Aydın Selcen: Suriye’de en zayıf el Kürtlerde; Türkiye giden ABD’yi değil kalan Rusya’yı dinleyecek

‘Şirin Payzın’la Ne Oluyor?’un son konuğu, Suriye uzmanı Aydın Selcen oldu. Selcen’le ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den çekilme kararının ardından Ankara-Washington hattında yaşananları, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın Ankara’da gerçekleştirdiği görüşmeleri ve yerli basında çıkan ABD’de ‘soft darbe’ iddialarını konuştuk.

Suriye’nin geleceğine dair en çarpıcı yorumu, “Yaşanacakları giden ABD değil, kalan Rusya belirler” olan Selcen’le yaptığımız söyleşi şöyle…

Cumhurbaşkanı ısrarla söylüyor: Suriye’ye gireceğiz. Fırat’ın doğusuna operasyon yapacağız diye ama dün Ankara’da bayağı bir gürültü koparan, arkasında pek çok tartışma yaratan bir görüşme yaşandı. 

Bolton geldi ve arkasında pek çok tartışma bıraktı. Bir kere öncelikle, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton’a ‘ayıp edildi mi, edilmedi mi’? Mesela İngiliz Times gazetesi demiş ki: Ankara çok büyük ayıp etti Bolton’a. Kendisi ise etmediğini düşünüyor galiba. Ne yaşandı sizce dün?

Bana ayıp oldu mu derseniz ben olmadı derim. Sıra dışı bir durum olduğu ortada ama o konuda Cumhurbaşkanı haklı.  Cumhurbaşkanı’nın muhatabı ABD Başkanı Trump. Kabul etmek zorunda değil. Olağan şartlarda, görüşmeler daha Türkiye tarafının arzu ettiği gibi olsaydı kabul eder miydi? Ederdi tabii. Hem de üç kişi bir arada… Genelkurmay Başkanı, -aynı zamanda IŞİD’le Mücadeleden Sorumlu Özel Temsilciliği de devraldı McGurk’tan- ve Ulusal Güvenlik Danışmanı kabul edilebilirdi ama edilmedi. Bu anlamda bana sorarsanız ayıp değil ama benim ne düşündüğüm önemli değil. ABD tarafı da “Bizim teyit edilmiş bir randevumuz yoktu Cumhurbaşkanı Erdoğan’la diyor”. Dolayısıyla, onların da ‘ayıp oldu’ gibi bir tutum içinde olmadıkları anlaşılıyor.

Baskın yorum aslında Bolton’ın da bu görüşmeyi arzu etmediği. Zaten Bolton güç bela büktü. Şunu hatırlamak lazım. O meşhur telefon görüşmesi sırasında Trump’ın yanında dinleyen Bolton. Trump dönüp “Doğru mu söylüyor Erdoğan? Biz IŞID’i yenilgiye uğrattık mı gerçekten? Uğrattıysak niye Suriye’de duruyoruz?’ diye sorunca ‘mırın kırın edip’; deyim yerindeyse, “Evet öyle” diyen; bunun üzerine Trump dönüp telefonda Erdoğan’a “Öyleyse sizin olsun, biz çıkıyoruz” dediği sırada orada olan Bolton. E aynı Bolton… Şunu hatırlayalım, daha önceki görev yaptığı dönemde 52 katlıydı, yanlış hatırlamıyorsam New York’ta Birleşmiş Milletler binası, “En üstten 10 katını yıksak dünyaya kötülük değil iyilik yapmış oluruz” diyen biri. Pek protokole özen göstermez, dikkat etmez. Ama İsrail’de tam buraya gelir ayak Türkiye’yi en rahatsız edeceğini bildiği açıklamaları yapması demek ki “Biraz daha zaman çalalım, zamana yayalım” demek. “Bu görüşme olmasın, olursa yüz yüze gelip işlerin kopmasındansa bu görüşme olmadan dönelim’ dediler” yorumu yapanlar da var.

Erdoğan açısından da olumlu denebilir. Erdoğan da bu sayede YPG’yi eleştirmeyi, ABD’nin YPG’yle olan iş birliğini eleştirmeyi sürdürüp, taa 400 kilometre derinliğe varacak şekilde bütün Fırat’ın doğusu denen üçgen alanın sorumluluğunu da üstüne almaktan kaçınmış olupor.

