Aldous Huxley: Geleceğin acısını yaşayan bir kâhin

Yirminci yüzyılın ilk yıllarında bilimkurgu edebiyatının yaratıcılarından biri haline gelen Aldous Huxley, yetiştiği elit ve yüksek eğitim seviyesine sahip ailenin en parlak üyelerinden biriydi. Yetişme döneminde edindiği bilimsel ve edebi deneyimler, onu çok geçmeden edebiyat dünyasının büyük ve karamsar kâhinlerinden biri haline getirdi. Geleceğe bu denli karamsar yaklaşmasının nedenleri arasındaysa, düşünmeksizin emirlere itaat eden ve türlü safsatalara inanan insan türünün acizliği, bencilliği ve kötülüğü yatıyordu.

Aldous Leonard Huxley, 26 Temmuz 1894 tarihinde İngiltere’nin Surrey Godalming köyünde dünyaya geldi. Yazar, editör ve öğretmen olan Leonard Huxley ile yine bir öğretmen olan Julia Arnold’un üçüncü oğlu olan genç Aldous, kültürel donanımı yüksek bir ailede, tanınmış yazarlar, bilim insanları ve eğitimcilerden oluşan bir ailede büyüdü.

Aldous’nun doğduğu yıllarda, Huxley ailesi ve akrabaları, Victoria İngiltere’sinde edebi ve felsefi bir odak durumundaydı. Huxley’in dedesi, biyolog T. H. Huxley, 19. yüzyılda Charles Darwin’in evrim teorisini geniş bir kitleye tanıtan ve “agnostik” kelimesini ülkeye öğreten yazar olarak tanınmıştı. Yaşlı Huxley’nin yazıları, torunu Aldous’nun hayal gücünü de cezbeden bir tema olan bilim ve din konusundaki çoğalan tartışmalara katkıda bulunuyordu.

BİLİM VE EDEBİYATLA ÖRÜLMÜŞ BİR YAŞAM

Huxley’nin annesi, modern çağın ahlaki mücadelelerini ve din temelli bir kültürün gerileyişini ele alan bir şair ve denemeci olan Matthew Arnold’un yeğeniydi. Matthew’un babası, Ragbi Okulu Başkanı Thomas Arnold, zamanında eğitim teorisi ve pratiğine büyük özverilerle liderlik etmişti. Böylece Aldous, bilim, din ve eğitim konusundaki düşüncelerin aile yaşamını şekillendirdiği ve hatta egemen olduğu bir ortamda büyüdü. Edebiyat ve bilim, Viktorya Dönemi’nin sonunda bir araya gelerek Huxley’nin kendi kariyer planlarını yazarlık, gazetecilik ve hümanizm üzerine odaklanmasına katkıda bulundular.

Huxley, zeki, yetenekli, zarif ve ince fikirli bir çocuktu. Babası hem bir yazar hem de profesyonel bir bitki uzmanıydı, bu yüzden Aldous babasının iyi donanımlı botanik laboratuvarında eğitim görmeye başladı. Sonrasında, annesinin ölümcül bir hastalığa yakalanmasına kadar birkaç yıl boyunca Hillside adlı bir okula gönderildi. Dokuz yaşından itibaren Aldous yatılı okul sisteminde eğitim gördü.

Annesi Julia, Aldous henüz on dört yaşındayken, 1908 yılında öldü ve kız kardeşi Roberta, aynı ay içinde farklı bir olaydan ötürü hayatını kaybetti.

Büyükbaba T. Huxley’in beklentileri doğrultusunda yaşayan ailede, çocuklar için tam zamanlı ve yorucu bir çalışma rutini vardı. Kendisinden, akademik ve profesyonel alanda büyük başarılar bekleniyordu ve hiçbir zaman mazeret izni yoktu. Sonuç olarak, bu baskıyla baş edemeyen ailenin depresyona meyilli çocuğu, Aldous’nun ağabeyi Trevenan kendi canına kıydı.

