Aydın Sezer: Savaş çıkarsa sadece İdlib ve Suriye’yle sınırlı kalmaz – İslam Özkan

Türkiye’nin tam da savaşın eşiğine geldiği bu süreçte, Rusya uzmanı Aydın Sezer’le Astana ve Soçi süreçlerini, bu süreçlerde tarafların mutabakatlara yükledikleri anlamları, anlaşma maddelerinin iyi niyetle yorumlanıp yorumlanmadığını, Suriye’yi gelecekte neyin beklediğini ve Rusya ile Türkiye arasında anlaşma koşullarının ne olduğunu konuştuk.

Türkiye, 2011’de ilk kriz patlak verdiğinde, çok hazırlıklı bir ülke görüntüsü verse de aslında yaşanan gelişmeler, meselenin iç yüzünün hiç de göründüğü gibi olmadığını ortaya koymuştu. Batılı ülkeler tarafından Suriye’de büyük ölçüde kendi haline bırakılan Türkiye, başının çaresine bakmaya çalıştı ancak şu an yaşanan gelişmeler, bu başarı ya da başarısızlığın boyutlarını ortaya koymakta. Gelinen noktada ABD ile Rusya’nın sahadaki çelişik pozisyonlarının yarattığı boşluktan yararlanmaya çalışan Türkiye’nin yolun sonuna geldiğini gösteriyor. Türkiye bu yol ayrımında, muhtemelen şimdiye kadar bir şekilde idare ettiği iki ülkeden birini seçmek ve yola hangisiyle devam edeceğini belirlemek zorunda. Ama öncelikle neredeyse stratejik müttefik olarak görmeye başladığı Rusya ile ilişkilerini düzeltmek durumunda. Rusya uzmanı Aydın Sezer, her iki tarafın da geri adım atmak ve uzlaşmak zorunda olduğunu belirtiyor.

Türkiye ile Rusya arasında Moskova’da gerçekleşen görüşmeler şu an için sonuçsuz kalmış görünüyor. Sizce iki ülkenin anlaşması için uygun koşullar neler? Taraflar hangi zeminde anlaşabilir sizce? İki tarafın sınırları neler?

Önce tarafların bu noktaya nasıl geldiğini anlamamız gerekiyor. İdlib’de bizim konumumuz ile Rusya ve İran’ın Astana süreci ülkelerinin pozisyonunun bugün itibarıyla birbirinden taban tabana zıt iki farklı perspektifte olduğunu söylemeliyiz. O halde başlangıçta bir fikir birliği var mıydı ya da bir fikir birliği vardıysa taraflar bugüne nasıl geldi sorusuna yanıt aramak gerekiyor. İdlib konusu 2017’deki Astana’daki dördüncü toplantıda gündeme geldi. Konu sadece İdlib değil, Suriye’de çatışmasızlık bölgeleri oluşturularak ılımlı siyasi muhalefetle Esat ordusu arasındaki çatışmaların önlenmesi ve silahlı muhalefetin Esat ordusuna yönelik saldırılarının veya Rusya’nın Suriye’deki üslerine yönelik saldırıların engellenmesiydi. Temel amaç buydu, bu nedenle dört çatışmasızlık bölgesi kuruldu. Bunlardan sadece bir tanesi, Türkiye’nin sorumluluğundaydı, bu da İdlib’dekiydi. Bu görevle biz yola çıkarken imzaladığımız tüm belgelerde hep ateşkesin Esat ordusuyla silahlı güçler arasında yani elinde silah bulunan hemen herkes arasında bir ateşkes olduğu varsayımına sahip olmuşuz. Dolayısıyla ateşkes, terör gruplarını hiçbir zaman kapsamıyor, imzaladığımız her belgenin altında alınacak önlemlerin ya da atılacak adımların terörizmle mücadeleye engel teşkil etmeyeceği belirtiliyor. Zaten BM’nin 2224 sayılı kararına atıfta bulunulmasının temel nedeni de bu. Zira bu karar, DAİŞ, el Nusra vb. örgütlerle mücadelenin devam edeceğine ve meşru olduğuna vurgu yapıyor.

Aydın Sezer

TÜRKİYE VE RUSYA’NIN KAFASI KARIŞIK OLDUĞU VE UYUM İÇERİSİNDE OLMADIKLARI AÇIK

Siz böyle söylediğinize göre aslında taraflar bir anlaşma üzerinde mutabık kaldıklarını varsaydılar. Ayrıntılar netleştirilmemiş olduğu ve her iki taraf da anlaşmayı kendi veçhesinden yorumladığı için, aslında bizim anladığımız anlamda bütün ayrıntılarıyla üzerinde uzlaşılmış bir anlaşma yok, diyebilir miyiz?

