerinden uzak bölgelerde pumalara rastlanabiliyor. Öyle ki daha bu bahar Bariloche’deki Llao Llao Parkı’nda bir puma görüldükten sonra bölge insan ziyaretine kapatılmıştı. Haberi veren yerel bir gazetenin bu habere ‘puma saldırdığında yapmanız gerekenler’ başlıklı bir ilgili haber ekliyor olması durumun ‘olasılığını’ da gösteriyor.

Bariloche’yi ardımızda bırakmadan önce, kentten bir ‘Che graffitisi’ paylaşmak yerinde olur. Bölgede yaşayanlar için Che’nin ayrı bir anlamı olduğu kesin…


.

62 BİN TL’YE ‘CHE’ TURU!

Artık Şili’ye geçiyoruz. Elbette biz, -internet kotamız sayılmazsa- hiçbir ücret ödemeden sanal seyahatimize devam ediyoruz ancak, ‘Che Turu’ adı altında bisiklet turlarına katılıp, aynı rotayı izleyenler de yok değil. ‘Bike Odyssey’ isimli şirket sizi And Dağları’ndan aşırıp Bariloche’den Şili’nin başkenti Santiago’ya kadar bisikletle götürüyor. Yaklaşık bir ay süren yolculuk için gözden çıkarmanız gereken paraya gelecek olursak, sıkı durun: 11 bin 300 euro, yani yaklaşık 62 bin lira. Turun romantik bir ‘Che’ ismiyle pazarlanmasınaysa diyecek söz yok!

Her neyse, biz cepleri boş gezginlerimize dönelim: “Şimdi önümde geleceği görüyorum; Şili’nin dar şeridi, önümde uzanan yol…” Poderosa feribota yüklendikten sonra sırayla göllerden geçilir ve gümrük nöbetçisine de uğrandıktan sonra maceranın Şili perdesi açılır. Aslında bu sınırı geçiş, Ernesto için daha önceki duraklardan farklı bir anlam ifade ediyordu. Artık ülkesinden, çıkıp Amerika’ya açılıyordu ve Şili’de görecekleri onu bir hayli etkileyecekti. Şili’nin Arjantin’e göre özellikle o dönem daha yoksul bir ülke olduğunu da hatırlayalım. Ancak bu deneyimin detaylarına bir sonraki adımda bahsedeceğiz. Gençler öncelikle Osorno’yu görür. Burası günümüzde hâlâ aktif olan iki volkanla çevrelenmiş, yine doğal güzelliğiyle insanı cezbeden bir bölge. Ernesto araba kullanmayı, Osorno’ya giderken öğrenir:

“Köyle arazi arabasını Osorno’ya göndermek isteyen bir adam vardı. Biz de oraya gitmek istiyorduk; adam arabayı benim götürmemi önerdi. Alberto bana aceleyle, viteslere nasıl geçeceğimi gösterdi ve ben büyük bir ciddiyetle görevimin başına geçtim. Kelimenin tam anlamıyla zıplıyordum… Yol, Lago Osorno kıyısından, aynı adlı volkanın gözetiminde büyüleyici bir manzaranın ortasından geçiyordu, ne var ki dağlık yolda manzaranın tadına varabilecek durumda değildim.”


Che’nin tadına varamadığı manzara…

Tüm bu amatörlüğe rağmen arabayı sağ sağlim Osorno’ya götürürler. Yola çıkan bir küçük domuzcuksa araba kadar şanslı değildir. Che ‘fren ve debriyaj meselesini tam beceremezken’ yola çıkan bir domuzcuğa çarpar. Tüm bunlar olurken gerçekliğinden adeta şüphe edilebilecek Lago Osorno’nun keyfini çıkaramamak Che’nin de tadını kaçırmış olsa gerek…

CHE’Yİ HOR GÖREN KOMÜNİST!

Santiago’ya gelmeden önce Poderosa büyük bir kaza geçirir ve ikiye ayrılır. Gençler paralarının hepsini motosikletin tamirine harcasa da Santiago’da emektar araçla yollar ayrılır, yolculuk hem motorsuz hem de hiç olmadığı kadar parasız devam edecektir. Şili’nin pasifik kıyısını dolaştıktan sonra Peru’dan yönlerini önce Chuquicamata madenlerine çevirirler. Burada gördükleri, Ernesto için oldukça sarsıcı olacaktır. Chuquicamata, o günden bugüne dünyanın en büyük açık maden ocağı işletmesidir. Ernesto’nun ziyareti sırasında maden iki büyük ABD’li maden şirketinin, Kennecott ve Chileans’ın tekelindedir. Madene doğru giderken yolda birlikte seyahat ettikleri bir komünist işçi çift Ernesto’yu oldukça etkiler. Erkek işçinin yer yer gençlerle iğneleyici sözlerle konuşması da Che’nin notlarında karşımıza çıkıyor.


