Akademik yıl başladı: ‘Aynen!’, ‘bence de!’, ‘yani…!’ – Aslıhan Aykaç Yanardağ

Eğitim hayatları boyunca test çözmek zorunda kalan insanlardan Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkışını anlatmalarını istediğinizde, “Buhar makinesi” diyebilir, ancak bunu cümle içinde kullanma becerisini gösteremezler. Bu kuşak sosyal medya hakimiyeti arttıkça sosyalliğini kaybeden bir kuşak, herhangi bir konuda düşüncelerini sorduğunuzda aldığınız cevap “Aynen!”, “Bence de!”, “Yani…”.

Üniversitelerdeki yozlaşmayı ve akademik değerlerin erozyonunu anlatmak için bir yazıya daha ihtiyaç olmayabilir. Özellikle son on yılda sayıları hızla artan üniversitelerimizin birçoğunun bir tabeladan ve az sayıda kadrodan ibaret olduğu, araştırma altyapısının eksikliği, nitelikli bilim insanından ve yenilerini yetiştirecek vizyondan ve kaynaktan yoksun olduğumuz daha önce de yazıldı. Yabancı dil sorunumuzu ne eğitim ne araştırma düzeyinde çözemediğimizi, dahası dil bayrağımız Türkçemizi de bilim dili düzeyine taşıyamadığımızı bir kere daha tekrar etmeye gerek olmayabilir. Oysa sorunlarımız bunlarla da sınırlı değil. Örneğin gerek FETÖ yapılanmasının temizlenmesi nedeniyle gerekse muhalif isimlerin üniversiteden ihraç edilmesi nedeniyle ortaya çıkan kadro kaybının üniversitelerde öğretim üyesi başına düşen öğrenci oranında patlama yaratması, artan iş yükü nedeniyle eğitimin niteliğinin gerilemesi de bir başka problem. Yardımcı doçentliğin kaldırılıp sözde doçentliğin önünün açılması, buna karşılık birçok üniversitede atama ve yükseltme kriterlerinin akademisyenleri insanüstü bir performans sergilemeye zorlaması hâlâ üniversitede var olmaya çalışan bir kesim için motivasyon kırıcı bir başka unsur. Bütün bunlar, üniversitede yaşanan sorunların bir cephesi. Oysa başka bir cephede, ülkemizin geleceği sevgili öğrencilerimiz söz konusu yozlaşma ve değer kaybının diğer yüzünü temsil ediyor.

Bu yıl da geçen yıl olduğu gibi akademik açılış Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleşti. Üniversite temsilcisi olarak rektörler, dekanlar ve diğer idari amirler akademik açılışa katıldığı sırada ben sınıfımda, öğrencilerimle dersteydim. Üniversitelerin yönetici kadroları “Güçlü Türkiye” hedeflerine uygun yükseköğretimde uluslararasılaşma, dijital dönüşüm, bölgesel kalkınma odaklı üniversite hedeflerini değerlendirirken, gerçekte üniversitelerde bambaşka gelecek kaygıları hem öğrencileri hem de akademisyenleri düşündürüyor. Öğrencilerimin her birinin içinde bir Oblomov var, aslında bir şeyler yapmak istiyorlar, belki de bunun için sorumluluk gösterip okula geliyorlar, ancak büyük bir çoğunluğu dört yıllık lisans eğitimini gerçekten öğrenerek ve gelişerek tamamlayamıyor. Eğitimin bilgiyi aktarma ve yayma amacını bir kenara bırakalım, öğrencilerin önemli bir kısmı üniversite hayatının toplumsal çıktılarından da yoksun kalıyor. Bazen ekonomik nedenlerle, bazen sosyal kısıtlar nedeniyle bir konsere, tiyatroya ya da farklı toplumsal etkinliklere katılmıyorlar. YÖK tarafından üniversitelere önerilen Topluma Hizmet Uygulamaları ve Üniversite Yaşamına Geçiş gibi dersler prensipte öğrencilerin toplumsal etkinliklere katılımını geliştirmeyi hedeflese de gerçekte öğrenci için nota ulaşılması gereken bir başka ders gibi görülüyor. Öğrencilerin büyük bir çoğunluğu Skinner’ın güvercinleri gibi nota koşullanmış durumdalar, dersten yüksek bir not almak için nefeslerini tutmaları gerekse bunu düşünmeden yapabilecek durumdalar.

