“Bensiz nasıl mutlu olursun!” İttifakı (Kemal BOZKURT)

Muhalefetin kazandığı bir yerde insanların tartışmaması hatta mutlu hissetmesi muhalefetin artık büyük oranda kabul edilmesinden öte, “İyiymiş yahu böyle, ülke de huzur var” dedirtiyor insanlara. “Ne yani bensiz mutlu mu olacaksın Türkiye!” tepkisi, iktidarınki de…

İstanbul’un kazanılmasından öte bir durum ortaya çıktı, çıkıyor sanki; muhalefetin birbirini duyma olasılığı. Sandıkta olan yaşamın içinde de olur mu? Kazanılanın sadece bir seçim değil bir gelecek olma ihtimali beliriyor (mu?) Kılıçdaroğlu’nun KHK’lilerin mazbatasının verilmesinden bahsetmesi bu anlama geliyor benim için. Seçimden birkaç ay öncesine kadar HDP’den iktidar diliyle bahseden CHP yönetiminin artık bahsetmemesi bu anlamı taşıyor benim için. Mansur Yavaş’ın bizi rehabilite etmekten özür dileyerek vazgeçmesi bu anlamı taşıyor benim için.

Elbette kendileri bilir ne yapacaklarını ama bu benim iyimserliğim ve geçmişi unutmak istememle açıklanmaz. Geçmişi unutmak isteyen ben değilim sonuçta. CHP belli ki geçmişte kurduğu dilden vazgeçmek istiyor.

Ki Kılıçdaroğlu’nun, kendisine karşı girişilen linç saldırısından hemen sonra gayet sakin bir biçimde “Bu saldırının niye yapıldığını biliyorum, yolumuzdan vazgeçmeyeceğiz” demesi de bu demek sanırım. Vazgeçer mi geçmez mi bilemem nihayet merkez siyasetin dili her gün değişebiliyor. Ancak bu dili sabitleyen şey ne yazık ki HDP’nin belirleyici parti olma gücü. Ne yazık ki diyorum çünkü bu söylenenler HDP güçlü bir parti olmasa da olması gereken sözler ve tutumdu, değil mi ama?

Seçim sonrası belki de en az (hatta hiç) konuşanlardan biri de HDP. En az konuştuğu kadar en az konuşulan (hatta hiç) parti de aynı zamanda. CHP, zaten istediğimi başardım, başarmış bir parti olarak neden provokasyonlara geleyim diye düşünürken HDP de stratejim büyük oranda hayata geçti o halde neden konuşarak bunu irrite edeyim diye düşünüyor olmalı. Her iki parti de hikayesi zayıf filmlerin ihtiyaç duyduğu efektlerden kaçınıyor. Gerçeğin sakin bir gücü var biliyor. Garip olan şu (Garip değil) hem HDP hem de CHP yönetimleri bu provokasyonlara, linç girişimleri ve tahriklere karşılık seçmenlerine “Dikkatli olun!” vb. açıklamalar yapmaya gerek görmüyor. Görmüyor çünkü muhalif seçmenler o kadar politik ki durumu görüyor. Görmek yetmez, gördüğü gibi yaşamak, davranmak zordur. Onu da başarıyor muhalefet

İktidar medyası kendi okurunu, seçmenini propagandif haberlerle gerçeklerden koparıyorken, eleştirel medya da o kadar gerçeğe sevk etti okur ve seçmenlerini. İşte bu gerçeklik farkı muhalefete seçimi kazandıran bir yandan da.

Bu gerçeklik farkı iktidarı ister istemez Türkiye İttifakı söylemine itiyor, itti. İyi ama düne kadar “zillet” dediğine hem de 82 milyonu kapsayan biçimde ittifak önermek ne demek o halde? Kolay mıdır iktidarın bunu demesi? Daha doğrusu; kolay mıdır bu iktidara, “Türkiye ittifakı” dedirtmek? Seçimi kazanan iktidar niye böyle bir şey desin? “Ben bu dille, zillet diyerek, terörist diyerek, bölücü bir dil kurarak seçimi kazandıysam aynı dille de, akılla da yürürüm” demesi gayet doğal olmaz mıydı?

Bakalım muhalefet de “Kimle kazandıysam, hangi dille kazandıysam onunla yürüyeceğim” diyecek mi?