.

“İşçinin keskin yüz hatları, ona gizemli ve trajik bir ifade kazandırıyordu; basit ve güçlü diliyle, üç ay hapiste kalışını, örnek bir sadakatle kendisini izleyen aç karısını, merhametli komşunun evine bıraktıkları çocuklarını, iş arayarak dolaşıp durmasını, esrarengiz bir biçimde kaybolan, denize atıldıkları söylenen yoldaşları anlattı… Aslında sözleriyle asalaklığı -ki amaçsızca dolanıp durmamızı öyle değerlendiriyordu- küçümseyişini dile getirmek istiyordu: ‘Gelin yoldaşlar, birlikte yiyelim, gelin, ben de avarenin biriyim.’”


Chuquicamata madenleri…

Che ve Alberto, bir gün boyunca uğraştıktan sonra madeni gezme fırsatını yakalar. Maden gezilir mi demeyin, sahiden görsel olarak etkileyici bir manzaraya sahip. Hatta eğer ziyaret etmek isterseniz bugün ülkenin ulusal maden işletmesi Codelco tarafından ücretsiz turlar düzenleniyor. Ulusal maden işletmesi dedik çünkü Chuquicamata 1960’larda ülkenin seçimle başa geçen sosyalist lider Salvador Allende’nin bakır madenlerinin kamulaştırılması hamlesinden sonra burası Codelco’nun sorumluluğunda. İlginç bir diğer noktaysa 1971 yılında Küba lideri Fidel Castro’nun da bu madene gelmesi. Castro burayı, ‘Mısır’daki piramitlere’ benzetmiş…


Castro Chuquicamata madenlerinde…

Gençlerin filmi yapılmadan önce bile ‘film gibi’ diyebileceğimiz yolculuğundaki bazı durakları geride bıraktık… Bir sonraki yazıda, Peru’ya, oradan da Kolombiya ve Venezuela’ya uzanıp Miami’de yolculuğumuzu noktalayacağız.

Kaynaklar ve daha detaylı bilgilerin yer aldığı linkler

1- Latinoamericana, Bir Motosiklet Gezisi Günlüğü 1951/52 – Ernesto Che Guevara

2- http://webs.ucm.es/info/bas/utopia/html/bioche06.htm

3- https://www.forensic-architecture.org/file/atacama/

4- https://562016739558899411.weebly.com/guevaras-travels-through-south-america.html

5- https://www.telesurtv.net/news/Diarios-de-motocicleta-El-viaje-que-forjo-al-Che-Guevara–20180104-0047.html

6- https://www.rionegro.com.ar/bariloche/advierten-por-un-puma-en-el-parque-llao-llao-de-bariloche-YG4800919

7- https://bikeodyssey.cc/tours/che/

**

Che ve Alberto İnka yolunda! -Kavel Alparslan

1952 gibi bir yılda önce motorla daha sonra otostopla yapılan bir kıta gezisi, dönemi için oldukça farklı bir macera. Bu dönemde Machu Picchu gibi bir yeri görme fırsatına erişmek günümüz kadar kolay olmadığı için burada Che’nin içinde canlanan hisler de ister istemez daha yoğun ve daha gerçek oluyor.

Geçtiğimiz hafta Che ve Alberto’nun yaptığı Amerika seyahatine eşlik etmeye başlamıştık. Yolculuğun başladığı Arjantin’den ve Şili’ye gençlerin ayak bastığı kimi yerlerin dününü bugününü konuşmuştuk. Hikayeye kaldığımız yerden devam edeceğiz. Tüm duraklar olmasa da yolculuğun geri kalanındaki önemli duraklarda bir ‘internet seyahati’ yapacağız. Hem de Che ve Alberto’nun bu yol boyunca çektiği, fazla bilinmeyen bazı fotoğraflar eşliğinde!

