Çağdaş Sanat: Kendi Kendisiyle Çağdaş Sanat – Jean Baudrillard

Modern sanat macerası bitti. Çağdaş sanat sadece kendi kendisiyle çağdaş. Artık ne geleceğe, ne de geçmişe doğru kendini aşmayı biliyor. Tek gerçeği, gerçek zamanda var olması ve bu gerçekle karıştırılması.

Şimdi çağdaş sanatın medyadan, reklamdan, teknik ve dijital uygulamalardan farkı yok. Aşkınlık yok, mesafelendirme yok, başka sahneye ait bir şey yok. Sadece  çağdaş dünyayla karşılıklı olarak birbirlerini yansıttıkları bir oyun var ortada. Çağdaş sanatın değersiz olması bundan. Dünyayla birleşmesinden bir sonuç çıkmıyor.

Kendi kendilerinden ve sanat fikrinden başka hiçbir şeye gönderme yapmayan bu tuhaf, açıklanamaz nesneler karşısında ses çıkartmadan anlaşan yaratıcılar ile tüketiciler arasında utanç verici bir suç ortaklığı var. Gelgelelim asıl komplo, sanatın kendi kendisiyle kurduğu suç ortaklığında yatıyor. Gerçeklikle kurduğu, ve onu gerisin geri gene kendi imgeleriyle beslediği gizli ortaklıkta…

Sanatın artık bir değişkenliği yok. Sadece gerçekliğin tümelliği var. Şimdi sanat gerçekleştiğinde feda edilen bir fikirden ibaret.

Modernlik, gerçekliğin söküldüğü ayrıntılı analizlerin altın çağıydı. Empresyonizmle başlayıp soyutlamayla süren bu analizler, alımlamaya, duyumsamaya, nesnenin yapısına ve formların parçalanmasına ilişkin bütün deneylere açıktı.

Soyutlamanın paradoksu şudur: bir yandan, nesneyi, tamamıyla formlar arasında oynanan bir oyuna boyun eğdirmek için figürün kısıtlamalarından kurtarıp “özgürleştirmiş”; diğer yandan, onu, benzerliğin sahip olduğundan daha katı ve radikal bir nesnelliğe sahip bir gizli yapı fikrine mahkûm etmiştir. Nesnenin analitik hakikatine ulaşmak için benzerliğin ve figürün maskesini düşürmüştür. Paradoksal ama, soyutlama düsturuyla daha fazla gerçekliğe yöneldik; nesne olmanın “temel yapılarına”, yani, gerçek’ten daha gerçek birşeye yöneldik.

Buna karşılık, estetikleşme peşinden giden sanat, gerçekliği baştan aşağı işgal etti.

Bu tarihin sonunda, sanatın bayalığı, gerçek dünyanın bayalığına karıştı. Bu süreci başlatan ironik hamle, Duchamp’ın nesneyi otomatik olarak dönüştürmesiydi. Bütün gerçekliğin estetiğe dönüştürülmesi, genel değişim ilişkilerinin bir parçası oldu.

Tüm bunlar, aynı anda hem sanatın hem de gerçek dünyanın özgürleştirilmesi adına yaşandı.

Aslında bu “özgürleştirme” ikisini birbirine endekslemekten ibaretti. Ve sanatla gerçek dünyanın birbirlerinin yerine geçebilmesi ikisi için de öldürücü oldu.

Şimdi sanatın, kendisini yadsıyan, aşan, değiştiren herşeyi yutmuş olan tümel bir gerçekliğe dönüştürülmesi yararsızdır. Bu tümel gerçekliğin, başka herhangi bir şeyle değişime girmesi mümkün değildir. O zaman, ancak kendi kendisiyle değişime girebilir; bu da sonsuza kadar kendini tekrar etmesi demektir.

Bugün bize sanatın tözünü temin edecek olan mucize nedir? Sanat dünyasında,  kendisiyle saplantılı sanat cemaati içinde, gündemde olan neyse, basit olarak sanat da odur. “Yaratıcı” davranış artık kendi ötesinde birşey göstermez. Ressamın hakiki konusu artık ne çizdiği değil, yalnızca çiziyor olmasıdır. Yani ressam çiziyor olmasına ilişkin olguyu çizer. İşte en azından bu noktada sanat fikri hâlâ sağlamdır.

Bu, komplonun cephelerinden yalnızca biri.