Uzun zamandır konuşulan konu şuydu: Pentagon başka türlü düşünüyor, ABD derin devleti Trump’ı aslında hiç takmıyor. Trump’ın hiçbir siyasetinin arkasında değiller. Daily Sabah bugün (çarşamba) yayımladığı makalesinde bir adım öteye gitmiş ve Trump’ı uyarmış; “Adamlarına dikkat et, sana yumuşak bir darbeye hazırlanıyorlar.” 

Hasbelkader 2 yıl kadar Washington’da görev yaptım 2008 2010 arasında. İyi kötü okuyup çalıştığım bir konu diyelim. ABD de bizim Türkiye’de sanıldığı gibi derin devlet yok. Hatta geçenlerde o konuyla ilgili derinlikli bir analiz vardı. Derin devlet terimini son yıllarda Türkiye’den aldıklarını söylüyor ABD’li yazarlar. Ondan önce farklı terimler kullanılıyor örneğin Eisenhower, görevden ayrılmadan “Bir askeri endüstriyel kompleks var, bunlar kendi çıkarları doğrultusunda etkiliyorlar siyaseti” diyor. Bunun gibi ABD’de birtakım generaller, birtakım CIA mensupları, bürokratlar başkanın etrafını sarıyor. Darbe yapıyor, kararları etkiliyor gibi bir şey söz konusu değil. Burada Senato var, Kongre var, başkan var. Başkan Trump’ı bir çerçeve içinde tutan ağır toplar var. Bunların en ağırı da Savunma Bakanı Orgeneral Mattis’ti. Mattis de bu konudan dolayı istifa etti, bıraktı gitti. Artık Trump kendi kararlarını kendi alan biri. Bu şekilde eğer Bolton frenlemeye, geri döndürmeye çalışırsa Trump’ı; o da gider yarın öbür gün. “Yumuşak darbe oluyor, bir şey oluyor; uyarmak lazım Başkan Trump’ı” falan gibi bir şey söz konusu değil.

Bir tek CIA Başkanı’na güvendi ve diğer adamlarına hiçbir zaman fazla güvenmedi…

CIA Başkanı, Dışişleri Bakanı oldu; Pompeo. Onun yerine Gina Haspel geldi. Haspel çok düşük profilli Pompeo’yla karşılaştırıldığında. Çünkü Pompeo o dosyaları Dışişleri Bakanlığı’na aldı. Özellikle Kore’den bahsediyorum.

Ama Haspel mevcut CIA Başkanı, ABD basınında deniyordu ki; Trump’ın yanına girebilen ve onu bazı konularda ikna edebilen, en azından çalışan bir isim.

CIA başkanlığı ilginç. İçeriden basamakları çıkıp da en üst noktaya gelebilen ender kişi var. Bunlardan bir tanesi hem Obama hem Bush döneminde savunma bakanı olan Gates’ti. Ondan başka da ben on yıllarca benzer bir şey hatırlamıyorum. Haspel böyle bir isim olabilir. Şunu hatırlayın; Kaşıkçı konusunda uzun süre Haspel’in Senato’ya girip konuşmasını engellediler. Neden sonra gitti konuştu fakat burada başkanlık sistemi var; bizden farkı nedir o sistemin: Fren denge mekanizmaları. Diğerinin üzerinde bağımsız medyanın ve bağımsız yargının denetimi var. Hem de Senato ve Temsilciler Meclisi’nin denetimi var.

Daily Sabah’ın aktardığı gibi, “ABD’de generaller Trump’ı takmıyor, kafasına göre davranıyorlar” gibi bir durum değil?

ABD medyasında yazılan çizilen şu; Trump’ın etrafındaki, onu etkileyecek generaller bıraktı gitti. Zaten Mattis emekli generaldi; bir de Kelly vardı, o da orgeneraldi. Bizde özel kalem müdürü diye tercüme ediliyor ama o sistemde başbakan demek lazım ona. O da bıraktı. Yavaş yavaş bu ipler çözüldü artık, Trump’ın dediğinin olduğu dönemdeyiz. Suriye açısından tercümesi şu: ABD çekiliyor. Bunu kendisi de söyledi zaten. “4 ay süresi benim ağzımdan çıkmadı” dedi ama zaten bu bir çıkarım. Ama şu anda ne deniyor: ‘Zaman belirtilmeden’. Yani çıkma kararı geçerli ama süre verilmeden, müddet vermeden, belli koşulların oluşmasına göre çekilinecek deniyor. Bu, ABD kalacak demek değil.

