Bolşevik köklerimiz bizden yeniden yapılanma istiyor – Mahir Sayın

‘Komünistler geçen yüzyılın başında olduğu gibi bugün de bir kez daha geleceği birlikte yaratmak üzere bir araya gelmekle yükümlüdürler. Bağlı olduğumuz Bolşevik kökler bizden bunu istiyor!”

Türkiye sosyalist hareketi muhtemelen dünyanın en talihsiz oluşumlarından biridir. İnsanlığı tarih öncesinden gerçek insanlık tarihine taşıyan Ekim Devriminin ülkesi SSCB’ye yakın olması sanki bir talih gibi düşünülecek olsa da, tam da bu özellik onun talihsizliğinin temellerinden birini oluşturur. Türkiye sosyalist hareketi dediğimiz olgunun kökleri esasında 1878’e kadar gider. Hınçak Partisinin (Hınçak Sosyal Demokrat Partisi) İsviçre’deki kuruluşu kısa süre sonra Osmanlı toprakları içindeki bir örgütlenmeye dönüşmüştür. Her ne kadar çarpıtılmış tarihimiz bize onları “Ermeni milliyetçileri” olarak tanıtmış olsa da, hem Hınçak Partisinin hem de daha sonra kurulan Taşnak Partisinin (Ermeni Devrimci Federasyonu) programları gösterir ki bunlar birer işçi partisidirler. Hınçak Partisi kendisini doğrudan Marksist ilan etmiş iken, Taşnak partisi öyle demese de programına burjuvaların partiye üye olmasını yasaklayan bir madde koyacak kadar işçi sınıfına yakındır. Bu tarih 1915’e kadar zengin tecrübeler ve teorik belirlemelerle doludur. Ne var ki 1915’de Türkler arasından adı bize ulaşan tek sosyalist Hüseyin Hilmi’dir ve onun Marksizm’le alakası ise Marks’ın ölümünden 20 yıl kadar sonra adını duyup, adresini bulmaya kalkışması ölçüsündedir. Beş yıl sonra TKP’yi kuracak olan diğer komünistlerse vardırlar ama aslında yokturlar! Rusya’ya kaçan ve esir düşenlerin Bolşevik devriminin etkisiyle komünistleşmeleri sonucu geçmiş tarihi geride bırakan, bildiği halde geride bırakmak isteyen ve en azından bu istek dolayısıyla komünizmin en temel belirleyenlerinden olan enternasyonalizmi zedelemiş olan çevrelerin kurduğu komünist partisi ise RFSSC(SSCB)-TC ilişkilerinin bir anlamda kurbanı olur. Yeni kurulan ve iç savaşla ve emperyalist saldırılarla boğuşan, Rusya Federatif Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti, en büyük baş belası olan İngiliz emperyalizmi ile arasında tampon olabilecek bir devletin oluşmasını her şeyden önemli görmüştür. Dolaysıyla da yeni kurulan TKP’nin önder kadrosunun Trabzon’da katledilmelerine seslerini çıkarmamışlardır. Muhtemeldir ki, Kemalistler de aradaki ilişkinin bu nazik noktasını bildiklerinden 14’leri katletmekten bir endişe duymamışlardır. Ama kötü kader bu kadarla da bitmez; TKP, Kemalist iktidarı, SSCB ile olan müttefikliğin bir doğal uzantısı olarak “demokratik devrim yaptığını” sandırarak destekler ve daha da vahimi, 1936’da TC devletinin Hitler faşizmi ile olan yakın ilişkileri bilinmesine rağmen TKP komintern tarafından tasfiye edilerek CHP içinde çalışmaya yönlendirilir. Buna Nazım Hikmet ve Dr. Kıvılcımlı gibi itiraz eden komünistler elbette olur ama etkileri Komintern’ in duvarlarına çarpıp dağılır. Daha fazlasını yapmaya da güçleri yetmezdi, en hafifinden Troçkist olarak karşı devrim saflarına konulabilirlerdi. Egemen sınıfı dost olarak kabul edecek olan bir komünist partisinin sisteme alternatif üretebileceğini beklemekten çok sistemin konsolidasyonuna yarayacağını söyleyebiliriz. Türkiye halkları böyle bir partinin varlığını devletin antikomünist propagandayı yaymak için –abartma payını kabul ederek- yaptığı tutuklamalarla duyabilmekteydi! 40’lı ve 50’li yıllardaki bir kaç açık parti denemesi sosyalist hareketi 60 sonrası gibi bilinir bir kurumlaşmaya ulaştırmadı. TİP her ne kadar içinde “tuhaf” adamların da bulunduğu bir ekip tarafından kurulmuş olsa da beş yıl içerisinde % 3 oy alabilecek ve CHP’nin bile eksenini kaydırabilecek bir parti haline geldi. Hele 27 Mayıs darbesinin getirdiği yeni anayasal düzenle oluşan kimi demokratik kurumlaşmalar sayesinde ( milli bakiye sistemi) parlamentoya 15 milletvekili sokunca hareket gerçekten hareket haline geldi; sosyalizm dağda bayırda duyulur oldu. Ama hareketin parlamentarizme saplanması ve bölünmeye uğraması da çok sürmedi. 60’lı yılların sonu Türkiye’de devletin kendi içinde parçalanıp birbirine karşı mevziler kazdığı, toplumun çoğunluğunun artık eskisi gibi yönetilmek istenmediği, işçi sınıfının mücadelenin merkezinde ve toplumsal değişime önderlik edebileceğini göstermeye başladığı (15/16 Haziran direnişi) ve bunun sağladığı motivasyonla ihtilalci bir başkaldırının, tarihinde muazzam bir isyan geleneği olmasına rağmen, deneyimden yoksun olarak hayat bulduğu dönem oldu. Tehdidin büyüklüğünü gören burjuvazinin kendi içinde yeniden uzlaşmaya gitmesi ve devrimci hareketin karşısına bir bütün olarak dikilmesi deneyimsiz ihtilalci hareketin de yenilgisini getirdi.

