Ceza Sömürgesi – Nejla Kurul

Şiddet ve cinsel saldırı ile suçlanan iki HDP’li milletvekili, iktidar karşısındaki konumları ve farklı etnik kimliklerinden dolayı “marjinal erkeklikler” arasında görülebilir. Ancak şiddet uygulayabilen milletvekili konumları onları ataerki ile güçlü bir suç ortağı yapar.

İktidarın gözü, gözetleyebileceği merkezi bir mekâna yerleşir: ev, sokak, kent, bölge, hapishane, okul, hastane vb. Gözetlemek, Foucault’un eserindeki örneklemesiyle (1) “… bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi ya da bir öğrenci”yi kapatmak demektir. Bu durumda kendimize sormamız gereken soru, bizim birilerini gözetleyip gözetlemediğimiz ve kimler tarafından gözetlendiğimizdir. Direniş gözetlenmeden/baskıdan önce gelir. Bundan dolayıdır ki gözetlenenin konumu, güçlenmek/açılmak halinden iktidarın gücüyle belirgin bir “ezilmişliğe/kapatılmışlığa” yönelmektir. Gözetlenen, mahkûm örneğinde olduğu gibi ya doğrudan suçlu/tehlikeli bir varlıktır ya da “suç/tehlike potansiyeli” olandır: servet düşmanı işçiler, ‘ahlaktan yoksun ayartıcı’ kadınlar, ne yapacağı belli olmayan çocuklar ve gençler, asi Kürtler, ‘ahlaksız’ LGBTİ’ler, KHK’lılar… Gözetleyen, gözetim altındaki beden üzerinde her türlü muameleyi yapabilme hakkını da kendinde görür.

AKP/MHP-Ergenekon ittifakı, 2015’ten bu yana gözetlemekle kalmıyor, ceza yağdırıyor. Tanımladıkları suç kategorilerinden hemen hemen hiç kuşku duymuyorlar. Geliştirilmiş ceza aygıtı ile “mahkûmun karşı geldiği yasak neyse tırmıkla bedenine yazılır” diyorlar. Bu cümle Franz Kafka’nın Ceza Sömürgesi adlı hikâyesinden. Ceza aygıtını geliştiren komutan “…her şeyi kendinde mi toplamıştı? Yani hem asker hem de yargıç, mühendis, kimyager ve teknik ressam mıydı? Evet.” AKP’nin henüz devletleşemediği günlerde, bir şeylerin değişeceği, artık acımasız yargılama sisteminin kaldırılacağı söylenmişti. “Mahkûm serbest kaldı, ama aygıttan ayrılamadı. Bu kez yargılayıcı subay pek sevdiği ceza aygıtının içine girdi. Az önce aygıtın içinde çıkan mahkûm, subaya yardım etti. Mahkûm artık askerden daha hevesliydi, makinenin her tarafı ilgisini çekiyordu” (3). AKP’nin İstanbul Sözleşmesi’nden pişmanlık duyduğu bugünlerde ataerkil düzen, ceza aygıtını adeta her eve yerleştirmiş durumda. Kimi erkekler boğmak için ellerini ovuşturuyorlar; bıçakları daha iyi tutmak, dövmek, cansız bedeni taşımak, benzini dökmek, kibriti ateşlemek için bileklerini güçlendiriyorlar. Ataerkil ceza aygıtı durmaksızın genişliyor. Erkeklik inşalarının ceza makineleri, kadının ataerkine karşı çıkma suçunu, onun bedenine üzerine kazıyor.

Bir erkeklik sorunu var! “Erkek (…) erkle tartılan, erkle tanımlanan, serüveni erk peşinde bir varoluşun sıkılan bekçisidir”(4). Erklerin, “doğal”mış gibi görünen hallerini tartalım: Söz ve edimlerinin meşruluğunda daha çok ısrarcıdırlar. Etkilemek için etrafındaki insanlara baskı ve güç uygularlar. Başkaları üzerinde iktidar ve egemenlik kurarlar ve bu alanları başkalarına karşı savunma ve genişletme talebini daha çok yeğlerler (5).