Daily Sabah’ta yayınlanan, Ankara’nın doğrudan mesajını ileten bir yazı. “Biz zaten Trump çekilmeyi söylemeden önce de oraya operasyon yapmayı düşünüyorduk. Türkiye ile pazarlıklara oturamazsınız. Türkiye’ye bu şekilde yaptırımlar uygulayamazsınız. Sanki Kürtleri biz orada katledecekmişiz algısını sizin adamlarınız yaratıyor. Bizim tarihçemiz belli, Kürtlere şöyle davrandık böyle davrandık” diye ültimatom veren. Sonunda da bugün (çarşamba) Çavuşoğlu da açıklama yaptı; “İran’la da Rusya’yla da çalışırız ha” demeye getiriyorlar. Bunları bir tercüme edin; Kürtlerle asıl istenen nedir? Kalın’la Bolton görüşmesinde restler çekildi mi? Sizce hangi konularda hangi taraf bastırdı ya da hayır dedi?

Meşhur Cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin WhatsApp mesajı “Adam kazandı”yı uyarlarsak, “Esad kazandı.” Orada da adam kazandı. Bunu herkes de teslim ediyor, Körfez ülkeleri de, ABD de adını koymadan teslim ediyor. Aslında bunun pek kabul etmeyen, hâlâ “Esad gitsin” diyen Türkiye ile Fransa dışında pek bir aktör kalmadı. Sahaya bakıldığında da bir Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı denetimi altında tuttuğu El Bab, Fırat Kalkanı Harekâtı’yla alınan, Zeytin Dalı Operasyonu’yla girilen Afrin ve onun aşağısında yer alan İdlib var. İdlib, Astana sürecinde Türkiye’nin denetimine verildi, şu anda karışık; onu sonra konuşuruz. Heyet Tahrir-el Şam orada, yayılmış vaziyette şu an. Fakat kalan kısım, -Suriye dediğimiz; 4 tane şehir aslında, kuzeyden güneye, Halep, Hama, Humus, Şam. Bunların dördü de Esad’ın kontrolünde.

“ABD çekiliyorum dedikten sonra, Suriye’de ‘davetsiz’ bir tek Türkiye kalıyor”

Yüz ölçümüne baktığınızda Fırat’ın doğusu önemli bir yer kaplıyor ama bütün endüstriyel,  ekonomik, medeni ve demografik kaynaklar Esad’ın denetiminde. Bu nasıl oldu? Esad’ın davet ettiği İran ve onun da ötesinde yine Esad’ın davetiyle orada bulunan Rusya’nın sayesinde. ABD çekiliyorum dedikten sonra, tırnak içerisinde ‘davetsiz’ bir tek Türkiye kalıyor, Suriye sınırların içinde. Cumhurbaşkanı Erdoğan söyleyip de, üzerine telefon konuşmasında Trump’tan “çekiliyoruz” taahhüdünü koparttığı zaman birkaç gün içinde gireriz. O zaten tipik Türkiye’nin “Önden askerim gitti, oldu bitti” yaratması ve oldu bittinin de belki on yıllara yayılan zaman içinde Hariciye tarafından toparlanması modeliydi. O fırsat penceresi artık kapandı.

“TSK’nın oraya girebilmesi, ancak bir melez çözümle olabilir”

Burada ABD’yi karşınıza alarak gireceksiniz. Bu durumda Rusya’yı ve İran’ı da karşımıza alarak girmek durumundayız. Şunu hatırlayalım; Menbiç’te Rus askeri inzibatlarının aynı Tel Rıfat’ta olduğu gibi Afrin’in yakınlarında görev yapmaya başladığına dair haberler geliyor. Burada herkesin, Rusya’nın da hemfikir olduğu, Suriye’nin ulusal birliği, ulusal egemenliği ve toprak bütünlüğünü korumak ve IŞİD’le mücadele. Burada TSK’nın oraya girebilmesi, belki ancak bir melez çözümle olabilir. Zaten baştaki plan da oydu. Arap yoğun nüfusları olan Tel Abyad’dan aşağı doğru sarkan, Rakka’ya doğru girmeye çalışan, bir de Menbiç’i içeren kısıtlı askeri harekat… Birden bire Trump, “Çekiliyoruz tamamı sizindir” deyince; Türkiye tek başına yapamayacağı, hele şu ekonomik daralma ortamında yapamayacağı büyüklükte bir askeri harekat ve gereksiz bir sorumlulukla karşılaştı. Riskleri de büyük. Buna gerek yok.