Diğer cephesi izleyiciyle ilgili. Ne olursa olsun sonunda bir şey anlamayı isteyen izleyici en kısa yoldan kendi kültürünü tüketir. Tükettiği tam olarak şudur: Hiçbir şey anlamadığı. Ama zaten ortada kültür dışında, kültürün kapalı devresine dahil olmak dışında anlaşılacak bir şey de olmadığı. Gelgelelim kültür de, küresel dolaşımın yalnızca ikincil bir fenomendir.

Nihayetinde kavramsal sanata çıkan sanat fikri çok nadide ve minimal bir hale geldi: ortada olmayan birtakım eserlerin, olmayan galerilerdeki, olmayan sergileri; olmayan bir olay olarak sanatın yücelmesi. Sonuçta, izleyici de olmayan bir hazzı deneyimlemek üzere dolaşır durur.

Aslında kavramsal, minimal mantığın uç noktasında sanat basitçe yitip gitmelidir. Kuşkusuz o noktada neyse o olacaktır: sahte bir problem. Tabii böylece her estetik teori de sahte bir çözüm olacaktır.

Ancak bu durumda sanat daha da fazla konuşulacaktır; çünkü, söylecek birşey olmayacaktır. Sanatın demokratikleştirilmesi hareketi, tam aksine yalnızca sanat fikrinin ayrıcalıklı statüsünü güçlendirmiştir. Bu da sonunda, herşeyin içinde kendine bir yer bulabileceği “sanat sanattır” totolojisine varmıştır.

Marshall McLuhan’ın söylediği gibi, “Artık bütün insan çevresini bir sanat eseri olarak düzenleyebileceğimizin farkındayız.”[1]

Çağdaş sanatın devrimciliği şuydu: şimdi her nesne, maddi dünyanın her ayrıntısı ya da fragmanı, geçmişte az sayıdaki, nadir birtakım aristokratik formlara özgü olan aynı tuhaf cazibeyi yaratabilir, aynı çözümsüz soruları sordurabilirdi.

Hakiki demokrasi burada yatıyordu. Herkesin estetik haz duyabilmesinde değil. Her nesnenin, aralarında hiçbir bir ayrım olmaksızın on beş dakikalığına meşhur olacağı bir dünyanın estetik-ötesi ilerleyişinde yatıyordu. Bütün nesneler eşitti ve hepsi de deha eseriydi. Sonunda herhangi bir yanılsamaya ya da aşkınlığa meydan vermeden hem sanat, hem de bizzat sanat eseri bir nesneye dönüşüyordu. Karşılığında bizi de söken, sökülmüş nesnelerin üretildiği, tamamıyla kavramsal bir temsil…

Bütün bunlarda artık ne bir yüz, ne bir bakış, ne de bir insani ifade var. Yalnızca bedeni olmayan organlar, akışlar, moleküller, fraktallar… “Sanat eseri”yle ilişki, bir doygunluk ya da salgın bir hastalığın bulaşması gibi kuruluyor: Ağlarda ya da akışlarda olduğu gibi ona asılıyor ve tamamıyla kendinizi ona gömüyorsunuz. Bir metonim ya da bir zincirleme reaksiyon misali…

Bütün bunlarda artık gerçek bir nesne yok. Ready-made’de orada olan artık nesne değil, nesne idesi. Ve biz artık burada sanattan değil, sanat idesinde haz alıyoruz. Tamamıyla ideolojiye gömülmüşüz.

Ready-made hem modern, hem de çağdaş sanatın lanetini barındırıyor: İlki, gerçeğe ve bayalığa batma laneti; ikincisi, kavramsal olarak sanat fikrine kapılma laneti.

“…Metal sapları ve yapraklarıyla Picasso’ya ait o tuhaf heykel yalnızca bir tanıklık, bir iz. Bir sanat eseri fikri, o kadar. Aynen varouşumuzu esinlendiren diğer fikirler ve izler gibi: elma değil de elmanın fikri, meyvecilik uzmanının elmaların önceden nasıl olduğunu bize canlandırması; dondurma değil de, asılları yerine başka malzemelerden, glikozdan, nişastadan ve diğer kimyasal maddelerden yapılan son derecede lezzetli bir şeyin fikri veya anısı; seks değil de seksin fikri, seksin uyandırılması; aşk, inanç, düşünce ve diğerleri için de aynı…”[2]

Sanat, formu itibarıyla bir şey göstermez. Yalnızca yokluğa doğru işaret eden bir göstergedir.

Ama bu yokluk ve boşluk perspektifinin, anlamı ve gerçekliği baştan aşağı boşaltılmış olan çağdaş bir evrende ne gereği olabilir ki?