Elbette buradan zorlama bir iyimserlik çıkaracak değilim ama iktidarın bölücü ve tehdit edici dilinin yıkıcı etkilerini iktidar kadar muhalefet de gördü. İktidar kendi gördüğünü muhalefete de göstermiş oldu. Gördüğünü inkâr mı eder yoksa gördüğüne göre mi yürür onların bileceği iş. Ancak muhalefet yıllar ve yıllar sonra başarmanın keyfine varmış gözüküyor. Artık kaybetmek istemediğini, kimlerle nasıl kazanacağını biliyor.

Evet, dava…

İnsanları tehdit ederek bir yere kadar geriletebilirsiniz gerçekten de. Ki muhalefet o sınırlardaydı zaten. Şimdi bu anlamda muhalefetin sarsıcılığı buradan geliyor biraz da. İktidar kendi sınırlarına dayandı ve ne yapsa ne etse ileri gidemeyecek artık gerileyecekti. Öyle de oldu. Ne bir ihale ne bir maaş vaat etmiyordu muhalif olmak insanlara. Belki işsizlik, belki gözaltı… İşte bu haliyle özü duruyordu durduğu yerde. İktidarsa etrafını maaşa, ihalelere gelenlerle doldurmuştu ki sanatçısı da, iş insanı da böyleydi. Böyle olduğu için seçimin hemen sonrasında Erdoğan “Dava”dan bahsetmek zorunda kalıyordu.

Oysa dava muhalefette idi. Bu anlamda bu seçimin esas belirleyicisi ekonomi değildi bana göre. Elbette bu ciddi bir etkendi ama belki 4. belki 5. sıradaydı. İnsanlar hor görülmeye, aşağılanmaya bir set çekti “Yeter artık!” dedi. İmamoğlu gelince krizin de son bulacağın kim düşünüyordu? İstanbul’da seçimden bu yana daha önce hiç görmediğim bir huzur var.  Muhalefet olgunca seçim sonuçlarını gün gün beklerken iktidar muhalefetle dengelenmenin şaşkınlığını yaşarken pata olan bir durumda sokaklarda kimse kimseye kötü bir şey demiyordu. Duydunuz mu en ufak bir olay, tartışma? İktidarın iktidarı altında Kılıçdaroğlu’nun linç edenleri sahiplenmesi, övmesi tam da bu nedenleydi işte. Muhalefetin kazandığı bir yerde insanların tartışmaması hatta mutlu hissetmesi muhalefetin artık büyük oranda kabul edilmesinden öte, “İyiymiş yahu böyle, ülke de huzur var” dedirtiyordu insanlara. “Ne yani bensiz mutlu mu olacaksın Türkiye!” tepkisiydi iktidarınki. Ki seçim öncesi “Bensiz beka, gelecek olmaz” denmiyor muydu? Seçimi muhalefetin kazandığı haliyle iktidarla dengelenme durumu, halkları hem rahatlatmış hem de ferahlatmış gözüküyor.

31 Mart sonrası 7 Haziran sonrasından farklı

Ancak söylemeliyim ‘yeni’ siyaset yapma olanağında HDP’nin olgunluğunun da ciddi etkisi var. HDP, seçim öncesi de sonrası da CHP veya İyi Parti’nin ne dediğine değil neyin olması gerektiğine odaklandı. Bu anlamda hem İyi Parti hem de CHP’nin ilk başlarda anlayamadığı ve söyleyemediği şuydu: “Bu HDP’nin stratejisi, bizim değil.”

Demirtaş’ın bir içerideki olarak dışarıdakilerin hayatını değiştiren tweet’leri de bir o kadar sarsıcıydı. Bu anlamama durumu İyi Parti’yi Balıkesir’den etti. Bir sonraki seçime “Bakın Balıkesir de bunları yaptım” diyebilme olanağını kaybettiği gibi Iğdır’da da Kars’ta da kaybetmiş oldu. AKP, MHP kaybedince o da bazı yerlerde kaybetmiş oldu.

