Avukat Şevket Epözdemir’in oğlundan babasının katillerine Hipokratlı mesaj

Avukat Şevket Epözdemir 27 yıl önce evinin önünden gözaltına alınarak katledildi. Epözdemir’in Tıp Doktoru oğlu Serdar Epözdemir, babasının katillerine Hipokrat yeminiyle mesaj verdi: Hekimlik mesleğinin bir üyesi olarak yaşamımı insanlığın hizmetine adayacağıma ant içerim!

Avukat Şevket Epözdemir'in oğlundan babasının katillerine Hipokratlı mesaj

Google Haberlere Abone ol

“Avukat Şevket Epözdemir’in aziz anısına…”

Şiiri tamamlanan ölür bir gece yarısı!

Geride; 

          Kurşun,

                      kalem

                                ve

                                    anılar kalır.

Kurşunu kan,

Kalemi coğrafya,

Anıları hayat anlatır.

                          Öylesine bir şiirdir ki

                                            Yıllar geçer dillerde kalır…”

Bu şiiri 27 yıl önce evinin önünden kaçırılarak katledilen avukat Şevket Epözdemir’in oğlu yazdı. Bugün 54 yaşında olan Serdar Epözdemir, babasını anlatırken, “O bir bilgeydi” diyor. Epözdemir’in kayıp hikayesi belgesellere konu oldu, her hafta Cumartesi Anneleri’nin yaptığı açıklamalarda hatırlatıldı… Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin katledilmesiyle birlikte Epözdemir yine akıllara geldi. Çünkü iki Kürt avukatın yaşam serüvenleri de ölümleri de birbirine çok benziyordu.

Elçi ve Epözdemir, Kürt gençleri için hep idol oldular. Karanlık yılların şahitliğini yapan gençler avukat oldular, faili meçhul cinayetlerin davaları için mücadele ettiler. Ancak aradan geçen yıllara rağmen olayın failleri bulunmadı…

Epözdemir’in oğlu Serdar Epözdemir’le babasıyla anılarını, aradan geçen 27 yıllık kayıp hikayesini konuştuk…

‘BABAMI 1971 YILINDA TANIDIM..’

Babanızı biraz anlatır mısınız?

Babam ile ilgili söyleyebileceğim en önemli tespit o bir bilgeydi. Acı olan kısmı ise bunu kendisini kaybettikten sonra anlamamdı. Birçok erdemli davranışı kısa zamana ancak bilgelerin sığdırabileceğini anladığımda onu kaybetmiştim. Hangi özelliğini anlatsam diğeri eksik kalır diye hayıflanırım. Minar Köyü Siirt ili Baykan ilçesine bağlı bir köy. Babam 1943’de doğuyor ve maalesef doğduktan kısa bir süre sonra annesini kaybediyor. Amcasının annesi Dade Gule, babasının yeni eşi Hacı Gulistan ve ağabeyinin eşi Medine Yenge onun büyümesinde çok emek veriyorlar. Duygusallığının çekirdekleri anne yokluğu ve bunu tamamlamaya çalışan insanların çabalarının etkisi ile o zaman atılıyor. İlkokula başladığında numarası: 1. Okumaya düşkünlüğü yanında kendi kaderi ile birlikte coğrafyanın kaderi üzerinde kafa yormaya o zamandan başlıyor. Tek dillilikten çift dilliliğe geçişi hele bunu Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği ile taçlandırışı babamın azmini göstermesi açısından manidardır.

