Bir karşılaşma: ‘Kahvaltıya geldik!’ – Nejla Kurul

Yaşamlarımız hiç olmadığı kadar karşılaşmalara bağlı! Bu karşılaşmalarda bedenler çeşitli etkilere maruz kalır, karşılık verir, etkilenir. Bu etkilenişler şimdi ile sınırlı da değil, tarihin bir an’ı; bir söz, görüntü, koku, bir tat, bir temas olarak yıllar öncesinden kalkıp gelir, şimdiye yerleşir. Geçmişten, şimdiki zamana ve geleceğe uzanan bu etkin ya da tepkisel etkilenişler, iyi ve kötü karşılaşmaların sonucunda oluşur.

Salgın günlerinde virüsle yan yana gelmek kötü bir karşılaşma olurdu; bedenlerimizin koronavirüsle uyuşmadığı malum! Sağlık Bakanlığı ve suskun Bilim Kurulu üyeleri sayesinde kaç kişinin yaşamını yitirdiğini bilmiyoruz. Okullar açılacak, çocuklar arkadaşları ve öğretmenleri ile karşılaşacaklar. MEB, okullarda maske, mesafe ve hijyen koşullarını oluşturmadı. Bakanlık üç sorumluluğu da velilere bıraktı. Ebeveynler kayıt için okula gittiğinde uzun ve maliyetli ihtiyaç listeleri ile karşılaşıyorlar. Başka kötü karşılaşmalar da var. İpek Er’in seri tecavüzcü Musa Orhan ile 12 yaşındaki küçük çocuğun tacizci şeyh ile karşılaşması erkek egemen iktidarın özneleriyle olan kötü, dolayısıyla zalim karşılaşmalar. Kırk yıl önceki 12 Eylül darbesinin etkileri son dönemde bizlere yaşatılanlarla karşılaşıyor ve ortaklaşıyor. Beş yıl öncesinden gelen Cemile Çağırga karşımızda duruyor ve adalet bekliyor. Yer Cizre, sokağa çıkma yasakları var. Zırhlı araçlardan açılan ateş ve merminin isabet ettiği bir çocuk! Cemile’nin bedeni, Eylül ayının 40 derece sıcağında, üç gün buzlukta bekletildi. Gülistan Doku, adaletle karşılaşmayı bekliyor.

Selahattin Demirtaş’ın “kahvaltıya geldik” sözü, çok sade, bir o kadar da politik bir karşılaşmayı imgeliyor. Meral Akşener ve partisinin demokrasi ittifakı içinde HDP ile yan yana gelişinde bir olumsallığa işaret ediyor, edimsel olmayan ve birçok kişiye göre tereddütlü bir karşılaşma bu! Diyalektiğin içinden, belleğin ve bilincin tahakkümünden okunduğunda, bu iki politik imgenin karşılaşmaları oldukça güç! Ne var ki şimdinin kötücül siyasal ikliminde, iki muhalif-oluşun karşılaşması demokratik bir Türkiye için rastlantı değil, zorunluluk olmalı! İki imge de, AKP-MHP iktidarı döneminde partileşmiş farklı iki muhalif hareketin içinden geliyorlar. İYİ Parti ikinci yolun, Demirtaş’ın “ruhu” olan HDP de üçüncü yolun yapıcısı!

Demirtaş, yaşamı olumlayan bir siyasetçi! Cezaevi acısını bile olumluyor ve bu deneyimi öykü yazarlığına ve siyasete etkin katılıma dönüştürüyor. Ama hem Platon’a ve hem de AKPMHP iktidar bloğuna göre Demirtaş, verili siyasal koşullarda “sınırsız, ölçüsüz, deli ve ‘suçlu’” (1) bir siyasetçi! Buna karşın 7 Haziran’da milyonlarca insanın sevgisini ve güvenini kazanabilen trajik bir kişilik. Şöyle diyor Demirtaş: “… dışarıda olsaydım bir sabah Başak ile birlikte Meral Hanım’ın kapısını çalar ve ‘Kahvaltıya geldik’ derdim.’ Kimsenin öngörmediği bu söz, bir şaşkınlık yaratsa da, yaşamın bolluğu içinde acı çeken Türkiye siyasetine bir neşe kattı. Bu bağlamda Demirtaş masumiyeti temsil ediyor, masumiyet ise karşılaşmayı bekleyen kutuplaştırılmış Çok’un hakikatini.

MHP’den ayrılan ve kuruluş aşamasında siyasal iktidarın büyük baskı ve yıldırma çabaları ile karşı karşıya kalan ve bir muhalif-oluşun içinden geçen İYİ Parti, HDP’nin yaşadığı baskının çok az bir kısmını yaşamış olsa da, kolektif belleğinde böyle bir travmayı taşıyor. Konumlandığı yer, tarihsel bağlarına karşın yerli-milli çemberin dışı!

Akşener, cezaevinden gelen bu sese kendi üslubunca yanıt verdi. Partileri kutuplaştıran siyasal anlayışı reddettiklerini, dinlemeye önem verdiklerini, salt eleştiri ile değil, çözüm önerileri de üretmek üzere politik bir yolculuğa çıktıklarını ifade etti. Bu ifadeler yaşamı yadsıyan, varoluşu değersizleştiren ve intikam ruhu ile hareket eden AKP/MHP bloğunun izlediği politik hattan oldukça uzak! Ne var ki bellek ve alışkanlığın hatırlattığı bir şey var ki geçmişten çıkıp geliyor: gelenekler, yaşlıların egemenliği, kan davası. Akşener’in son cümlelerinde, “bilen” özne olarak bildiğini yapmaya devam eden, yani misafirle karşılaşmanın dönüştürücü etkisinden kaçan ve olumsuza, çelişkiye bağlanan bir hal var. Kürt coğrafyasının eskil geleneklerini bildiğini varsaysak bile bu coğrafyada politik Kürt hareketinin enerjisi, düşüncesi ve eylemi ile ortaya çıkan dönüşümü fark edemediği de açık! Oysa HDP, geniş ittifaklar kurabilme deneyimi ile Öteki’nin düşünce ve duygusunu siyasal yönelimlerinin içine ustalıkla dahil edebilir, onları harmanlayabilir. Bu nedenle iyi karşılaşmalarla üçüncü bir yol açar. Sonuç olarak samimi ve dinamik bir politik neşeye; demokratik ve sosyal bir cumhuriyet için “bir araya gelme sanatı”nın çoklu ifadelerine ihtiyacımız var. Akşener’in konumunda sorunun özü, azınlıkta olmaya mahkûm edilmiş, “artık yeter” diyen isyan halindeki Öteki’lere nasıl saygı duyacağı ve bir masanın etrafında eşitlenerek nasıl yan yana gelebileceğidir. Demirtaş’ın, HDP’nin konumunda ise sorunun özü, nicel olarak daha üstün ya da değil ve başka bir soykütüğe sahip olan politik güçlerle ilişkilenerek yeniden güç olarak kavranmak ve olgusal olarak anlaşılmaktır, 7 Haziran’daki gibi. Her iki kuvvet de niceliğine karşılık gelen niteliğini, yani gücünü dolduran etkilenimi, hem zirvede hem de toplumsal tabanda kahvaltı karşılaşmalarıyla kazanır.

Dipnotlar:
• Gilles Deleuze (2016) Nietzsche ve Felsefe.

İlginizi çekebilir