‘YENİLMİŞ BİR HALK’

Şili’nin ardından şimdiki durağımız Peru! Burası özellikle Latin Amerika kültürü açısından özel bir yerde duruyor. Nitekim Che’nin, tuttuğu notlarda Peru’nun taşıdığı antik ve mistik havadan hayli etkilendiğini rahatlıkla görüyoruz. Peru’nun taşıdığı anlamlara değinmeden önce, nerede kalmıştı yolcularımız? Motorsikletlerine veda eden gençlerin yer yer otostopla, yer yer yürüyerek kat ettikleri yolların ardından Peru’da geldikleri ilk nokta Tarata’dır. Biz de başlangıç noktası olarak burasını alalım. Aslında bu küçük yer hakkında uzun uzun paragraflar yazmak oldukça güç. Şimdi bakalım Che bize burayı nasıl tanıtıyor?

“Tarata, Aymara dilinde başlangıç noktası ya da kavşak demektir. Bu adı, iki koruyucu dağ silsilesi tarafından oluşturulan büyük bir vadinin ucunda olduğu için hakketmiştir. Burası, yaşamın yüzyıllar öncesi gibi aynı hattı izlediği, eski, sakin, küçük bir yerdir. Bizi yörenin yollarında yürürken izleyen artık yenilmiş bir halk. Bu insanların bakışları uysal, neredeyse ürkek ve dış dünyaya karşı tamamen kayıtsız.”


Fotoğraf, Tarata yolunda Alberto tarafından 25 Mart 1952’de çekilmiş. Soldan üçüncü Che…

Burası ekonomik, sosyal, etnik ve siyasi olarak Arjantin’den ve hatta Şili’den hayli farklı bir ülkedir. Bu durum o dönem olduğu gibi, bugün de öyledir. Günümüzde Latin Amerika’nın etnik haritasını elimize aldığımızda Arjantin’de Avrupa kökenli beyazların açık ara çoğunlukta olduğunu, Şili’de küçük bir farkla çoğunlukta olduklarını; Peru’daysa yerlilerin çoğunlukta olduğunu görürüz. Yerli kültürün kendini bunca hissettirdiği bir yer, ister istemez Latin Amerika’nın ‘Batısı’ Arjantin’den gelen Che üzerine büyük etkiler bırakır. Tarata’ya girerken yine yolda kalırlar. Che, sığındıkları evde ev sahibinin Arjantin’i idealize edip hakkında sorduğu onlarca soruyu cevaplarken artık geldiği ülkenin dışarısıyla olan farkını iyiden iyiye fark eder olmuştur. Hatta bırakın bu farkı, Arjantin’e yöneltilen bu aşırı olumlama onun için artık rahatsız edicidir.

Bugün Tarata’ya yolunuz düşerse ne yapılmalı? Eğimli arazisinden dolayı insan eliyle binlerce yıldır düzenlenen ve adeta yeşil basamakları andıran tarlalar pek alışmadığımız bir manzara olduğu için dikkat çekici. Ayrıca burası arkeolojik olarak da önemli bir yer. Che ve Alberto’nun geçtiği bu yol, yüzlerce yıl önce kıtanın en gelişmiş uygarlıklarından İnkalar tarafından And dağlarının eteklerinde yapılan ‘İnka Yolu’nun bir parçası. Yolun toplam uzunluğu yaklaşık 39 bin 900 kilometre.

İNKALARIN YOLUNDA

Peru’ya, hatta Latin Amerika’ya gitmişken görülmeden dönülmeyecek bir yer varsa bu yer mutlaka Machu Picchu’dur. Hele ki antik dünya uygarlıklarının yaşamları, ilişkileri ve yarattıklarının mistik cazibesi sizi çekiyorsa burayı ziyaret edip İnkaların ayak izlerine basmamak olacak şey değil! Che ve Alberto’da böyle düşünüyor olacak ki onlar da yollarını buraya çevirmişler. Burada Che, notlarından anladığımız kadarıyla yerin büyüsüne kendini hayli kaptırır. Notlarında ‘rehberlik’ görevini de üstlenen Che’den dinleyelim Machu Picchu’nun tanıtımını:

“Ancak arkeolojik ve turistik önemi bütün diğer yöreleri aşan yer Machu Picchu’dur; yerli dilinde Yaşlı Dağ demektir- duvarları arasında özgür bir halkın son üyelerine koruma sunan bir insan yerleşimine asla uygun düşmeyen bir ad.”