Babamı ilk 1971 yılında tanımaya başladım. Toplumsal olaylara duyarlı, gündüz Ankara Yeşilöz sonrasında Atıfbey ortaokulunda bir öğretmen, evde sımsıcak, güler yüzlü bir eş ve baba. İlk anılarım onun o sıcak kollarıyla bizi sarışı, derme çatma kitaplığında biriken yığınla özellikle ucuz olması dolayısıyla Varlık yayınları 3. kuşe kağıda basılı ve nem ile kokan kitaplar… Bu iki kokuyu hiç unutmadım. Babamın sarıldığındaki duygu kokusu ve kitapların kokusu. Çevre ne olursa olsun okuyan, sorgulayan, sorgulatan, bizi bunlar için teşvik eden bir bilge. Mücadeleci, yenilikçi, aydın olmanın tüm özelliklerini taşırdı. Düşünün 1968 öğrenci hareketlerini, varoluşçuluğu, Doğu sorununu ve demokrasi sözcüklerini onun yaşantısında biz izlerdik. Özellikle Babamın Ankara Hukuk Fakültesi süreci bizim için de “Neden Okumalıyız?“ sorusunun yaşayan yanıtıydı. Öldürüldüğü güne kadar babam hep kimsesizlerin kimsesi oldu, bir an bile okuduklarının yaşamdaki yansımalarından çekinmedi ve asla inandıklarından taviz vermedi.

‘HERKES KENDİNE BIRAKTIĞI YANSI İLE ANLATIR İNSANI’

Avukat Şevket Epözdemir denince insan hakları savunucusu olduğu akıllara gelir… Sizin için sadece bir insan hakları savunucusu değildir elbette…

Gözümü Dünya`ya açtığımda öğretmenim, yaşam kılavuzum ve hayatımın alfabesi yanımdaydı. Ellerimi tutup beni ayağa kaldırdı, türlü gençlik heyecanlarım ve mülteci isteklerimle; karın doyurmayan hayallerimle ve yargılamadan yüreğimi tutuştuğum ‘insan sevdası’ ile yolumu bulmamı sağladı. Oturup dertleştiğimizde tüm birikimlerini sunup duygudaşlıkla önerilerini sunuyor ve en sonunda mutlaka ‘… ama yine de sen bilirsin, nasıl istiyorsan öyle yap!’ diyordu. Demokrat sözcüğü onda küçük bir tema, duygudaşlık var oluş nedeni ve insan hakları evrende yaşamasının olmazsa olmazıydı. Bilgelerin sessizliği ve iç görüsü ile olgulara, olaylara ve insanlara bakıyor; mutlaka çözümün parçası olmak için yola çıkıyordu. İki birbirini seven insanın evlenmesinde gösterdiği duyarlılığın aynısını, insancıl istemlerinden dolayı, türlü mağduriyetlere uğramış mazlumlar içinde gösteriyordu. Babamı birkaç satır ile anlatmak, onu bendeki yansısıyla aktarmak ve anı denilen ‘tuzak’ içinde kaybetmek istemiyorum. Herkes kendinde bıraktığı yansı ile anlatır insanı. Oysa bazı insanları anlatmak onu azaltmaktır ve ben öğretmen, avukat, İnsan Hakları Savunucusu ve dünyalı Şevket`i azaltmaktan korkarım! Sığındığım tek liman, onun “Baba kokusu ve sımsıcak öğreten elleridir.”

Epözdemir ailesi.

‘EĞER BUNU BAŞARIRSAN BENİMLE OTURUR İÇEBİLİRSİN’

Babanızla unutmadığınız anı nedir diye sorsam…

Kılavuzumdu. Onu kaybettiğim günden beri o boşluk hiçbir şey ile dolmadı. Binlerce anı biriktirdik. En çok etkileyenlerden biri: Ankara’da 1975 yalnızca 9 yaşında bir ilkokul öğrencisiyim. Beni Cebeci Hukuk Fakültesi’ne bir öğrenci forumuna götürmüş dönemin devrimci demokratlarını tanıtmıştı. Sakarya caddesinde birahaneler var. Bana şöyle dedi: Bira içecek ve düz bir çizgide yürüyeceksin eğer bunu başarırsan bundan sonra benimle oturup içebilirsin. Ben o yürüyüşü düşünmekten biranın tadını alamamıştım! Fakat o çizgide yürümeyi başarınca dönüp o güzel gülümsemesi ile şöyle demişti: Düz yürümeyi başardın fakat biranın keyfini çıkaramadın! Öyle yapma önce tadını çıkar sonra görevini yaparsın.