Henüz on altısında, aniden başlayan “keratit punktat” adlı göz hastalığı, Aldous’yu neredeyse kör bıraktı ve başarılı bir hayat sürme şansını neredeyse ortadan kaldırıyordu. Neyse ki, geçirdiği bir ameliyat sonrası görme yetisi kısmen de olsa düzeldi. Eton’da eğitim gören Aldous Huxley, gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı on yedi yaşında okulu bırakmak zorunda kaldı. İki ya da üç yıl boyunca kısmen kör olarak yaşadı ve bu nedenle aldığı sıkı bilimsel eğitimi tamamlayamadı. Hayatının geri kalanında gözleriyle ilgili sorunlar onu rahat bırakmasa da Huxley, İngiliz edebiyatı diploması alacağı Oxford’a katılabildi.

ÇOK YÖNLÜ BİR EĞİTİM HAYATI

Aldous da, Huxley ailesinin tüm oğulları gibi prestijli bir hazırlık okulu olan Eton’a ve Oxford’daki Balliol Koleji’na devam etti. Hâl böyleyken, eğitim hayatı, varlıklı ve iyi doğmuş İngiliz erkeklerin iktidarı için oluşturulmuş ayrıcalıklı bir yolu temsil ediyordu. Huxley de kesinlikle onların arasındaydı. Göz hastalığının yol açtığı zayıf görme yetisi, ilk meslek seçimi olan tıp alanına katılmasını engellese de bir büyüteç yardımıyla okumaya başladı. 1915 yılında Aldous Huxley, İngiliz Edebiyatı bölümünde birinci oldu.

Huxley’nin eğitiminin daha az resmî ancak yine de önemli bir kısmı, pek çok edebi, sanatsal ve politik reformcu ve deneyciyle tanışma ve konuşma şansı yakaladığı Lady Ottoline Morrell’in toplantılarına düzenli olarak devam etmesiydi. Huxley, burada, ekonomist John Maynard Keynes, romancı Virginia Woolf zamanın en önemli yazarlarından ve düşünürlerinden bazıları olan Bertrand Russell ve eleştirmen Clive Bell ile tanıştı. Huxley’nin bu kadar çeşitli ve ilerici bir grubun fikirlerine erken yaşlarda maruz kalması, dünya görüşünü ve yazınını derinden etkiledi.

Oxford’dan diplomasını aldıktan sonra, Huxley öğretmenlik yapmak için Eton’a geri döndü. Öğrencileri arasında, daha sonra “George Orwell” takma adıyla “1984” ve Hayvan Çiftliği gibi klasikleri yazan Eric Blair de vardı.

Huxley, 1919’dan 1921’ye dek zamanının en tanınmış yayınlarından biri olan Londra dergisi Athenaeum’da editör olarak çalıştı. Huxley ayrıca, kendisini 1924 yılında tamamen kurgu ve kompozisyon yazılarına adamadan önce, Vanity Fair ve Vogue dergilerine katkıda bulundu.

DÜNYAYI DEĞİŞTİREN EDEBİYAT KARİYERİ

Huxley’nin ilk yayınlanmış eseri, henüz yirmili yaşlarının başındayken yazdığı şiirleri topladığı “The Burning Wheel” (1916) adlı bir kitaptı. Modern edebiyatın kurucuları arasında yer alan edebiyat dehâsı Fransız romancı Marcel Proust, Huxley’nin başlangıçtaki çabalarına övgülerde bulundu ve Huxley de yaşamını bir şair gözüyle sürdürmeye devam etti. Fakat ilk iki romanı “Crome Yellow” (1921) ve “Antic Hay”in (1923) yayınlanmasıyla, özellikle de eğitimli ve edebiyat meraklısı insanlar arasında modern ruha sahip bir yazar olarak ün saldı.

Huxley ayrıca, sıkça değinilen sosyal değerlerin parçalanması hususunda hazırladığı bir çalışma olan “Point Counter Point” (1928) ile bir hicivci olarak ününü katladı. Huxley, en popüler eserinin başka bir hiciv olduğunu kanıtlar biçimde “Brave New World” (Cesur Yeni Dünya / 1932) eseriyle tarihteki silinmez yerini sağlamlaştırdı.

