Beyaz önlükte kan var – Zeki Gül

Şiddet bağlamında ‘saldırganlığın nereden kaynaklandığı’ sorusu ezelden bugüne mirastır diyebiliriz. Ama, şiddetin kökenini anlamaya çalışmak ile mazeret üretme çabası arasındaki farkı silikleştirmeye dönük her çaba gayriahlakidir aynı zamanda. Aynen sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olgularında izlendiği üzere.

Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet son kırk yılda çok katmanlı. Sahi, dönemin TTB Merkez Konsey Üyesi, Diş Hekimi Sevinç Özgüner’i 1980 Mayıs’ında evinde kim katletti? Ya doksanlı yıllarda adına “faili meçhul cinayetler” denen süreçte Dr. Mehmet Emin Ayhan, Dr. Zeki Tanrıkulu, Necati Aydın, Veysi Sızlanan, Hamit Pamuk ve onlarca sağlıkçıyı öldüren kimdi? Ve geldik bugünlere / ikibinlere:

Dr. Göksel Kalaycı İstanbul’da, Dr. Ali Menekşe Giresun’da, Dr. Atilla Orhan İzmir’de, Dr Ersin Arslan Gaziantep’te katledildi. Son olarak, Dr. Fikret Hacıosman, 2 Ekim 2018 günü hastanede çalışırken “eski hastası olduğu iddia edilen kişinin” silahlı saldırısı ile öldürüldü. Katilleri kim ola? Günümüz sağlıkta şiddet sarmalının faili olarak hastalar ve hasta yakınları ile sınırlarsak suç ortağı kılmış oluruz cümlemizi. Bilinmeli ki sağlıkta artan şiddeti salt piyasacı sağlık sistemi ile de izah edemeyiz. Çatışmalı yılların, “devlet eliyle uygulanan sistematik şiddetinin” bu patolojik ruh halinde önemli rolü mevcuttur diyebiliriz.

Şiddeti çözümsüz kılan sebeplerin başında “toplum veya sosyal gruplar tarafından şiddetin meşrulaştırılması” gelir.

Westley, “Şiddeti kabullenmek, şiddetin artmasına yol açar” der. Haksız mı? Denebilir ki, “planlanmış bir şiddet eylemini haklı görmeye çalışarak vicdanlarını rahatlatmak ister” insan soyu. Soru şu: 12 Eylül öncesi Dr. Sevinç Özgüder’in katlini kimler, neden meşrulaştırdı? Ya faili meçhul cinayetlerde katledilen sağlık çalışanlarının ardından planlanmış bu şiddet eylemini haklı görmeye çalışarak vicdanlarını rahatlatmak isteyenler kimlerdi?

Günümüzde ise hasta ve yakınlarının saldırısına uğrayan sağlıkçılara dair şiddet öykülerinde, kimi sosyal medya ve yazılı basın kalemlerinin yaklaşımı bu bağlamda kabul edilebilir gibi değil.

Mark Hobart:”Toplum, bir organizmaysa ya da bir dilse, şiddet onun patolojik düzensizliği ya da iletişimsel kopukluğu demektir”. Benzer bir dolayımda, Mehmet Uzun, 2007 yılında düzenlenmiş olan “Türkiye Barışını Arıyor Konferansı” kapanış metninde “şiddet, karanlık yüreklerin egemen olduğu kör bir kuyudur” demiş ve eklemişti: “Şiddetin karşıtı ise kültürel diyalogdur”.

Mevcut sağlık ortamı, bırakalım sağlık çalışanları ile hasta ve hasta yakınlarını, bizatihi sağlıkçıların kendi aralarında diyaloğa izin veriyor mu, peki? Hangi ara? Bant usülü çalışmanın dayatıldığı, sabahın köründen mesai bitimine beş dakikada bir hasta randevusu zorunluluğu olan, üstelik hükümet eyleyenlerin hastaya ‘müşteri’ dediği bir ahvalde diyalog mümkün mü?

Yakın tarihli bir yazımda, ‘Toplumun sağlık alanındaki beklentisi ‘Halden anlayan hekimden’ nicedir ‘arsız talep’ karşılayıcı doktora evrildi. Bu, özünde kışkırtılmış sağlığın iktidar elinde şekillendirilmiş bir versiyonu’ demiş ve eklemiştim: ‘Piyasacı tıp anlayışı, sağlığın metalaştırılması, bunun politik sorumluları el birliği ile hekimden doktor yarattı. Ve bu halk belki de şimdilik öfkesini zaman zaman “şiddet kullanarak” hekimlere yöneltiyor. Halk, halden anlayan hekimliği özlüyor, bulamadığında sistemin yarattığı doktorluğa öfke saçıyor. Unutmamalı ki hiçbir halk sonsuz kandırılamaz. Gerçek sorumluları kavradığında şiddeti onlara yöneltebilir.’ Öyle ya, şiddet cin değil ki şişede dursun!

Diyebiliriz ki özünde “Şiddet bir dünya görüşünün parçasıdır”. Yetmişlerdeki sağlıkçı katliamları, doksanların yine sağlıkçılara yönelik faili meçhul cinayetleri nasıl ki faşist / profaşist dünya görüşlerinin dışavurumu ise, şimdilerin tekil duran sağlıkçı cinayetleri de neo-liberalizmin girdabıdır.

İşte bu ahvalde hekim meslek örgütü TTB, bu hafta sağlıkta şiddet bağlamında çeşitli farkındalık etkinlikleri düzenledi. Oysa her ne kadar sürecin mağdurları sağlıkçılar olsa da sorun onlara dair değil. İşte bu nedenle halkın, kurumların sürece dahil olması elzem. Unutmayalım ki suskunluk, Von Clausewitz’in de dediği “şiddetin başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir.”

Sağlıkçılar diyor ki ‘önlüğümüzde kan var, susacak mısınız?’

Sağlıcakla kalın.

Kaynak: Evrensel

İlginizi çekebilir