“Rusya da, ABD de Türkiye’yi kaybetmek istemiyor”

Şimdi ama gelinen noktada peşpeşe öyle gelişmeler oldu ki, bırakınız buraya girmeyi, Menbiç’teki mutabakatın uygulanması bile suya düşer gibi. Çünkü Rusya ve İran, Suriye tarafından işin içine girmiş gibi fakat Rusya da Türkiye’yi kaybetmek istemiyor. ABD de kaybetmek istemiyor. İdare edip, dizginleyerek, belirli ödünler vererek yürütmeye çalışıyorlar. Bizde de yerel seçim baskısı var. Bir de Erdoğan’ın ağzından çıkan, “Birkaç gün içinde giriyoruz” lafı var. Sorunsuz olmadığı, gerilim olduğu o kadar belli ki…

Orgeneral Temel görevden alındı. Ben oturduğum yerden yazdım, Ankara’da bağlantılarım yok: “Ya dur dediler durmadı ya yürü dediler yürümedi” dedim. Ondan sonra Ankara’da bağlantıları olan Deniz Zeyrek, bunun “Yürü dediler yürüyemem” koşullarında olduğunu söyledi, arkasından Fatih Altaylı HaberTürk’te, “Hayır ben gördüm gerekçeyi ama tam açıklayamam; duramadığı için” diye yazdı. Bir de Metin Gürcan bir değerlendirme yaptı Al Monitor’da. O iyice artık Orgeneral Temel’in çok sert bir milliyetçi olduğunu, aşırı ABD karşıtı olduğunu yazdı. ABD ile herhangi bir uzlaşıya gerek kalmadan, TSK’nın tek başına bir harekat yapması gerektiğini; bu işin içine de IŞİD’le mücadele boyutunun karıştırılmaması, Türkiye’nin öncelikleri neyse ona yönelik adım atılması gerektiğini düşündüğünü yazdı. Bir bakıma Fatih Altaylı’nın söylediğini teyit etmiş oluyor. O aşırı bir ağırlık bence.

Mevcut Genelkurmay ve askerler “Oraya girilsin, YPG’ye ve PYD’ye karşı bir operasyon yapılsın” diyor ama hükümet bunu ‘riskli’ mi buluyor?

Öyle demiyor aslında. Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı’nın ikisi de böyle değil, “Dur bakalım biz daha ABD’yle konuşuyoruz, belli bir uzlaşı çerçevesi arıyoruz, bu zemin oluştuktan sonra daha geniş bir harekat da yapabiliriz” diyor.

“Bu sistemde genelkurmay başkanları görev süresi dolunca milli savunma bakanı mı oluyor?”

Pentagon-Beyaz Saray çekişmesi ya da ayrışması Türkiye’de de mi var acaba?

Yeni geçtiğimiz rejimde Savunma Bakanlığı’na Genelkurmay Başkanlığı bağlandı. Bu da diyelim ki, -ben de aralarındayım onların, kendine demokratım diyenlerin kağıt üzerinde bu cümleyi okuduğu zaman “A hayırlı bir gelişme” demesi lazım ama Milli Savunma Bakanı kim? Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı oldu. O zaman benim sorduğum ve cevabını bilmediğim soru şu: Bu sistemde artık genelkurmay başkanları görev süresi dolunca milli savunma bakanı mı oluyor? Öyle bir sistem mi geçtik biz? Yoksa pek çok Orta Doğu ya da Orta Asya tek adam rejimlerinde olduğu gibi, on yıl görev yapan değişmeyen bir milli savunma bakanı mı olacak? Örneğin Suriye’de Ali Memduh var istihbarat başkanı, pek çok istihbarat örgütü var ama eşitler arası birinci Ali Memduh, on yıllardır yerinde durur. Acaba böyle bir sisteme geçtik de Hulusi Akar değişmeyen milli savunma bakanı mı oldu? Bunları bilmiyoruz. Eğer olumlu yorumlamak istiyorsak, bir zamanlar Özal’ın Milli İstihbarat Teşkilatı’nı askerin elinden alıp sivilleşmeye yumuşak geçişi, Büyükelçi Sönmez Köksal’ı oraya müsteşar yaparak gerçekleştirmesi ve arkasından Şenkal Atasagun’un teşkilat içinden sivil müsteşar olarak gelmesi, sonra Emre Taner’in gelmesi gbi bir süreç mi acaba? Yumuşak bir şekilde, Erdoğan bunu bu bir şekilde yapıyor mu bunu bilmiyoruz. O kadar kapalı bir kutu, o kadar küçük bir kapalı devre yürüyor ki bu işler bu prizmanın içine bakamıyoruz.