Önceki romanlarında olduğu gibi, Cesur Yeni Dünya da, yazarın keşfetmek istediği temaların, eylemin yanı sıra karakterizasyonu belirleyen merkezi bir aşamaya ulaştığı bir fikir romanıydı. Cesur Yeni Dünya, Huxley’nin alışıldık kural tanımaz kurgusal tarzını sürdürüyordu ve okurlara şiddetle sahip çıkılan ama üzerinde neredeyse hiç düşünülmeyen inançların saçmalığını gösteriyordu.

Eser, aynı zamanda Huxley’nin kendisinde de bir değişikliğe yol açtı. Cesur Yeni Dünya’nın kurgusu, önceki kurgularında alışılan kır ve kasaba evleri yerine gelecekteki Londra’yı anlatarak, Huxley’i bazı zihinsel alışkanlıklarından sıyrıldığını ortaya koyuyordu. Huxley, Cesur Yeni Dünya’da, ‘kötülük’ sorununu geçmiştekinden çok daha fazla ciddiye aldı. Kendi zihinsel evrimi onu bir hicivciden, bir toplumsal filozofa dönüştürmeye başlamıştı.

Cesur Yeni Dünya’nın yayınlanmasının ardından, Huxley, eşi Maria ile birlikte ilk önce New Mexico’da ve ardından geçirdiği ameliyatın görme yetisinin büyük kısmını geri getireceği Kaliforniya’da yaşamak üzere İngiltere’den ayrıldı.

Huxley, yeni evinde mistisizm araştırmalarına ve uygulamalarına tanıklık etti. Yeni felsefi bakış açısı, II. Dünya Savaşı arifesinde pasifizmi teşvik eden “Eyeless in Gaza” (1936) adlı romanına temel oluşturdu. “After Many a Summer Dies the Swan” (1939) adlı eseriyse kaba materyalizmin beyhudeliğini ortaya koyuyordu. Huxley, git gide daha mistik yazılara yöneldi. “The Perennial Philosophy” (1945) ve “Algı Kapıları” (1954), Huxley’nin saykodelik (psikolojik etkileri olan) ilaçlarla denemeler de dahil olmak üzere, eserlerinin kurgusal olmayan yanlarını temsil ediyordu.

VİCDANIYLA YOL ALAN BİR ASİ

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Huxley Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığı için başvuruda bulundu, ancak Amerika’yı savunmak amacıyla silaha sarılacağını söylemediği için başvurusu reddedildi. Bir süre sonra vejetaryen oldu. Daha sonraki eserleri, mistisizmden ve 1953’te psikiyatrist Humphry Osmond tarafından tanıtılan bir halüsinojenik ilaç olan meskalin ile yaşadığı deneyimlerden kuvvetli biçimde etkilendi. Psikoaktif ilaçlarla geçirdiği yılları, genel olarak “viskiyle yıkanmış bir cennet” olarak tanımlanacaktı.

Aydınlanma arayışında, saykodelik maddeler kullanımının öncülerinden biriydi. Huxley’nin saykodelik ilaç deneyimleri, “Heaven and Hell” adlı yazısında anlatılacaktı. “Algı Kapıları” adlı kitabı, sonraki yılların en tanınmış rock grubu The Doors’un ismi için de ilham kaynağı oldu. Saykodelik ilaçlar hakkında yazdığı yazılarından bazıları, erken dönem hippileri ve Beat kuşağı arasında adeta yeni bir İncil mertebesine yükselecekti.

Huxley’nin asıl ilgi odağında olan kavram, belirsiz, gizemli veya öznel bir şey değildi; kimi zaman “yüksek mistisizm” olarak adlandırılan bir olguydu. 1950’lerde, Huxley’in psişik araştırmalarla ilgili alana olan ilgisi derinleşti.