Şimdi bugün diyebiliriz bunu. Özellikle Türk tarafının Soçi Anlaşması’yla ilgili Rusya’yı eleştirmesi ve suçlaması, Rusya’nın da Türkiye’yi eleştirmesi çerçevesinde bugünden geriye doğru baktığımızda sizin söylediğiniz doğru. Buna katılıyorum. Fakat burada bir şey eklemeliyim, o da şu: Bugünden geçmişe baktığımızda böyle yorumluyoruz ama öte taraftan Astana kararlarının daha da güçlendirildiği, liderler zirvesi esprisi var Astana sürecinde. Bugüne kadar beş kez bu zirve toplantıları yapıldı. İdlib konusundaki zirve toplantısı 2018 Eylül’ün ilk haftasında Tahran’da yapıldı. Şimdi burada, sizin bu yorumunuza katılmakla birlikte o tarihten baktığımız zaman, şöyle bir durum var: Hem Tahran zirvesinde üç liderin altına imza attıkları metnin 4. Maddesinde taraflar İdlib özelinde terörle mücadelenin altını bir kez daha çiziyorlar zaten. El Nusra ve HTŞ’yi kastederek hatta bir adım daha da ileriye giderek, (anlaşma metnini aynen okuyorum) “Bu oluşumların tamamen ortadan kaldırılması amacıyla aralarındaki işbirliğini sürdürmesi yönündeki kararlılıklarını teyit etmişlerdir” diyoruz. Buna ilaveten diyoruz ki terörle mücadele anlaşmasında belirtilen terörist gruplar ile ateşkes rejimine katılmış ya da katılacak olan radikal gruplardan kopup da ılımlı silahlı gruplara katılacak olanların birbirinden ayrıştırılması lazım diyor. Yani şunu söylüyor: ‘Bizim İdlip mücadelemiz terörle mücadeleyi değil muhalif grupları kapsıyor, muhalif gruplarla teröristlerin birbirinden ayrıştırılması gerekiyor.’ Bu Tahran’daki liderler zirvesine ait son derece açık ve net bir madde.

Kamuoyunun çok iyi hatırlayacağı ikinci konu da bu toplantı canlı yayınlandığı için Putin Erdoğan’ın bir kez daha ateşkes vurgusuna “Teröristlerle ateşkes yapılmaz” ifadesiyle yanıt verdi. O nedenle az önce yaptığınız yorumu 2018 Eylül ayına kadar da çekebilirsiniz. Hâlâ o noktada bizim amacımız teröristlerle mücadele mi, ÖSO’yla rejim arasında bir ateşkes sağlamak mı? Bu noktada Türk ve Rus tarafının kafasının karışık olduğu ve uyum içerisine olmadıklarının altını çizebiliriz.

Aydın Bey peki bu, kasıtlı olarak yoruma açık ve belirsiz bırakılmış bir şey mi, yoksa taraflar zaten aramızda bir güven var, iyi niyet ve güvene dayalı olarak biz karşılıklı anlaşırız, dediler de konunun netleşmesini ileri bir tarihe bıraktılar mı diyeceğiz?

İslam Bey siz canlı olarak izlediyseniz mutlaka Rus lideri Putin’in oradaki ifadelerini duymuşsunuzdur.

HER İKİ TARAFTA DA ANLAŞMALARIN YORUMLANMASINDA ART NİYET OLMUŞ OLMALI

Evet duydum, Hatta Erdoğan da Putin’e bu kadar büyük bir askeri operasyona gerek yok, biz siyasi ve diplomatik yollardan bu işi halleder, İdlib’deki meseleyi çözeriz mealinde yanıt verdi.