“Cumhurbaşkanı Erdoğanın ağzından çıkan sözü ciddiye almak lazım”

Bu operasyonun ne zaman, nasıl, nereden, kimlerle başlayacağı ya da başlayıp başlamayacağı sorusunun cevabı belirsiz…

Başlaması zor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından birkaç gün içerisinde askeri harekat başlayacak denmesi üzerine bu harekatın başlaması daha da zorlaştı. O zaman da ben yalnız şunu söylüyordum; Cumhurbaşkanı Erdoğanın ağzından çıkan sözü ciddiye almak lazım. Türkiye bugüne kadar söylediğini yaptı. Afrin’de bir iddia ortaya koydu ve o iddiasını gerçekleştirdi. El Bab’da da aynısı oldu, İdlib’de de aynısı oldu. Burada da olur. Bu olmaz, nasıl olacak geçerli değil; bu karar alındı.

“Hem Rusya hem Şam’a hem İran’a hem ABD’ye rağmen yapıyor gibi bir duruma geldik”

Trump birden bire “Çekiliyorum burası sizindir” dedikten sonra diplomatik ortamda, hem Rusya hem Şam’a hem İran’a hem ABD’ye rağmen herkese karşı yapıyor gibi bir duruma geldik. Bunun riskleri ve maliyeti yükselmiş durumda. Maliyeti derken; hem siyasi hem ekonomik maliyeti. Fakat olur mu? Çok kısıtlı belirli bir cep, Tel Abyad’a yönelik…

Siyasi maliyeti olmaz mı?

Siyasi maliyet Erdoğan için evet belki olur. Yerel seçimler öncesinde Türkiye’de bu her zaman olumlu sonuç veriyor. Herhangi bir yurt dışı askeri macera hep otomatikman olumlu bir sonuç veriyor. Türkiye’de bunun aksi hiç olmadı.

Ekonomik maliyeti peki?

Ekonomik maliyeti yüksek olur, siyasi maliyeti de. Diplomatik maliyet diyeyim ben ona, bütün dünyayı karşınıza almış oluyorsunuz günün sonunda. Fehim Taştekin’in altını çizdiği bir gerçek de var. Komşunuza sürekli tepeleye tepeleye gittiğiniz zaman, bu komşuluğunuz devam edecek neticede, siz Suriye hükümetini de Şam’ı da karşınıza aldınız; oradaki komşunuz, akrabanız olan Suriye Kürtlerinin de tepesine bindiniz. E nasıl komşuluk olacak nasıl birlikte yaşanacak?

“Şam’la ilişkileri kurarak başlamalı ve sonra da PYD ile devam etmeli”

Zorla güzellik bir yere kadar. Günün sonunda bakın bizim durum şöyle: Kahire ile köprüler atılmış durumda. Birleşik Arap Emirlikleri ile limoni, Riyad’la daha da limoni, Şam’la zaten konuşmuyoruz… En son Bağdat’tan bir açılım oldu, Cumhurbaşkanı Behram Salih geldi ama Bağdat’ta hükümet nasıl şekillenecek şu an belirsiz. Irak Kürdistan bölgesi yegane  istisnaydı. Erbil ile ilişkilerimiz başkaydı ama o da kötüydü. Şimdi yerel seçimde, Ankara’nın teşvikiyle Barzani’ye kurdurtulan Barzani uzantısı partiler de HDP ile iş birliği kararı aldılar. Yani böyle bir ortam var. Bunun değişmesi lazım. Daha az maliyetli olan Şam’la ilişkileri kurarak başlamalı ve sonra da PYD ile devam etmeli.