Yirmili yaşlarının başındaki genç kuşak son yirmi yılda eğitim sistemindeki deneme-yanılmaya dayalı politika değişikliklerinin somut bir sonucu. Nitelikli eğitim almak, vasıf kazanmak, meslek sahibi olmak gibi uzun vadeli hedeflerden yoksunlar. En uzun vadeli hedefleri dersi geçmek, hatta neredeyse dersi geçeceklerine dair bir garanti verilse okula gelmek için herhangi bir nedenleri kalmayacak. Öğrenci çoğu zaman eğitime pragmatik yaklaşır, bu pragmatizm eğitimi bir araç olarak görmelerine ve nitelik arayışından vazgeçmelerine yol açar. Ancak buradaki sorun, artık eğitim aşamalarının sonuna gelmiş ve işgücü piyasasında kendine yer aramaya hazırlanan yetişkin öğrencilerin eğitim sistemini diplomaya giden yol olarak görmeleri. Burada ne eğitimimizi Avrupa Birliği düzeyine çıkarmayı hedefleyen Bologna standartları, ne müfredat yenilikleri, ne de yaratıcı ders içerikleri öğrencinin bilimsel bilgiye karşı geliştirdiği toplumsal bariyerleri aşmaya yetiyor. Eğitim felsefemizde ne kadar yenilikçi olursak olalım, hangi araçları kullanırsak kullanalım, öğrenci hedeflediğimiz öğrenme çıktılarına ulaşmıyor. Dersi karşılıklı etkileşim içinde, bir tartışma zemininde yürütmeye çalışmanın hiçbir faydası yok, çünkü bu nesil, kendini cümlelerle ifade etme becerisinden yoksun. Bu çok da şaşırtıcı değil, çünkü eğitim hayatları boyunca test çözmek zorunda kalan insanlardan Sanayi Devrimi’nin ortaya çıkışını anlatmalarını istediğinizde, “Buhar makinesi” diyebilir, ancak bunu cümle içinde kullanma becerisini gösteremezler. Bu kuşak sosyal medya hakimiyeti arttıkça sosyalliğini kaybeden bir kuşak, herhangi bir konuda düşüncelerini sorduğunuzda aldığınız cevap “Aynen!”, “Bence de!”, “Yani…”. Sorunun merkezinde öğrenciler yer alsa da sorunun öğrencilerden kaynaklandığını söylemek indirgemeci bir yaklaşım olur, bu nedenle öğrencilerin maruz kaldığı yapısal koşullara odaklanmak çözüm önermek açısından da anlamlı olacaktır.

Üniversite gerçekten bilimsel bilgi üretmek ve bilgiyi yaymak için doğru bir kurumsal yapı mı? Bu sorgulama uzun zamandır devam ediyor. Özellikle neoliberal küreselleşme sonrasında üniversitelerin şirketler gibi yönetilmesi, bir taraftan üniversitelere ayrılan kaynakların azalması diğer taraftan nüfusun daha fazla bir kesiminin üniversite eğitimine ulaşmasının sağlanması etkinlik açısından pratik sorunlar yaratıyor. Bugün gelişmiş ülkelerin üniversitelerinde de benzer sorunlar yaşanıyor. Akademik kapitalizm olarak tanımlanan bu dönüşümde üniversiteler bilgiyi piyasa için üreten ve bilimsel çıktıları kârlılığa yönelik araçlara dönüştüren işletmelere dönüştüler. İşletme bölümlerinin sayısındaki patlama, sıklıkla vurgulanan üniversite-sanayi işbirliği, üniversitelerde kurulan teknoparklar bu sürecin en somut göstergeleri oldu. Akademik kapitalizmin ikinci bir işlevi de işgücü piyasasının ihtiyaçlarına ve eğilimlerine uygun vasıflara sahip bir işgücü yetiştirmek oldu. Mesleki eğitim programlarının çeşitliliği, bunun dışında disipliner programlardaki müfredatlarda piyasaya yönelik derslerin yer alması bunun ülkemizdeki örnekleridir. Sonuç olarak bu iki önemli değişiklik üniversitenin varoluş nedeni olan epistemolojik temeller yerine üniversiteyle hiç de ilişkili olmayan kapitalist prensiplerin yapısal olarak yerleşmesine yol açtı.