Sanat şimdi yalnızca kayıtsızlık ve anlamsızlıkla bağlantılandırılabilir. Artık ayrıcalıklı bir statüsü yoktur. Bu akışkan iletişim ve etkileşim evreniyle, ağlardan başka gideceği bir yer yoktur.

Alıcı ve verici birbirine geçer. Bütün alıcılar verici, bütün vericiler alıcı olur.  Kendini ifade etmek zorunda olan ve artık başkasını dinlemeye vakti olmayan her özne, sonunda kendi kendisiyle etkileşir.

İnternet ve diğer ağlar, kapalı devre süren bu kendini ifade etme olanağını arttırırlar. Herkes sanal performanslarıyla bu boğuculuğa katkıda bulunur.

Bu nedenle, sanat söz konusu olduğunda, en ilginç hadise, modern izleyicinin beyin kıvrımlarına sızmaktır. Çünkü gizem bugün buradadır: alıcının beyninde, “sanat eserleri”ne gösterilen bu yaltaklanmanın sinir merkezinde…Peki bunda gizli olan ne?

“Yaratıcı sanatçı”ların kendilerine ve nesnelere çektirdikleri eziyet ile, tüketicilerin kendilerine ve zihinlerine çektirdikleri eziyet arasındaki suç ortaklığı.

Böyle bir suç ortaklığı sonucunda, berbat şeylere karşı gösterilen hoşgörünün arttığı ortadadır.

Arayüz ve performans: leitmotifler bunlar.

Performansta bütün ifade formları birbirine giriyor: plastik sanatlar, fotoğraf, video, enstalasyon, interaktif ekran. Dolayısıyla, bu yatay ve dikey, estetik ve ticari çeşitlilik, esas nüvesi tespit edilemeyen işin parçası oluyor.

The Matrix gibi bir (olmayan) olay, bu durumu gayet güzel gösteriyor. The Matrix, küresel enstalasyonun, bütünsel olgunun tam bir arketipi. Yalnızca bir film olarak değil, bütün  gösterimleriyle ve filmden kopması mümkün olmayan miyonlarca izleycisiyle.

Montaj, kolaj gibi tekniklerle, dijital tekniklerle müdahele ederek mülti-medya hale getirdiğimizde, yukardaki aynı problem fotoğraf için de geçerli.

Her birey, nasıl karşılıklı etkileşim içinde, ağlar içinde egemenliğini kaybediyorsa, bu evrensel karışım içinde de her kayıt özgüllüğünü kaybeder. Aynen, gerçekle imgenin, sanat ile gerçekliğin farklı kutuplar olmaktan çıkarak enerjilerini kaybetmeleri gibi.

On dokuzuncu yüzyıldan beri sanat, yararsız olduğunu öne sürer. Bundan onur duyar. (Bu klasik sanat için geçerli değildir. Çünkü, henüz ne gerçek, ne de nesnel olan bir dünyada yararlılık sorunu daha ortaya çıkmamıştır bile.)

Yararsızlık ilkesi bir adım ileri götürülürse, o zaman bir nesneyi sanat eserine çevirmek için onu yararsızlık katına çıkarmanın yeterli olduğu görülür. Bir nesneyi işlevinden koparıp, hiç değiştirmeden onu galeride sergilenen bir esere dönüştürürken, ready-made‘in yaptığı tam da budur. Obur bayağılık estetiği sayesinde, gerçeği bir sanat  nesnesi yapmak için, onu yararsız bir işleve çevirmek yeterli olmuştur.

Aynı şekilde, kullanılmayan ve  dolayısıyla yararsız olan eski nesneler de otomatik olarak sanat aurasına bürünür. Bizimkinden uzak bir zamana ait olmaları Duchamp’ın sanatsal müdahalesiyle aynı anlamı taşır. Yani sonunda onlar da birer “ready-made” olurlar; müze evrenimizde yeniden canlandırılan birer nostajik iz halini alırlar.

Aslında bu estetik başkalaşım sürecini maddi üretimin tamamına yayabiliriz. Bu üretim, toplumsal varlık anlamında artık değişime giremeyecek bir eşiğe ulaştığında, herşeyi yutan estetiğin etkisiyle adeta dev bir sürrealist nesneye dönüşür, ve birtakım sanal müzelerde sergilenmeye başlar. Sonunda, teknolojik çevre, endüstriyel bir harabe formunda müzeleşir; tıpkı bir “ready-made” gibi.

Çağdaş sanatın, zaten tanımı bakımında yararsız olan atıkları tercih etmesi, bu yararsızlık mantığı yüzündendir. Atık sayesinde, atığa olan takıntısı ve atığı resmetmesi sayesinde, çağdaş sanat yararsızlığını ilan eder. Hem kullanım değerinin, hem de erişilmez fiyatı dolayısıyla değişim değerinin olmadığını gösterir.

Yalnız burada kavramsal bir yanılgı vardır. Yararsızlığın kendi içinde bir değeri yoktur. İkincil bir semptomdur. Amacını bu olumsuz niteliğe feda ederek sanat tamamıyla yoldan çıkar. Kendisi de yararsız olan bir değersizliğe saplanır. Anlamsızlık, önemsizlik ve bayağılık iddiasındaki aynı hiçlik senaryosu sonunda abartılı bir estetik özentiye yol açar.

Anti-art bütün formlarıyla estetikten kaçar. Ancak, “ready-made” bayalığa bağlandığı noktada kaçış biter. Anlamsızlığın, figürsüzlüğün, reddedilmiş ve muhalif olmanın masumiyeti biter.

Çağdaş sanatın olmak istediği veya dönmek istediği bütün bu şeyler, sonunda bu anti-art hareketin estetik karakterini pekiştirmekle kalır.

Sanat her zaman kendisini inkâr etmiştir. Bir zaman bunu ifrata kaçarak yaptı ve ortadan kaybolma oyununun heyecanına kapıldı. Ancak bugün kendi kendisini inkâr etmesi, yokluğunun sonucu. Daha da beteri, aslında kendi kendisinin ölümünü inkâr ediyor.

Gerçekliğin sembolik cinayetinin faili olmaktansa, onun kayboluşunun büyücüsü olmaktansa, kendini gerçekliğe gömüyor.

Ve paradoks da şu ki, bu duyumsal karışıklığa, bu yokluğa yaklaştıkça, sanata biçilen değer ve itibar da büyüyor. Canetti’nin söylediği gibi, artık hiçbirşeyin güzel veya çirkin olmadığı bir noktaya geldik. Aslında farkında olmadan bu noktayı geçtik ve bir daha o kör noktaya geri dönemeyiz. Ondan, şimdi yapacağımız, ancak sanatın parçalanmasında ısrar etmektir.

Son olarak, bu yararsız işlev hangi amaca hizmet etmektedir?

Bu yararsızlığı sayesinde bizi kurtardığı nedir?

Bizi iktidar sorumluluğunun zahmetinden kurtaran politikacılar gibi, bir anlamsızlık gösterisine dönüşen çağdaş sanat da bizi anlamın egemenliğinden kurtarır. Yaygınlaşmasını açıklayan da budur: herhangi bir estetik değere bağımlı olmadığı için, önemsizliği ve boşluğu sayesinde gelişmeye mecburdur. Bir politikacı da hiçbir temsiliyetinin ve itibarının olmaması sayesinde var olmaz mı? Dolayısıyla sanat ve sanat piyasası ne kadar çürürse, o kadar serpilir. Onlar kültürün ve simulakranın modern mezarlarıdır.

İşte bunun için, çağdaş sanatın bir gereği olmadığını ve değersiz olduğunu söylemek saçmadır. Çünkü işlevi tam da budur; yarasızlığımızı ve saçmalığımızı göstermesidir. Daha doğrusu, çürümüşlüğü terk etmeden, onu bir gösteri olarak azat etmektir.

Eğer, kimilerinin önerdiği gibi, sanatın görevi hayatı sanattan daha ilginç kılmaksa, o zaman bu yanılsamayı bir kenara bırakmalıyız. Öyle bir izlenim ediniyoruz ki, bugün büyük bölümüyle sanat, sanki imgenin ve imgelemin kaybı için yas tutuyor. Aslında bu da olmuyor. Ve estetik yas, tarihinin ve röliklerinin geri dönüşümü sayesinde ölümüne katlandığı anlaşılan sanat ortamının genel bir melankoliye saplanmasına yol açıyor.

Ne var ki, araçlarının değil de amaçlarının ötesinde yaşamanın yarattığı melankoliye mahkûm olan, ne yalnızca sanat, ne de estetik.

“Art… Contemporary of Itself”, The Conspiracy of Art içinde, (ed.) Sylvère Lotringer, çev. Ames Hodges (New York ve Los Angeles: Semiotext(e), 2005) s. 89-97.


[1] Özgün metinde İngilizce.

[2] Bu pasaj Saul Bellow’un aslını bulamadığım bir eserinden.

Kaynak: E-SKOP     (Çeviri: Ali Artun)

İlginizi çekebilir