Bir yandan İran, bir yandan ABD ile yeniden arayı düzeltip belirli bir iş birliği ve eşgüdüm içerisinde Fırat’ın doğusunun sorumluluğunu devralmak, bu arada Rusya’yı Suriye’yi karşımıza alarak, diğer yanda şu anki ABD yönetiminin en önemli önceliği olan İran’ı çevrelemek konusunda da tam aksini yapmak. Cumhurbaşkanı Ruhani’yi Ankara’da ağırladı Cumhurbaşkanı Erdoğan ve orada kamuoyuna açık bir şekilde  ABD ambargolarını takmayacağı yönünde açıklamalar yaptı. Ama öbür taraftan ABD medyasında Pompeo’nun Körfez İş birliği ülkelerine, Ürdün’e yaptığı ziyaret ve dün gelen üçlünün İsrail ile Ankara’ya yaptığı ziyaret…

İsmi açıklanmayan dört yüksek düzeyli Dışişleri sorumlusu basın toplantısı yaptılar. O toplantıda dışişleri yetkilisi soru üzerine  “Bizim Türklerden duyduğumuz, ‘İran‘ın Irak’ta ve Suriye’de mevcudiyeti bizim için de tehdittir, biz İran’ın Orta Doğu’da palazlanmasını, bu denli yayılmasını güçlenmesini istemiyoruz, bu konuda hemfikiriz” dediğini, bunların kendilerine açıkça ifade edildiğini söylüyor. Türkiye Ankara’da perde gerisinde , Washington’da ya da temaslarda başka bir şey söylüyor, Ruhani’yi çağırıp kamera karşısında başka bir şey mi söylüyor bunu bilemiyorum. Nasıl ki bizim dörtlü Akar-Fidan-Çavuşoğlu-Kalın Moskova’ya gitti boş döndü, Washington heyeti eli boş döndü… Şunu beklemek lazım, bu ay sonunda yapılacağı söylenen yüz yüze Putin-Erdoğan görüşmesi ve bir de ne zaman olacağı bilinmeyen, Erdoğan-Trump arasındaki telefon görüşmesi… O zaman her şey belli olacak. Aslında biz deyim yerindeyse boşa konuşuyoruz. Bu üç kişinin arasında iş çözülecek ve onlar altlarına talimat verip böyle olacak diyecekler.

“New York Times’a yazılanlar keşke Türkiye’de uygulansa, hepsini destekleriz”

Kürt meselesi en önemli bölümü gidişatın. Bölgedeki çok taraflı Kürt sorunu, Kürtlerin durumu nasıl halledilecek? Cumhurbaşkanı Erdoğan kafasındaki adımları New York Times’a yazdığı makalede anlatmış. “Çocuk askerleri devşiriyor YPG, bu uluslararası antlaşmalara aykırıdır ama yazık gençlerin de başka seçeneği yoktu savaş koşullarında…“
Bunu şöyle okuyabiliriz, “Lider seviyesi bizim için teröristtir ama katılan askerlere af çıkararak normalleşmeyi sağlarız”. “Yerinden yönetim” diyor, “ademi merkeziyetçi anlayış” diyor… “Yerel yönetimlerin çok taraflı, bütün halkların eşit katılımıyla yapılmasını destekler ve yardım yaparız” diyor. Suriye’nin kuzeyinde Kürt bölgesi için çizilen resim bu ama bu arada Türkiye içinde HDP’nin kazandığı belediyeler kayyımla yönetilmekte. İçerde tablo bambaşka.

Bırakınız bu gibi ademi merkeziyetçi yaklaşımları, en azından AB standartlarında bir yerel yönetim olsa. Seçimle gelmiş HDP’lilerin yerine kayyım atanıyor, yeniden kazanırsan yeniden kayyım atarız deniyor. Belediyelerin bütçesi Cumhurbaşkanı’na bağlanıyor. Afrin’de yerinden edilmiş Kürtlerin büyük çoğunluğunun yerine Arapların yerleştirildiği de gerçek. Kobani düştü düşecek denmişti, o zaman IŞİD’e karşı Türkiye’nin yapması gereken hamle yapılmadı. Bu gerçekler ortadayken bu New York Times makalesi belli ki gelen heyeti etkilemeye yönelikti ama Bolton patavatsızlığı ile öyle bir açıklama yaptı ki, bu makaleyi boşa düşürmüş oldu. Ama New York Times’a yazılanlar keşke Türkiye’de uygulansa. Hepsini destekleriz. Ben en azından desteklerim. Bu arada Suriye’nin kuzeyinden “no men’s land” gibi konuşuyoruz oysa Şam’da bir hükümet var, Kahire’de Sisi var. Sisi diktatör mü evet diktatör ama bir hükümet var. Suudi Arabistan’da birileri yönetimde oturuyor. Hayır ben Şam’ı tanımıyorum ben kendime göre dizayn edeceğim Fırat’ın doğusunu demek ne demek?