Sırt çantasıyla dünyayı gezmek, özellikle 1990’lı yıllarda popülerleşmeye başladı. Günümüzde önemli turistik yerlere gittiğinizde kolunuzu çarpsanız ‘dünyayı gezdiğini’ söyleyen bir sürü insanla karşılaşırsınız. Üstelik ülkenizde kazandığınız para birimi diğer ülkelere kıyasla oldukça yüksek ve pasaportunuz adeta ‘vize bükücüyse’ havaalanından havaaalanına dünyayı gezmekten kolay ne var? Tüm bunlardan bahsetme ihtiyacı duydum çünkü 1952 gibi bir yılda önce motorla daha sonra otostopla yapılan bir kıta gezisi, dönemi için oldukça farklı bir macera. Bu dönemde Machu Picchu gibi bir yeri görme fırsatına erişmek günümüz kadar kolay olmadığı için burada Che’nin içinde canlanan hisler de ister istemez daha yoğun ve daha gerçek oluyor.


Lima’daki Santo Domingo kilisesindeki İnka kalıntıları gezginlerin dikkatini çeker. Fotoğraf ya Alberto ya Che tarafından çekilmiş.

“Taşlar, koruyucu tanrılarından nefret ettikleri fetihçilerin yok olmasını dilemekten yorgun düşmüş ve şimdi kimi turistlerin sadece hayranlık nidalarını kazanabilecek ruhsuz yığınlar haline gelmiştir”

Bugün eğer Machu Picchu’ya ulaşmak isterseniz isterseniz gidebileceğiniz iki yol bulunuyor: Tren, ya da yayan. İki gün süren yolun görsel olarak çok daha heyecan verici olduğunu, yolu kat etmeden anlamak çok zor değil. Yolunuz düşerse Che’nin ziyareti sırasında fotoğraf çektirdiği kapıda siz de aynı pozu verebilirsiniz. Che’nin rotasına hakim pek çok insan burada aynı pozu veriyor…


.

FUTBOL FASLINDA ‘MİLLİ MARŞ’ GERİLİMİ

Kolombiya’da gençler Amazon bölgesindeki yerli kabilelerle zaman geçirir. Fakat Kolombiya bu deneyimin yanı sıra Che ve Alberto için futbolla öne çıkar. Leticia’da onları Bogota’ya götürecek kadar para kazanmak için Independiente Sporting kulübünde antrenör olarak çalışmaya başlarlar. Ancak takım o kadar kötüdür ki en sonunda Che kalede, Alberto da forvette oyuncu olarak kariyerlerine devam etmek durumunda kalırlar. Fakat bu futbol macerası ‘milli marş’ gerilimiyle neşesini kaybeder. Annesine yazdığı mektupta şöyle diyor Che:

“Ulusal marş çalarken dizimdeki kanı silmek için eğilmem, komiserin (albayın) şiddetli tepki göstermesine yol açtı. Bana bağırıyordu; ben de altında kalmadım, fakat daha sonra uçuş tarihimiz ve bazı şeyler aklıma gelince başımı eğdim.”


Yagua yerlileriyle. Fotoğraf Che tarafından çekilmiş, soldaki Alberto

Bugün Leticia’ya giderseniz muhtemelen karşınıza kafanızda canlandırdığınıza yakın bir Amazon kıyısı yerleşimi çıkacaktır. Nehir üzerin kurulmuş ahşap kafe-barların yanı sıra gün batımında sayıları artan yüzlerce papağan, alışılmadık bir görüntü sunacaktır.

REAL MADRİD MAÇINA Dİ STEFANO’DAN BİLET

Gençlerin Leticia’da aldıkları futbol motivasyonu Kolombiya’nın başkenti Bogota’da da devam eder. O dönem Arjantin’deki futbolcuların grevinin ardından Alfredo Di Stefano Bogota takımlarından Milionarios’da forma giymektedir. O dönem kıtanın en iyi futbolcularından olan biri olan Di Stefano, Aşağıdaki fotoğraf, El Campin stadyumunda Milionarios ve Real Madrid arasında oynanan dostluk maçından. Ev sahibi ekibin 2-1 galibiyetiyle biten maçı takip eden kalabalığın içinde Che ve Alberto da bulunuyor. Çulsuz gezginlerimizin bu bilete ulaşma hikayesiyle oldukça ilginç.