Ataerki içinde hegemonik erkeklik, “ataerkil iktidardan daha fazla pay alan, kentli, beyaz, heteroseksüel, tam zamanlı bir iş sahibi…” (6) düzenle uyumlu erkeklerin temsil ettiği türdür. Bunlar Rabia Naz’ın ve Nadira Kadirova’nın kuşkulu ölümlerinde gerçeklerin açığa çıkmasını desteklemeyen ve sessiz kalan AKP/MHP-Ergenekon iktidarının hegemonik erkek(lik)leridir. Çocuklarına ne olduğunu bilmek isteyen Cumartesi Anneleri’ne ve Suruç ebeveynlerine kayıtsız olanlar yine bu erkeklerdir. Pınar Gültekin’i boğan, bir varile koyarak yakan, sonra da gömen erkeklik yine hegemoniktir.

Şiddet ve cinsel saldırı ile suçlanan iki HDP’li milletvekili, iktidar karşısındaki konumları ve farklı etnik kimliklerinden dolayı “marjinal erkeklikler” arasında görülebilir. Ancak şiddet uygulayabilen milletvekili konumları onları ataerki ile güçlü bir suç ortağı yapar. Ataerkile karşı tavır alışta farklı olanı görebilmek de bir erdemdir. HDP’li kadınlar ve erkekler, onları Parti’den ihraç ederek ataerkil suç ortaklığını reddetmişlerdir. Suç ortağı erkeklikler, ataerkil hoyrat yürüyüşe aldırmaz, göz yumar, rıza gösterirler; dolayısıyla kadınların ezilme ve değersizleştirilmelerinden yararlanırlar (5). Bu erkekler, kadına şiddet uygulamak için çok kolay nedenler bulabilirler. Bunun kanıtı, 2019’da erkeklerin öldürdüğü kadın sayısının son 10 yılın en yüksek düzeyine, 474’e ulaşmasıdır. Altı çocuğun annesi olan Fatma Altınmakas’ın uğradığı cinsel saldırıda, erkeğin öfkesi neden tecavüzcü erkek kardeşe değil de kadına yönelmiştir? İki türlü ezilen Kürt kadın birkaç gün önce Jandarma Karakolu’na şikâyette bulunmuş, ama neden korunmamıştır? Ataerkil düzene göre pay alınmış kadın bedeni niçin yok edilmelidir! Bu karanlık tablo karşısında, umut veren şeyler de var kuşkusuz: Birincisi “artık yeter” diyen, örgütlenen, dolayısıyla güçlenen ve özgün bireyleşmeler, bedenleşmeler, yaratımlar içinde olan çoğul kadın hareketleridir. İkincisi ise “erkeklik öldürmekse biz erkek değiliz” diyen, şiddetsiz bir yaşam sürdüren, insan-oluşun, hatta kadın-oluşun içinden geçerek farklılaşan ve erkeklikten özgürleşen insanlardır.

Dipnotlar:

(1) Michel Foucault, İktidarın Gözü Seçme Yazılar 4 İstanbul: 3. Basım, Ayrıntı Yayınları.
(2) Aynı Eser.
(3) Franz Kafka, Ceza Sömürgesi, (Çeviren. İlknur Özdemir) İstanbul: YKY Yayınları, 2019.
(4) Yıldırım Türker, “Erk ile erkek”, Toplum ve Bilim, Güz 101, 2004.
(5) Gizem Çelik, “”Erkekler (de) ağlar!”: Toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında erkeklik inşası ve şiddet döngüsü” Fe Dergi 8, no. 2, 2016.
(6) Serpil Sancar, Erkeklik:İmkânsız İktidar Ailede, Piyasada ve Sokakta Erkekler, İstanbul: Metis Yayınları, 2013.

 

İlginizi çekebilir