Çok demokratik bir yapı öneriliyor gibi görünmekle birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan New York Times’a yazdığı çerçeveyi kime öneriyor? Nereye öneriyor? Muhatap kim?

Bunun önerileceği yer Cenevre . Ama aslında muhatap Şam olmalı, onunla konuş.

Bunun yolu mu yapılıyor bu önerilerle ?

Davutoğlu döneminde tutturduğumuz siyaset “Beşar bıraksın, seçim olsun, parlamento kendi içinde konuşsun”du ve bunun hiçbir gerçekçiliği yoktu. Bugün geldiğimiz yerde de “Adam kazandı” dedim ya; evet Esad ben kazandım diyor. Yerimde miyim yerimdeyim. Şu kadar milyon kişi gitti mi ülkeden? Gitsin. Yarım milyon kişi de toprağın altına gitti, o da gitsin diyor. Safra bu insanlar zaten onun gözünde. Bugün bir seçim yapılsa kazanacağı belli.

“Esad açısından yapılacak tek şey ne zaman gidileceğini beklemektir”

ABD, “Gidiyorum” dedi. Şimdi ABD’nin olanaksız tutumu bu. Gidiyorum diye söze girildikten sonra Esad açısından yapılacak tek şey ne zaman gidileceğini beklemektir. Gidiyorum demişsiniz çünkü bir kere. Gidenin lafını neden dinlesin. ABD askeri varlığından Ankara kadar Şam da rahatsız. Hele bir gitsin Ankara, Rusya’nın desteğiyle kontrolü ele alalım. İster seçim yaparım, ister anayasa yazarım; zaten o zaman Cenevre’de anayasa yazmaya da gerek yok, Şam’da yazarım diye bakıyor Esad. Suriye aslında Rusya’da, Irak’ta ABD’de gibi gözüküyor Sykes-Picot’a bakılınca. Trump’ın çekilme kararı ‘game changer’ deniyor ya Irak’ta da ABD aleyhtarlığı var. Yarın öbür gün Irak Meclisi Fırat’ın doğusu için de “Tamam burası Ruslarda kalsın, bize Irak yeter” diyebilir ve böylelikle bir anda ABD’nin Irak’tan da gitmiş ve böylece Orta Doğu’dan tamamen çekildiği ve sıfırlandığı bir durum ortaya çıkabilir. Üstelikte bu arada İran’ı çevreleme gibi bir siyaset güdüyor, bu durumda NATO üyesi Türkiye’ye iş dönecek.

New York Times’taki bu makaleye rağmen hem ABD’de yayınlanan yazılarda hem de Avrupa basınında öne çıkan “Türkiye operasyon yaparsa Kürtleri katledecekler” vurgusu. Buna Cumhurbaşkanı Erdoğan da, danışmanları da Daily Sabah’ta çıkan makalede okuduğumuz gibi şiddetle tepki gösteriyorlar ama algı bu. Dolayısıyla Ankara uluslararası kamuoyunu nasıl ikna edecek? ABD Kürtler konusunda hangi garantileri istiyor sizce?

ABD ve Fransa’nın dediği “Hem Esad ve Putin zafer kazanmayacak, hem IŞİD yenilgiye uğrayacak, hem IŞİD’le mücadele işi Türkiye‘ye devredilecek ama Türkiye bölgeye girip sadece IŞİD’le mücadele edecek YPG-YPJ’ye dokunmayacak”… Bütün bunlar ne zaman olacak? ABD, “Ben çekiliyorum” dedikten sonra olacak, bunun uygulanma şansı yok. O zaman Pompeo biraz yumşattı, “IŞİD’İn tam yenilmesi demeyelim de tehdidin ortadan kaldırılması diyelim” dedi.

“ABD penceresinden bakınca en zayıf el Kürtlerin, PYD’nin elinde”

“İran konusunda İran’a karşı olan koalisyonumuzu bir arada tutalım” diyor, Kürtlerden hiç bahsetmiyor. Onların penceresinden bakarsak eğer görüyorlar en zayıf el şu anda Kürtlerin daha doğrusu PYD’nin elinde, yahut Suriye Demokratik Konseyi’nin elinde. Onların bir an önce Şam’la anlaşması lazım ama elleri o kadar zayıf ki, Şam ne diyorsa onu yapacaklar ancak o şekilde Rus güvencesi alabilirler. Türkiye de zaten gitmekte olan ABD’yi değil kalmakta olan Rusya’yı dinleyecek.