Seçimi kaybeden iktidarın İstanbul’da seçimi yenilemek istemesine dair 7 Haziran ve 1 Kasım göndermesi de çok yapılıyor. Ancak o zaman yani 2015’te CHP’de bu yönde eğilim, seçimin yeniden yapılması eğilimi gösteriyordu. HDP’nin yüzde 13 alması hiç beklenmedik bir şeydi. Buna sadece iktidar değil CHP de şaşırmış ve hoşnut olmamıştı. Şimdi öyle değil. Seçmenler kadar parti yönetimlerinin de birbirini anlama duyma olanları ortaya çıktı şimdi Haziran-Kasım’dan farklı olarak. Bu anlamıyla İstanbul’da seçimin yenilenme ihtimali Haziran-Kasım dönemini aklıma getirmiyor. Ki aynı suda bir daha yıkanılamayacağını artık herkes biliyor. Elbette ısrar ederseniz yıkanırsınız ama bu sizi temizlemez aksine kirletir. Nihayet aynı suda ikinci kez yıkanıyor olursunuz. Kimi AKP’lilerin bu sıralarda sürekli söylediği fabrika ayarlarına nasıl dönülemiyorsa muhalif olan da Haziran-Kasım’a dönemez. Yönetimler bu eskiye dönme iradesini ola ki gösterse de halk dönmüyor işte. Sözünüz, tavrınız tutumunuz yıpranmışken halk niye dönsün? Halk niye bin yıllardır “yalancı çoban” diye bir atasözünü kullansın ki yoksa? Seçimin yenilenmesinin iktidar açısından korkulu sonucu, düşüşlerini tesciller ve hızlandırır ama şu riski almaya da değer görüyor olmalılar: “Kazanırsam, ‘bak toparlanıyorum 31 Mart bir anlık tökezlemeydi’ diyebilirim.” Bir anlık mı yoksa tüm anlarda mı göreceğiz.

Yaşanan yaşanmıştır çünkü. Kimse yaşanmamış gibi yaşayamaz. Ola ki biri bunu derse de o kişiden kendine dahi hayır gelmez ki partisine gelsin. Ne üzerine geriye dönülecektir? Döndüğünüz yerde aynı halkı bulabilecek misiniz? Olmamış gibi yaşanacaktıysa olmamış gibi yapmayan halk CHP’den, Saadet’ten, ANAP’tan vs. nasıl yüz dönüp size gelmişti izah edemezsiniz?

Bir serçe fısıldadı kulağımıza

Seçim öncesi muhalefeti bölmeyi başaramayan iktidar seçim sonrası başarabilir mi, bilemiyorum. Ancak zor anda başarılı olan muhalefet kazandığı anda bu hataya düşer mi bunu da kendisi biliyor?

AKP’nin en zayıf olduğu anlarda yüzde 50’lere varan oyları ne garip ki en güçlü olduğu anda İstanbul’u kaybetmesiyle sonuçlandı. Demek ki güç; aynı zamanda rehavettir de, çürümedir de.

AKP, en güçlü olduğu dönemde İstanbul’u kaybederken sözcü olarak görev verdiği ve daha önce kimsenin adını duymadığı bürokratlarının bırak muhalefeti, kendi seçmenini dahi ikna edememesi artık yetenekli bürokratlarının da olmadığını gösteriyor. Yani içeride yaşadıkları düşüşün dışa yansımasını da görmüş oluyoruz. Partinin bu en kritik an için görev verdiği en yeteneklisi bu kadardı işte. En güçlü dönemin en yeteneklisi!

Etrafınızı güce gelenlerle doldurduğunuzda gücünüzü kaybediyorken kim dolar etrafınıza?

AKP’nin her an yeni bir şey yapabileceği muhalefet tarafından çok konuşulsa da yapacakları bu kadardı. Dünyanın en basit şeyini yaptığımızda (Basit, kolay demek değildir) iktidarın nasıl kaybettiğini de gördük.

Elbette kazanan için her şey kolay gözükebilir. Bu sonucu almak kolay olmadı ama yapılabilirdi ve yaptık da. Bir serçe fısıldadı kulağımıza: “Kazanabiliriz. Geçmişe değil geleceğe bakarak…”

Şimdiden sonra günler muhalefet için ‘Geliyoruz’ diye iktidar içinse ‘Geliyorlar’ diye yaşanacak.

Dönüp iktidarın ne dediğine bakmak yerine muhalefet ne diyor, ona bakılacağı günlerdeyiz.

Kaynak: Sendika.org

İlginizi çekebilir