Ama Tahran zirvesinden çıkan karar, bu operasyonun başlayacağı yönündeydi. Zirvenin imzalanmış doküman ve belgesine bakıldığında İran ve Rusya’nın bu operasyonu başlatacağını bekliyorduk. Yani İdlib’de bir sorun çıkacağı beklentisine girmiştik. Şimdi bu tarihten sadece bir hafta sonra ya da on gün sonra 17 Eylül 2018’de biz Rusya’yla Soçi Mutabakatı’nı imzaladık. Dikkat çekmek istediğim husus şu: Siz üçlü bir formatta, İran’ın da dâhil olduğu bir formatta kararlar alıyorsunuz ve yeni toplantı yapıyorsunuz, elinizde bir doküman var. Ve aradan yedi ila on gün geçtikten sonra üç ortaktan ikisi bir araya geliyor ve Rusya ile Türkiye, Soçi Mutabakatı’nı imzalıyor. Ve Soçi Mutabakatı’nın ilk maddesinde her ne yazarsa yazsın 10. Maddede şu yer alıyor: ‘Her türlü koşulda terörle mücadele devam edecektir.’ Sizin az önce yine sorduğunuz soruyu biz bir hafta 10 gün sonra Soçi’de de sorabiliyoruz. Ve Soçi’nin Erdoğan’ın atıfta bulunduğu 2. Maddesi, ateşkesin sürmesine yönelik. Hangi ateşkes? Rejimle ÖSO yani ılımlı silahlı muhalifler arasında. Aslında ÖSO grupları dediğimiz güçler aslında Astana sürecinin de bir parçası. Bizim üzerimizden temsil ediliyorlar, Cenevre Anayasa Komisyonu’na da hak kazanmışlar. Yani meşru bir güçten bahsediyoruz. Adı da bizim tanımlamamızla ÖSO. Rusya ve İran’ın tanımlamasıyla ılımlı siyasi muhalefet. Şimdi bakın, arada dostluk var iyi niyet var, S-400 alımı var, Türk Akım yapımı var, Akkuyu yapımı var, ortaklık ilişkileri çok iyi. Biz nasıl olsa Rusya’yı ikna ederiz mantığıyla Tahran’dan on gün sonra siz Soçi Mutabakatı’nı imzalayıp onunda üç ayrı maddesinde mühlet ve takvim koyarsanız, bir tanesi M4 ve M5 karayolu iki ay, bir tanesi 15-20 km’ye çekilme bir ay, bir tanesi de ağır silahların bırakılması, on gün, o zaman Soçi’de de ilk bana sorduğunuz sorunun geçerli olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla 2017 Mayıs’ındaki pozisyonu neyse, biz hâlâ aynı durumdayız. Aradan bir ya da bir buçuk yıl geçmiş biz hâlâ sahada aktif bir tavır alamamışız, HTŞ alan genişletiyor.

Şimdi şu sorulabilir: O halde acaba taraflar birbirine karşı takiyye mi yapıyordu? Rusya tarafından bakıldığında “Türkiye ne de olsa bu işi beceremez, ben bu HTŞ terörünü Türklere ihale ediyorum, bunlar debelensin dursunlar yarın bir gün iş başa düşerse nasıl olsa Esat’ı sahaya sürer ve terörü bitiririm” diye mi pozisyon alıyordu? Türkiye de bizim Rusya’yla o kadar iyi ilişkilerimiz var ki HTŞ yüzünden biz Rusya ile papaz olmayız ben burada Sünni yapılanmayı bir şekilde geliştiririm. (Şimdilik ben buna sadece Sünni diyorum, ÖSO ya da terör demiyorum) zaten İdlib’de gözetleme kulelerindeki varlığım uluslararası bir meşruiyete sahip, Esat da İdlib’deki varlığımı meşru sayıyor, çünkü Rusya ve İran’ın verdiği görevle oradayım. Türkiye, Rusya benim Afrin ve Fırat Kalkanı bölgesindeki varlığımı da uzatır, meşru kılar, erteler diye düşünmüş olmalı. Yani her iki tarafta da anlaşmaların yorumuna yönelik bir art niyet olmuş olmalı ki bugüne gelindiğinde geriye dönük olarak o yorumu yapabilelim.

SURİYE MİLLİ ORDUSUNUN KURULMASI, RUSYA AÇISINDAN KIRILMA NOKTASI OLDU

Sorumun yanıtını aldım. Yine ilk soruya geri dönersek, bu şartlar altında ve sizin anlattıklarınızın ışığında iki ülkenin anlaşma koşulları nedir?. Sizin kanaatinize göre Rusya ile Türkiye arasında bir anlaşmanın mümkün zemini nedir? Bu nasıl sağlanır?