Gençler bir takım ilişkilerle Bogota’daki Embajadores restoranında Di Stefano’yla buluşmayı başarır. 25 yaşındaki Di Stefano kendi gibi memleketinden uzaktaki bu gençlerin maceralarını dinler, o da kendi maceralarını anlatır. Alberto’nun anlattığına göre masada konuşulan konular önce futbol ve tıp iken konuşmanın sonuna doğru Cordoba’nın (hatırlarsanız yolculuğun başladığı duraktı) dağlarından bahsederler. Buluşmanın ardından Di Stefano’nun gençlere iki hediyesi vardır. Yolculuklarının geri kalanında içmek için, özellikle Arjantin’de çokça tüketilen mate çayı ve ertesi gün oynanacak Milionarios-Real Madrid maçına iki bilet.

2014 yılında hayatını kaybeden Di Stefano, Real Madrid’e transfer olur ve 1953-64 yılları arasında çıktığı 282 maçta 216 gol atarak kulübün tarihine geçer. Futbol tarihinin en yetenekli isimlerinden Di Stefano, Arjantin, Kolombiya ve İspanya milli takımlarının formasını giyer, 1982-84 ve 1990-1991 yılları arasında Real Madrid’in teknik direktörlüğünü üstlenir. Di Stefano aynı zamanda Real Madrid’in onursal başkanlarındandır.

Bugün Che ve Alberto’nun izlediği gibi Bogota’da bir Milionarios maçını yine El Campin stadyumunda 300 liradan başlayan fiyatlara (kale arkası) izleyebilirsiniz. Kale arkasını tercih etmeniz sadece ekonomik olarak değil, Che ve Alberto’nun da maçı takip ettiği tribün olduğu için de isabetli olacaktır!

‘BİNBİR SURATLI ŞEHİR’

Özellikle 1990’lı yılların başında yaşadığı büyük ekonomik ve toplumsal krizlerden sonra Venezuela hakkındaki imaj geçmişe göre farklılaştı. Fakat özellikle İspanya’daki iç savaş yılları sırasında ve sonrasında pek çok İspanyol daha rahat bir hayat için Venezuela’ya göç etmiş, burada yıllarca yaşamış, çalışmış ve ülkelerine yüklü paralar kazanarak dönmüşlerdir. Yani bu ülkenin kıtadaki konumu Arjantin kadar olmasa da oldukça belirleyici bir noktada. Her neyse fazla siyasi tarihe girip sanal seyahatimizi bulandırmayalım. Venezuela’nın başkenti Caracas barındırdığı hayatların birbirinden farklılığıyla İstanbul, Beyrut ya da Rio de Janeiro gibi kentleri andıran bir yer. Bu büyük kent için ‘bin bir suratlı şehir’ yakıştırması yapan Che şöyle anlatıyor:

“Caracas, kenti kuşatan ve uzunlamasına sıkıştıran dar bir vadi boyunca uzanır. Çevredeki dağlara tırmanmaya başlamanız için fazla yürümeniz gerekmez ve modern şehir ayağınızın altındadır… Beton evler artık son buldu ve dağ eteklerinde kerpiç kulübeler hüküm sürüyor. Bunlardan birine kafamı sokuyorum: Ocak ve bir masanın bulunduğu oda, bir ara duvarla ortadan bölünmüş: yerde duran birkaç öbek saman herhalde yatak işlevi görüyor; çok sayıda aç kedi ve uyuz bir köpek çırıl çıplak üç siyah çocukla oynuyor.”

Günümüzde bu mahallelere Venezuelalılar ‘ranchos’ ismini vermekte. Üst üste yapılmış rengarenk binalar, alışılmışın dışında bir kent estetiği olanlar için gerçekten etkileyici. Ancak bu mahallelerin, dünyanın her yerinde olduğu gibi bir turist için tehlikeli olduğu unutulmamalı. Hoş, Kenya, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerde ‘Varoş turları’ düzenleniyor. Ancak henüz böyle bir tur Caracas da yok. Üstelik bu ‘varoş turizmi’ hakkında ‘doğru’ ya da ‘yanlış’ olduğuna dair tartışmalar devam etmekte. Bunun yerine teleferiğe binerek tüm şehre yukarıdan bakma fırsatı yakalayabilirsiniz.

Che turunu tek başına Miami’den memleketine dönerek tamamlıyor. Bizse sanal turumuzu Caracas’la noktalıyoruz. Hâlâ izlememişler için Motorsiklet Günlükleri filmi ve özellikle hâlâ okumamışlar için Che’nin gezi notlarını aktardığı günlük, şüphesiz en güzel seyahat rehberi olacaktır.

 

İlginizi çekebilir