O dönemde ne demek istediğini anlamamıştım. Sonra hayatını izleyip ondan bir şeyler öğrenmeye başlayınca şunu fark ettim: Babam her durumda yaşam denilen keyifli bahçede mutlu olmayı önemsiyordu. Duruşmaya giderken güzel mesire alanlarında piknik yapabiliyor, çiçek toplayabiliyor, av yapabiliyor; sorunlu insanlar ve konularda bile fıkra anlatıp nüktedanlığı ile ortamı yumuşatarak sorunları çözebiliyordu. Tam bir bilge yaklaşımı.

Avukat Şevket Epözdemir

‘NE YAPAR KATLEDEN? YOK EDER, GÖREVİNİ TAMAMLAR!’

Babanızın failleri yıllardır süren mücadeleye rağmen bulunmadı. Adaletten beklentiniz nedir?

İç hukuk ve AİHM denilen dış hukuk yollarını ailem, hukukçu çevrem ve kamuoyu diyebileceğimiz insanlar ile zorladık. Fakat maalesef bizim gibi ailesinden birilerini ‘faili meçhul’ denilen bizce faili belli organizasyonlar ile kaybedenler için sonuç kaçınılmaz olarak kör, sağır ve rutin zamana oynama oyunundan öteye geçemedi. İlk çağlardan beri, insan yaşamını sonlandırma için çaba göstermek çıkarları doğrultusunda bir dünya algısı oluşturan egemenlerin ortaya koyduğu bir oyundur. Bu oyun önce refleksif bireysel tutum ile sonra da bilinçli ve örgütlü olarak karşımıza çıkar. Babam Şevket ve onun gibi ezilen, sömürülen ve insan hakları ihlallerine uğrayanları savunan, milli bilinç ile donanmış, yeni bir dünya peşinde koşan aydınların, bu örgütlü kötülükten paylarını almaları kaçınılmazdır! Oysa insanı yok eden bilinç değil yalnızca tutumdur. Bu tutumu sürdürenler, yok ettikleri insanın yaşamının yansımaları ile asla ilgilenmezler. Öyle ki önemsemez kim olduğunu, ailesinin varlığını, sosyal bir çevreye hitap ettiğini, yaşamın bütünü içinde görevlerinin diğer insanları etkilediğini ve temel hakkının yalnızca yaşamak olduğunu… Ne yapar katleden? Yok eder ve görevini tamamlar! Çünkü Blaise Pascal’ın dediği gibi: Haksız güç zalimdir, güçsüz hak ise çaresizdir.

‘ADALETİN TECELLİ EDECEĞİ GÖRÜNMÜYOR’

Yani adaletin tecelli edeceğine inanmıyorsunuz…

Çaresizlik; geriye inanılmaz bir öfke, intikam duygusu ve baş etmeye çalıştıkça daha da derinleşen kaybın uzamış yas ile telafisini eker. Yıllar içinde kanayan yaralar, sıkıntılar ve sorunlar; katledilenin en uzağındakilerden başlayarak en yakınlarına kadar zamanın tüm yaraların üstüne kabuk bağlaması metaforuyla, törpülenmesiyle geçer. En uzağındakiler nostaljik tat bırakan anılar silsilesi ile mutlaka zamanla kurgulanacak geçmiş lezzetini tadarken; en yakınındakiler arızalı kalmış tamir edilecek hayatları kucaklar… Bunun böyle olmasından daha doğal bir şey de olamaz. Çünkü en kolay katlanılan başkasının acısıdır! Sözcükler, içerdeki acıyı örtemediği gibi belki de yaralarımızı kanatarak öldürülen canlarımızın da rahat uyumalarına engeldir! Katledilenler; babalarımız, çocuklarımız, kardeşlerimiz, canlarımız da olsa, aslında ölen insanlıktır. Yukarda belirttiğim gibi adaletin tecellisi bu coğrafya üzerinde yeni bir dünya için farklı düşünen mağdurlar için maalesef, en azından yakın gelecekte, olası görünmüyor.