O zaman manşetimiz ne olur? Hem ABD heyetinin, Bolton’un kimileri için fiyasko olarak görülen -ama bazıları da öyle görmüyor siz de böyle tanımladınız, ziyareti ve gelecekteki beklentilerinizi katarsanız ne dersiniz?

Ankara kamu diplomasisini dikkatli yönetiyor, öyle fotoğraflar paylaştılar ki İbrahim Kalın azarlıyor gibi Bolton’u. Bu fotoğrafı uluslararası medya da kullandı. Diğer taraftan Cumhurbaşkanı Erdoğan istemezse kabul etmez filan gibi ama bir taraftan da yumuşak bir dille bu ilk görüşmedir. Bolton gitti ama Genelkurmay Başkanları Akar’la görüşmek için kaldı, devam ediyor; durumu idare etmeye çalışıyorlar. Süreç kopmuş değildir orası kesin. Benim için başlık şudur: Giden ABD değil kalan Rusya belirler bundan sonra ne olacağını.

MHP ile koalisyon şu anda açılımların önündeki en önemli engel. Yeni bir açılım yapabilir mi yakın gelecekte Erdoğan ?

Farkındaysanız Esad’la görüşülmesin diye tutturan MHP şu anda..

“Erdoğan, İstanbul ya da Ankara’yı kaybederse referandum bir tür güven oyu olarak görülecek”

Yani New York Times’a çizilen, ‘Suriye’nin kuzeyinde Kürtler nasıl yaşamalı’ çerçevesine paralel bir yeni süreç, adım, -adı çözüm mü olur, barış mı olur- böyle bir süreç başlama şansına sahip mi sizce ?

31 Mart yerel seçimlerinde Erdoğan güçlü şekilde çıkarsa, istediği illeri alırsa başka durum ama Devlet Bahçeli de söyledi İstanbul ya da Ankara’yı kaybederse bu referandum gibi bir tür güven oyu olarak görülecek, o zaman başka durum ortaya çıkacak. Siyaset devreye girecek, çalışmaya başlayacak. Ama Erdoğan’ın istediği sonuç çıkarsa, o zaman önümüzde 4-4,5 yıl seçimsiz bir süreç var; o zaman deyim yerindeyse MHP’nin koltuk değnekliğine gerek kalmadan bahsettiğiniz cesur adımları atabilirler.

Yeni bir çözüm. Adı ne olacaksa belki yeni bir isimlendirmeyle yeni bir sayfa..

Bu askeri serüvenler yerine, üstelik mali değeri de çok yüksek… Erdoğan’ın ekonomik ağırlığı da hafifletmek için maliyeti çok daha düşük olan ‘kalem kağıt diplomasiyi’ devreye sokmak lazım. İşe Şam’la başlayıp Mısır’la devam edip Suriye Kürtleri Türkiye Kürtleri ile barışmak gibi…

“İdlib’e yeni bir müdahale olursa da bu oradan yeni bir insan göçü olur demektir”

Fakat şu an durum o kadar garip ki Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’a halkı kışkırtmak, silahlı kalkışmaya teşvik etmek  falan gibi inanılmaz suçlamalar yapılıyor. Pelin Ünker gibi değerli meslektaşınızın Panama belgelerini yazması nedeniyle cezası onanıyor; buna da mı gazetecilik değil denecek? Gazeteciler yok, cezaevinde diyorlar ya.. Osman Kavala’nın iddianamesi yok, Demirtaş ne zaman çıkar? Çıkar mı çıkmaz mı belli değil, Eren Erdem çıkar çıkmaz tekrar tutuklandı; yani iyimser olmaya müsait bir ortam da yok şu an.

Bir not daha ekleyeyim. İdlip’te Tahrir el Şam çatışmasızlık bölgesinde tamamını ele geçirmiş durumda bu ne demek? Rusya‘ya oraya doğrudan müdahale etme hakkı doğuyor ve Türkiye Astana sürecinde üstüne düşen işleri yapamadı ya da yapmadı. Hem İdlib’i aynı zamanda da olası bir harekatı yönetemiyor demek olur. İdlib’e yeni bir müdahale olursa da bu oradan yeni bir insan göçü olur demektir ki yerel seçim öncesi bu da yeni bir gelişme olur.

Kaynak: 24

İlginizi çekebilir