Huxley, ilerleyen dönemde Los Angeles’ta Hollywood için “Jane Eyre”, “Pride and Prejudice” ve “Alice Harikalar Diyarında” gibi kurgusal klasiklerin film versiyonları için senaryolar yazdı. Ayrıca, nükleer bir savaştan sonra Los Angeles’ta yaşanan fütüristik bir kurgu olan “Ape and Essence” (1948) adlı eserin yazımına devam etti. “Gray Eminence” (1941) ve “Devils of Loudon” (1952) ile Huxley, organize dinin ikiyüzlü olduğuna inandığını vurgulamak amacıyla tarihsel olaylara yoğunlaştı. Bu yıllarda, kurmaca ve senaryolarına ek olarak, biyografiler, yazılar ve diğer kurgusal olmayan eserlerin planlanması ve yazılmasıyla aralıksız biçimde meşgul oldu.

Huxley’nin eşi Maria, 1955 yılında meme kanserinden öldü ve 1956’da, kendisi bir yazar olan ve Aldous’nun biyografisini yazan Laura Archera ile ikinci evliliğini yaptı. 1960 yılında Huxley’e boğaz kanseri teşhisi kondu. Bu dönemde Esalen Enstitüsü’nde “İnsan Potansiyelleri” üzerine dersler veriyordu. 1959’da İngiliz vatandaşlığı süren Huxley, Macmillan hükümeti tarafından kendisine Şövalye unvanı verilmesi teklifini reddetti.

Huxley, karanlık bir atmosfere sahip son romanı “Ada” (Island / 1962) ile, geçmişte Cesur Yeni Dünya’da unutulmaz bir şekilde keşfettiği gelecek meselesine geri döndü. Huxley’nin geleceğe dair olumlu bir bakış açısı yaratmaya çalıştığı yeni romanı, okuyucuların beklentilerini karşılamadı. Cesur Yeni Dünya’nın gözden geçirilmiş baskısı, ilk romanının temalarını ele alan bir dizi makaleyle, gelecekteki (ve şimdiki) sosyal zorlukların daha başarılı bir şekilde yeniden düşünülmesini amaçlıyordu.

Huxley, 22 Kasım 1963’te Kaliforniya’da kanser nedeniyle hayatını yitirdi. Romanları, özellikle de Cesur Yeni Dünya, hala büyük rağbet görmesine rağmen, Huxley’nin ölümü, o günlerde basında çok az yer aldı. Dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy’nin uğradığı suikastın yarattığı şok, yazarın ölümüyle ilgili haberleri gölgelemişti.

Huxley, yaşamı süresince 1939’da Edinburgh Üniversitesi’nden Kurgu dalında James Tait Black Memorial Ödülü’nü kazandı. 1959 yılında Amerikan Akademisi ve Sanat ve Edebiyat Enstitüsü’nden Başarı ve Altın Madalya Ödülü aldı ve Kaliforniya Üniversitesi’nden onursal bir Fahri Doktora derecesi aldı. Ölümünden bir yıl önce, İngiliz Kraliyeti Edebiyat Topluluğu’nca “Edebiyat Dostu” nişanına layık görüldü.

Huxley’in hicivci, distopyacı ve ütopyacı romanları nadiren insanı düşünmeye teşvik edemez. Aynı özellik makaleleri ve kompozisyon derlemeleri için de böyledir. Neredeyse tüm eserlerinin temel mesajı merkezcilik, bencillik ve bencillikten kaynaklanan trajedinin ortadan kaldırılması olsa da hayal ettiği dünyanın epey uzağında bu dünyadan göçüp gitmiştir.

Kaynak:

https://www.cliffsnotes.com/literature/b/brave-new-world/critical-essays/society-and-the-individual-in-brave-new-world

https://www.gradesaver.com/author/aldous-huxley

https://www.biblio.com/aldous-huxley/author/676

https://www.theguardian.com/books/2002/apr/13/biography.aldoushuxley

Kaynak: DUVAR – Tarkan Tufan

İlginizi çekebilir