.

‘KÜRT GENÇLERİNİN BAŞKA SEÇENEĞİ KALMAMIŞ’

Avukat Şevket Epözdemir, Tahir Elçi, Kürt gençleri için birer idol oluşturuyor. Bu nedenledir belki son yıllarda Kürt gençleri meslek olarak avukatlığı seçiyor. Bu konuda sizin düşünceleriniz nedir?

Mağdurların ve yeni bir dünya peşinde koşan halkların nasıl ki Mahatma Gandi gibi önderlere ihtiyacı varsa Kürt gençlerinin de savunman olarak bu koşullar içinde başka seçeneği kalmamıştır. Gönül isterdi ki böyle bir zorunluluk olmadan tüm dünya halkları için bu tür modeller olmasın. Geçen yıl Demokrat Yargı Derneği Eş Başkanı Orhan Gazi Ertekin’in bu sayfalarda yazdığı yazıyı tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum: Devlerle güreşen avukat…

‘BABAMIN ÖZELLİKLERİNE SAHİP OLMADIĞIM İÇİN…’

Tıp doktoru olmayı seçtiniz. Babanızın mesleği size neyi hatırlatıyor? Avukat olmayı hiç düşündünüz mü?

Babamın mesleği ne olursa olsun benim için o insanın biyolojik, sosyal, kültürel ve en önemlisi yaşamsal süreci hep bir yeni insan olmayı hatırlatır. Duyarlı, duygulu, çağdaş, bilinçli, entelektüel ve sıkı bir devrimci yurtsever. Yalnız Türkiye halkları için değil tüm dünya halkları için de böyle hissettiğini gençliğinde okuduğu Türk ve Dünya klasiklerinin ve özellikle edebiyat ile birlikte felsefik sürecinin de bunda katkısı olduğunu düşünüyorum. Avukatlık mesleğini özellikle seçtiğini annemin anlatışlarından biliyorum. Özellikle mağdur bir halkın aydını olarak bilinçli seçilmiş bir yol… Ben hiç Avukat olmayı düşünmedim. Belki babamın o ulvi özelliklerine sahip olmadığım için.

Belki de şu yemini daha çok sevdiğim için: Hekimlik mesleğinin bir üyesi olarak; yaşamımı insanlığın hizmetine adayacağıma, hastamın sağlığına ve esenliğine her zaman öncelik vereceğime, hastamın özerkliğine ve onuruna saygı göstereceğime, insan yaşamına en üst düzeyde saygı göstereceğime, görevimle hastam arasına; yaş, hastalık ya da engellilik, inanç, etnik köken, cinsiyet, milliyet, politik düşünce, ırk, cinsel yönelim, toplumsal konum ya da başka herhangi bir özelliğin girmesine izin vermeyeceğime, hastamın bana açtığı sırları, yaşamını yitirdikten sonra bile gizli tutacağıma, mesleğimi vicdanımla, onurumla ve iyi hekimlik ilkelerini gözeterek uygulayacağıma, hekimlik mesleğinin onurunu ve saygın geleneklerini bütün gücümle koruyup geliştireceğime, Mesleğimi bana öğretenlere, meslektaşlarıma ve öğrencilerime hak ettikleri saygıyı ve minnettarlığı göstereceğime, tıbbi bilgimi hastaların yararı ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için paylaşacağıma, hizmeti en yüksek düzeyde sunabilmek için kendi sağlığımı, esenliğimi ve mesleki yetkinliğimi korumaya dikkat edeceğime, tehdit ediliyor olsam bile, tıbbi bilgimi, insan haklarını ve bireysel özgürlükleri çiğnemek için kullanmayacağıma, kararlılıkla, özgürce ve onurum üzerine, ant içerim.

Sözlerime şöyle son vermek istiyorum: Hiçbir ideolojinin, hiçbir inanç sisteminin insan hayatından daha değerli olmadığını bir şekilde anlatmamız ve kavratmamız gerekiyor.

Kaynak: DUVAR – Hacı Bişkin

İlginizi çekebilir