Bu sorunuza yanıt vereceğim ama arada çok önemli bir kırılma noktası var, buna değinmem lazım. 2019 yılı boyunca bizim İdlib’le ilgili sıkıntılar ve sorunlar devam ederken Rusya her zaman Türkiye’nin işinin zor olduğuna yönelik çok müspet beyanlarda da bulundu. Rusya Türkiye’yi bazen eleştirse ve Suriyeli silahlı grupların silahlarını Türkiye’den ya da Batılı ülkelerden aldığını söyleyerek eleştiride bulunsa da bizim hakkımızı da teslim ediyorlar idi. Ne zamanki Barış Pınarı Harekatı’nı yaptık, önce Trump’la anlaşarak sahaya girdik, ve sahaya girdiğimiz anda da ılımlı siyaset muhalefeti olarak da tanımlanan ÖSO’yu, Suriye Milli Ordusu adıyla sahaya çıkarttığımız anda ciddi bir kırılma noktası yaşadık. Hem Rusya hem İran açısından. Çünkü burası hem Rusya’nın hem İran kuşkusuz Türkiye’nin İdlib civarında mini bir Sünni devletçik arzusu olabileceğini tahmin ediyorlardı ama ılımlı Sünni milislerin milli bir orduya dönüşeceğine hiç ihtimal vermiyorlardı. Çünkü Cenevre müzakerelerinde Suriye Milli Ordusu diye bir kavram yok. Daha çok ılımlı silahlı muhalefet var. Bu, oyunun bütün kurallarını değiştiren, Türkiye’nin Suriye’yle ilgili farklı bir ajandası olduğuna yönelik var olan kuşkuları güçlendirdi.

.

TÜRKİYE, GERİLİMİ AZALTMAKLA YÜKÜMLÜYKEN BİRDEN CİHATÇI İHRAÇ EDEN ÜLKE KONUMUNA GELDİ

Ama bu noktada Türkiye, ‘Suriye Milli Ordusu’nu ben kurmadım ÖSO grupları bir araya geldiler kendileri kurdu’ diyor.

O zaman engel olması lazımdı. Ben sizi, yani ÖSO’yu Astana’da üç yıldır temsil ediyorum, Astana sürecinde size masada yer buldum. Masada beraber tartıştık. ‘Şayet böyle bir hamle yaparsanız benim açımdan bir sıkıntı yaratmaz ama Rusya ve İran bunu yanlış algılayabilir, hatta beni bile suçlayabilir’ diye ikaz etmesi gerekiyordu. Tabii bunu ironik olarak söylüyorum, sizin sorunuzdaki ifadeye hiçbir şekilde katılmadığım için. O sadece Türkiye’nin söylemiydi.

Şimdi İdlib’e tekrar dönecek olursak hem Putin’in hem Lavrov’un iki ayrı açıklamada ayrı ayrı vurguladığı şu hususun altını çizmemiz gerekiyor: Biz İdlib’de gördüğümüz cihatçıları Libya’da da görmeye başladık. Şimdi bunlar yorum değil, resmen Putin ve Lavrov’un ağzından çıkan ifadeler. Dolayısıyla ne oldu? Türkiye, İdlib’de silahlı ılımlı muhalefetle rejim arasında çatışmasızlığı sağlamakla mükellefken birdenbire terörist ihracatına başlayan, bu iki ortak yani İran ve Rusya açısından eldeki unsurları da Suriye Milli Ordusu yapan bir ülke konumuna geldik. Durum bu olunca da olay Rusya açısından şöyle anlaşıldı: ‘Ha demek ki iş başa düştü zaten bunu bekliyordum buna göre de hazırlıklarımız vardı. Biz burayı temizleyeceğiz’ diyerek Esad, İdlib’de kapsamlı bir askeri operasyon başlattı.

Bugün gelinen noktada bence kim haklı kim haksız, protokollerde ne yazıyordu ne yazmıyordu bir kenara koyarsak, her iki tarafın takiyye yaptığını kendi görüşüm olarak söylüyorum. Peki bundan sonra ne yapılabilir? Bizim, sivil göçle ilgili hassasiyetlerimiz ne kadar meşru olsa da yine de Astana zirveleri ve liderler zirvelerinde kâğıda dökülemediyse -ki bu bir diplomatik hatadır- bizim bu sorunla ilgili ortaya koyduğumuz donelere Rusya’nın net bir şekilde anlayış göstermesini bekleme hakkımız var. Bunu söylerken sivil dram ve sivil göçe vurgu yaparak söylüyorum.