Bu burjuvazi için büyük bir deneyim oluşturmuştu. Nasıl Küba devriminin derslerini dünyaya yaymak isteyen Che, ABD emperyalizminin o deneyime karşı ne yapılması gerektiğini bilerek karşı çıkması yüzünden başarısızlıktan başarısızlığa gitmişse, Türk burjuvazisi de aldığı o dersle, Türkiye sosyalist hareketini beş yıl boyunca, özel harp dairesince organize edilen sivil faşistlerle çatıştırdı. Kongo’da, Bolivya’da Che’nin başına gelen 1980 öncesinde de Türkiyeli ve Kürdistanlı sosyalistlerin başına geldi. Sosyalist hareket ise nasıl bir oyunla yüz yüze olduğunun kesinlikle farkında değildi. SBKP, ÇKP, AEP yandaşları ve bunları değişik biçimlerde reddedenlerden oluşan, hiç biri yaklaşan felakete karşı duramayacak olan birçok örgüt, kafasını kumdan kaldırmadan, devrimci mücadeleyi kendi usulünce sürdürmekteydi. Muhtemel ki, hepsi de kendi dışlarında kalan “yanlışların” doğruyu görüp kendilerine katılacağını ve burjuvazinin iktidardan alaşağı edilebileceğini umuyordu. 12 Eylül darbesi, herkes “bekliyorduk” demesine karşın, pek de haberli karşılanmış gibi görünmedi. Karşılamanın düzeyinin düşüklüğüne cellat başı Evren bile şaşırmıştı. Onlar kat be kat yüksek bir direniş beklediklerini açıkladılar. Çünkü karşıdan bakınca hepimiz bir aradaydık ve gerçekten çoktuk ama yakından bakınca aramıza aşılamayacak bariyerler dikmiştik. Dünya burjuvazisi içine sürüklendiği krizini 3. Sanayi devriminin verdiği imkânlarla çözüp sosyalizmden kurtulmanın hesaplarını yaparken yeni bir ekonomi politikayı önce monetarizm adıyla Şili’de denemeye sokup sonra da neoliberalizm olarak tüm dünyada genelleştirdi. TC devleti de 1980 12 Eylül’ünde “pentagonun oğlanları-our boys” tarafından hayata geçirildi ve Türkiye sınıf mücadelesinin 20 yıllık muazzam birikimi tam anlamıyla yerle bir edildi. 12 Eylül besbelli ki zihinlerde önemli bir değişikliğe yol açmamış olmalı ki, daha sonra yapılan birlik girişimlerinin tümü de başarısızlıkla sonuçlandı. Kuruçeşme, BSA, BSP, ÖDP, SDP hepsi belki iyi niyetli ama başarısız girişimler olarak geride kaldılar ve sol 80 öncesinde miras edindiği bölünmeci mantığına yenilerini de ekleyerek günümüze kadar geldi. Her şey, görüşler, yapılar, dünyanın durumu, eksen alınan ülkelerin hepsi zıddına dönüşecek ölçüde değişti ama değişmeyen tek şey kaldı, eski bölünmenin izlerinden yürüyerek ayrı durmaya devam etmek, bölünmeye devam etmek. Aslında bu ciddi analiz farklılıklarının, taktiklerin, stratejilerin farklılıklarından kaynaklanan bir bölünme değil tam tersine sosyalizm kavrayışının, monolitik, yurtsever/milliyetçi, örgütlenme ve düşünce özgürlüğünü, çoğulculuğu özünde tanımayan bir karakterde olmasından kaynaklanıyor. Ama bir kesim inatçıydı. Her yenilgiden daha iyi yenilmek üzere çıkmaya kararlıydı ve bunlar nihayetinde, geçirilen yılların birikimini değerlendirerek, bunun için verilecek kayıpları kabullenerek SYKP yeniden yapılanmasını Türkiye’de yeninin habercisi olan Gezi Direnişinin ortasında kurup 6 yıldır mikro ve makro düzeylerdeki politikada önemsenmesi gereken adımlar attılar. Ne var ki, bu girişim hak ettiği itibarı görmedi. Bu itibar görmemesinin nedenlerinin titizlikle incelenmesi önümüzdeki süreçte neler yapmamız gerektiği konusunda bize ışık tutacaktır. Ne var ki, bu düşüncenin Türkiye toplumunda etki yaratacak bir dinamizmle hayata geçmesinin potansiyeli kendi içinde sınırlı olarak bulunmaktadır. Bugüne kadar kendi durumundan mutluluk duyup rehavete kapıldığı söylenemeyecek olan SYKP kendi içindeki bütün potansiyeli bir kez daha gözden geçirip kinetik hale dönüştürürken esas olarak bu potansiyelin kaynağını dışındaki (ulusal ve uluslararası) alanda aramalıdır. Nasıl SYKP’yi oluşturmak için, yıllarca süren bir deneyim yaşanmışsa şimdi bunu değişik biçimlerde dışımızdaki alanlarla yaşayacak mekanizmaların yolunu bulmak gerekir. Bunun yolu ideolojik olduğu kadar elbette ki pratiktir de. SYKP deneyimi bu açıdan zaten yol göstericidir.

Bugün ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu koşullar açısından daha iyi bir konumda bulunmaktayız. Zira geçtiğimiz on yıllarda dünya oligarşisinin neoliberalizm çerçevesinde oluşturduğu hegemonya, postmodernizmin yarattığı ideolojik bulanıklık artık bugün seviye kaybetmeye başlamıştır. Artık dünya burjuvazisinin önemli bir kesimi globalizmden değil, ülkesinin önceliğinden (America first) bahsediyor. Dünyada güdücü bir merkez yok. Bütün öngörülerin tam tersi çıktı. Ülke düzeyinde ise AKP kendisini iktidar yapan ittifakların hepsini harcayıp, daha önce düşman olduklarıyla faşist bir ittifak oluşturmuş ve kendine ait faşizmden başka hiçbir politikası olmadan iki büyük gücün yarattığı akıntılarda kayık yüzdürmeye çalışıyor durumda. Dolayısıyla neoliberal, hegemonyayla birlikte postmodern-postmarksist tezler de parlaklıklarını yitirmiş durumda. Bu yeni durumda anlatabileceğimiz çok şey var; Kendini dinletebilmek büyük ölçüde kendimize bağlı. Başkalarının komplolarından şikâyet etmek yerine kendimizi nasıl başkalarıyla söz ortağı yapabileceğimizin yolunu kendimizin düşünmesi gerekiyor.

2008 krizi 11 yıldır içinden çıkılamadan sürüyor. Belli başlı merkezler bu krizden kurtuluşun yolunu dördüncü bir sanayi devriminin sunacağı imkânlarda gördüklerinden, birbirleriyle can alıcı bir mücadele sürdürüyorlar. Dünya savaşı, ekolojik yıkım, tüm dünyanın bir nezarethaneye dönüştürülmesi tehditlerini içinde taşıyan bu dönem. Nasıl geçen yüzyılın başında sosyalist hareket, eski kabuklarından sıyrılıp Bolşevik olarak bir yeniden kuruluşa gitmiş ise, bugün de 100 yıllık gelişmelerin eklenmesiyle birlikte aynı konumdayız. Tüm sınıf hareketi yaşanmış olan tarihi hep birlikte gözden geçirip bir yeniden yapılanma içine girmekle yükümlüdür. Bunu yapamadığı takdirde dördüncü sanayi devrimi Rosa Luxemburg’un dediğinden daha beter biçimde tüm insanlığın yitimiyle sonuçlanabilir. Böylesine felaket bulutlarıyla yüklü bir görüntü aynı zamanda insanın tarih öncesinden gerçek insanlık tarihine geçişi için olan imkânları da en ileri boyutlara ulaştırmış bulunmaktadır. Dördüncü sanayi devriminin sunduğu imkânlar bugüne kadar insanın elinin ve zihninin uzantısı olan araçlardan öteye geçerek, zihinsel ve duygusal emek dışındaki tüm emek biçimlerini insan için gereksiz hale getirip, üretkenliği, herkesin toplumdan istediği kadar alabileceği bir düzeye ulaştıracağı noktaya hızla ilerlemektedir. Rekabetin ortadan kalkacağı, dayanışmanın en esaslı insanlar arası ilişki olacağı bu durumun adını dünyanın en eski fütüristlerinden Karl Marks Komünizm olarak koydu.
Bu proje için komünistler geçen yüzyılın başında olduğu gibi bugün de bir kez daha geleceği birlikte yaratmak üzere bir araya gelmekle yükümlüdürler. Bağlı olduğumuz Bolşevik kökler bizden bunu istiyor!

Kaynak: Siyasihaber

İlginizi çekebilir