Akademik kapitalizmin uzantısı olarak ortaya çıkan ikinci bir sorun ise Batı’da daha çok “eğitim enflasyonu” ya da “not enflasyonu” olarak tanımlanan, öğrencilerin ortalama meziyetlerinin yüksek ölçümlerle değerlendirilmesi oldu. İşgücü piyasasındaki işler azaldıkça ve başvuru yapanlar arasındaki rekabet arttıkça mevcut işler için talep edilen eğitim düzeyi yükseldi. Önceleri lise mezunlarının girebildiği işlere bugün lisans mezunları başvurmaya başladı. Benzer bir biçimde lisans mezunlarının başvurabileceği işlerde ise yüksek lisans derecesine sahip olmak bir fark yaratmaya başladı. Bugün akademik işler için dahi doktora derecesine sahip olmak yeterli bir koşul olmaktan çıktı ve post-doktora, yani doktora sonrası araştırma deneyimleri akademik işgücü piyasasının standart kriterleri arasında yer almaya başladı. Ancak gerek piyasada gerekse kamu sektöründe beklentiler yükseldikçe eğitimin içi boşalmaya, eğitim süreci basitçe bir etiketten ya da bir diplomadan ibaretmiş gibi algılanmaya başladı. Bu da öğrencilerin bilime ve bilimsel bilgiye olan bakış açılarında söz konusu olan pragmatizmin asıl nedeni oldu. Bugün birçok ülkede öğrenciler piyasada karşılaşacakları zorlukların ve alacakları eğitimin bu zorlukları karşılamadaki yetersizliğinin farkında. 2018 verilerine göre Avrupa Birliği’nin yüzde 14.8 düzeyindeki genç işsizliğine karşılık Türkiye’deki oran yüzde 19.4 ve bu durum gençler üzerindeki iş bulma baskısını ve çaresizliği artırıyor.

Bilimin ve bilginin gerçek değerini bulabilmesi ve bilimin kurumsal yapısı olan üniversitelerin toplumsal işlevini yerine getirebilmesi için bütün bu sistemin demokratikleşmesi bir başlangıç noktası olabilir. Bu demokratikleşme, bir kurum olarak üniversitenin devletin ve piyasanın güdümünden, boyunduruğundan kurtulmasını gerektirir. İkinci olarak bilim yapılarında ve bilginin üretim sürecindeki politik ve ekonomik motivasyonların denetlenmesi gerekir. Bilimsel bilgi olarak bilgi ve bir meta olarak bilgi aynı şey değildir. Araştırma sürecini ve bilgi üretimini piyasa kurallarına, özellikle kârlılığa endeksli olarak yürütmek belli disiplinlerin hızlı gelişmesini sağlarken başka disiplinlerin geri kalmasına yol açar, bu durumda bilmenin ve bilgi üretmenin yalnızca ekonomik bir gerekçesi olduğu düşünülebilir. Oysa piyasa ekonomisi tamamen kendi iç dinamiklerine bağlı olarak krize girdiğinde ekonomik motivasyonlarla yürüyen bilgi üretimi de sekteye uğrar. Üçüncü ve belki de en önemli demokratikleşme aşamasına göre, toplumun genelinin ve özellikle gençlerin bilgiye ulaşabilmesinin önünü açmak gerekir. Daha özgür üniversiteler, ücretsiz eğitim, farklılaşmış ilgi alanlarına yönelik eğitim, öğrencileri üniversite eğitimini piyasaya giden yol olarak görmekten vazgeçirebilir. Halihazırda Türkiye’de istihdam edilen nüfusun önemli bir kısmı eğitimini aldığı alanda çalışmıyor. Hal böyleyken en azından insanların para getiren seçeneklere göre değil ilgi alanlarına göre eğitim almaları teşvik edilebilir. Son olarak, bilginin kitlelere ulaşmasından mesleki anlamda sorumlu olan akademisyenlere düşen görev müfredatların ve ders içeriklerinin demokratikleşmesi yönünde çaba harcamalarıdır. Hangi bilim dalı olursa olsun, ana akım, genel kabul gören yaklaşımlar eleştirel alternatifleriyle birlikte sunulmalı, öğrenciler sorgulamaya teşvik edilmelidir. Bilimin amacı yalnızca cevap vermek değil, aynı zamanda soru sormaktır. Bilim, ancak sorularla varlığını sürekli kılabilir.

*Doç. Dr., Ege Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Kaynak: DUVAR

İlginizi çekebilir