Bu noktada Rusya’nın en önemli dış politika yapıcılarından biri olan, hem önemli bir araştırma merkezinin başında, üniversitede kürsüsü olan hem de dış politika karar alım sürecinin içinde bulunan Vitali Naomkin, iki gün önce şunları söyledi: “Biz, Türkiye’nin sivil göçle ilgili hassasiyetlerini anlayışla karşılayabiliriz, ama Türkiye de bu sivil göçün Türkiye’nin kendi başarısızlığı nedeniyle oluştuğu gerçeğini kabul etmeli.” Bu, herhangi bir kişi değil, sistemin bir adamı.

TÜRKİYE VE RUSYA POZİSYONLARINDAN GERİ ADIM ATMAK VE UZLAŞMAK ZORUNDA

Peki bu saatten sonra ne yapılabilir?

Bu saatten sonra yapılacak şey, bu sivil göçün Suriye sınırları içerisinde Türkiye’ye yakın bir yerde durdurulması, sivillerin barınması ve korunması konusunda bir alan ve saha açılabilir. Birincisi bu. İkincisi, bu sahanın büyüklüğüyle ilgili tartışma yapılıyor olabilir. Tabii bunun hemen arkasından bir Afrin ve Fırat Kalkanı bağlantısı da gelecek. O nedenle Türkiye ve Rusya’nın artık sona doğru yaklaştıkça kendi ajandalarının ötesinde kendilerine daha fazla yük ya da sorun çıkarmasını önlemek adına pozisyonlarından geri adım atmaları gerekiyor. Esad güçlerinin 10 gün önceki konumlarına çekilmelerini beklemek, bence gerçekçi olmaz ama buna karşın Türkiye sınırında çok dar bir alanda bunları iskana zorlamak da gerçekçi bir adım olamaz. Dolayısıyla tek çare uzlaşmak, yani İdlib’in çözümü Türkiye açısından geleneksel politikalarını riske atmamak adına uzlaşma zorunluluğundan geçiyor.

İdlib’le ilgili son bir şey. Şöyle bir tehlike ve tehdit var: Şimdi Suriye’nin genel anlamda yeniden imarı için yaklaşık 600-700 milyar dolar para gerekiyor. Böyle bir para dünyanın hiçbir yerinde yok. Bundan sonra o para miktarına katkıda bulunacak ülkelerin de söz sahibi olabileceği bir sürece evriliyoruz. Burada Türkiye’yi bekleyen hem bir pozitif hem de negatif bir boyut var. Pozitif boyut, Batı ile ABD ve AB ile ilişkilerini dengeleyerek nasıl başarır çok ayrı bir soru işareti, -ki ben çok başarılı olacağını zannetmiyorum- ama bu defa da onların parası ya finansal katkısı üzerinden ilave bir yer kapma fırsatı olabilir. Muhtemel kötü gelişme ise S. Arabistan ya da BAE ile Arap Birliği’nin Esat’ın geleceğiyle ilgili konularda Türkiye’nin önünü kesecek çabaları, Türkiye’yi bir başka ciddi bir tehlike ve riskle karşı karşıya bırakıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin İdlib batağından kurtulmasının yolu bence uzlaşmadan geçiyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi bir savaş ihtimali ortaya çıkar mı çıkmaz mı bilmiyorum ama böyle bir savaş çıkarsa sadece İdlib ya da sadece Suriye ile sınırlı kalacak bir savaş olmaz. Bu aynı zamanda Türkiye’deki siyasetin yeniden yapılanmasıyla da ilgili olup çok daha beklenmeyen sonuçlara evrilebilir.

Aydın Sezer kimdir?

1959 yılında Amasya’da doğdu. 1983 yılında ODTÜ, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünden mezun oldu. 1983-2001 yılları arasında, Başbakanlık Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın çeşitli birimlerinde çalıştı. Serbest Bölgeler Genel Müdürlüğü Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığı, Anlaşmalar Genel Müdürlüğü Afrika Ülkeleri Dairesi Başkanlığı ve Anlaşmalar Genel Müdürlüğü Yurt Dışı Müteahhitlik Hizmetleri Dairesi Başkanlığı görevlerinde bulundu. Ayrıca Türkiye’nin Kahire ve Moskova Büyükelçiliklerinde Ticaret Müşaviri olarak görev yaptı. Rusya uzmanı ve medyagunlugu.com sitesi yazarı olan Aydın Sezer, Avrupa Birliği’ne Katılım Sürecinde Türkiye’nin Komşuluk Politikası adlı kitabın iki yazarından biri, ayrıca Mavi Düş kitabının da yazarıdır.

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir