Acil görev demokrasinin inşası (Demokrasi İttifakı ve Yeni Anayasa Kürsüsü-Dosya 9) – M. Ender Öndeş

‘Bugün yapılması gereken, demokrasinin yeniden inşasıdır. Anayasa bunun bir parçasıdır ama esas olan tek adam rejiminin ortadan kaldırıldığı ve demokratik sürecin önünün açıldığı bir iradenin ortaya konulabilmesidir’

31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinin ardından Türkiye yeni bir sürece girdi. Tarihinin en ağır yenilgisini yaşayan AKP cephesinde de, muhalefet tarafında da tartışmalar sürüyor, yeni yol haritaları çiziliyor. Bu koşullarda hazırladığımız dosyamızda, görüştüğümüz siyasi odaklar ve toplumsal kesimlere, öncelikle ‘şimdi ne olacak’ sorusunu yönelttik. Gelinen noktada, bir demokrasi cephesinin imkânlarını, mevcut muhalefet toplamının nasıl bir ittifaka dönüştürülebileceğini, bunun hangi temeller üzerini kurulabileceğini sorduk. Aynı çerçevede, yeni bir demokratik anayasa meselesinin nasıl ele alınabileceği de başka bir sorumuzdu. Bu arada yazılı belge olarak anayasanın tek başına bir anlam ifade etmediği, bunun daha geniş bir demokratik dönüşümün parçası olarak nasıl ele alınabileceğini de sorularımıza ekledik. Ortaya çıkan tabloyu okurlarımızla paylaşıyoruz. Bugün DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, KESK Eşbaşkanı Mehmet Bozgeyik ile İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) üyesi Murat Çakır’a sorduk.

Arzu Çerkezoğlu / DİSK Genel Başkanı

Türkiye’de mevcut siyasi iktidara karşı itirazlar çeşitli biçimler altında ortaya çıkıyor. Belki de simgesel bir değeri olduğu için öncelikle söylemek gerekir ki Gezi’yle birlikte ortaya çıkan bir süreç bu. Ardından 7 Haziran’da, sonra 16 Nisan referandumunda ve nihayet 31 Mart/23 Haziran yerel seçimlerinde sandıkta da tescillendi. Çünkü Türkiye’de bütün siyasal gelişmeler iki temel meselenin içinden kırılarak geçiyor. Birincisi, 17 yıldır ülkeyi yöneten AKP politikalarının sonucunda ortaya çıkan ekonomik krizin işçi sınıfı başta olmak bütün halk kesimleri üzerindeki yıkıcı etkileri. İkincisi de bu toprakların çok eksikli de olsa 150 yıllık demokrasi birikimini ortadan kaldıran tek adam rejiminin, bir diktatörlüğün yukarıdan aşağıya inşa edilme çabası. Bu sürecin bütün toplumsal kesimler üzerinde çok ciddi sonuçları var. Dolayısıyla iktidar partisinin 31 Mart yerel seçimlerinde büyük kentlerin tamamına yakınını, yani yereldeki hegemonyasını kaybetmesi doğal.

Tarihsel bir dönem

Bu durum, Türkiye’de yeni bir dönemi başlattı diyebiliriz. 31 Mart bir yerel seçim olmanın ötesinde anlamlar taşıyordu. Ardından 23 Haziran’da İstanbul’da, emeğin başkentinde yine aynı şekilde, sadece belediye başkanını değil, demokrasiyi, halkın seçme-seçilme hakkını, gasp edilen bütün haklarımızı oyladık. Kıdem tazminatı başta olmak üzere emeğin hakları oylandı o gün. Ve ortaya çıkan tablo, işçilerin emekçilerin, kadınların, gençlerin, tüm Türkiye halklarının iktidarın politikalarına itirazının, isyanının göstergesi oldu. Bu süreç, demokrasi güçleri açısından ciddi olanakları da ortaya çıkardı. Tarihsel bir dönemdir bu. İşçi sınıfının, kadınların, gençliğin mücadelesinin bir araya geldiği ve demokrasi mücadelesinin olanaklarının daha fazla belirginleştiği bir dönem. Ama esas olan, tüm demokrasi güçlerinin yan yana gelmesi ve tüm anti-demokratik uygulamalara, hak gasplarına, başkanlık rejiminin “iktidar yandaşı yargı mekanizması” başta olmak üzere baskı araçlarına karşı mücadele etmesi ve sürecin önünü açacak bir ortak aklın yaratılmasıdır.

DİSK olarak biz süreci böyle değerlendiriyoruz ve böyle bir tarihsel sorumlulukla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyoruz. İktidarın hedefinde her şeyden önce yine emeğin hakları var. En son kıdem tazminatında da birikmiş emeğimize el uzattılar. Zorunlu BES sistemini getireceklerini söylüyorlar. Krizden çıkmak için bir finansman kaynağı olarak bu hakkımızı gasp etmek istiyorlar. En son 11. Kalkınma Planı’na da koydular kıdem tazminatı fonunu. Dolayısıyla DİSK olarak tüm işçi sınıfını ve demokrasi güçlerini örgütlemeyi bir tarihsel görev olarak düşünüyoruz.

Sağlam bir zemin var

Bunun için mücadele içerisinde kurulan ve giderek de sağlamlaşan bir zeminimiz var elbette. Aslında Gezi’deki forumlarda ortaya çıktı, ardından referandum geldi. 16 Nisan referandumu tarihsel olarak çok önemlidir. Olağanüstü bir halk seferberliği yaşandı. ‘Hayır Meclisleri’ o bakımdan çok farklı kesimleri bir araya getiren ve ortak paydası tek adam rejimine hayır demek olan çok önemli bir zemindi. Diğer seçim süreçleri, mücadele ortaklıkları bu zemini daha fazla kuvvetlendirdi. İnsanlar hem birbirine yaklaştı, iktidarın seçimle de gidebileceği, geriletilebileceği bir kez daha görülmüş oldu. Böylece toplumda genel anlamda cesaretin ve umudun arttığı bir süreç oldu.

Demokrasinin inşası

Türkiye’de bu rejim değişikliği, başkanlık rejimi adı altında kurulmak istenen düzen, bütün demokrasi birikimini ortadan kaldıran ve ülkeyi yüz yıldan fazla geriye götüren bir yaklaşımın ürünü. Dolayısıyla daha bir yıl dolmadan bu sistemin işlemeyeceği sistemi savunanlar tarafından da görülmeye başlandı. Bugün yapılması gereken, demokrasinin yeniden inşasıdır. Anayasa bunun bir parçasıdır ama esas olan bu tek adam rejiminin ortadan kaldırıldığı ve gerçek anlamda bir demokratik sürecin önünün açıldığı bir iradenin ortaya konulabilmesidir. Ayrıca, yasal ve anayasal olarak var olan birçok hak zaten fiilen kullanılamıyor. Yasal olarak sendikaya üye olmak anayasal bir hak ama önemli olan bunun ne kadar kullanılabildiği. Bu, nasıl bir demokratik ortamın olduğuyla ilgili bir şey. Bu yüzden biz, öncelikli olarak demokrasi açısından dayanışmanın büyütüldüğü, esas olarak da bir iradenin ortaya çıktığı bir sürece ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Mehmet Bozgeyik / KESK Eşbaşkanı

Bu zemini mutlaka değerlendirmeliyiz

31 Mart ve 23 Haziran seçimleri açısından baktığımızda, AKP-MHP politikalarına karşı yoğun bir tepkinin geliştiği, bu iktidar bloğundan umudunu yitirenlerin çoğaldığı görülüyor. Özellikle OHAL sürecinde yaşanan daha fazla otoriterleşme, baskı politikaları açısından baktığımızda Türkiye’de bütün kesimleri etkileyen bir süreç var. Yine Suriye’de yaşanan savaş ve Türkiye’de Kürt sorununun barışçıl çözümünden giderek daha fazla uzaklaşma, demokratik siyasete yönelik baskılar, kayyumlar böyle bir etki yarattı. KESK zaten başından beri ortak mücadelenin vurgusunu yapıyordu. Bizim açımızdan asgari müştereklerde bir demokrasi cephesi, demokrasi ittifakı yönünde atım atması gerekiyor. Son seçimler bunun için önemli bir zemin sağlayabilir.

 

Ortak refleksimiz var

Zaten seçim bir Cumhur-Millet çekişmesi şeklinde geçmedi. Onun dışında hem emek örgütleri, hem sol-sosyalist güçler, demokrasi güçleri açısından faşizme karşı ortak bir refleks gelişti. Dolayısıyla, AKP’nin bu seçim yenilgisi üzerinden rejimi yeniden dizayn etme çabalarına muhalefetin ortak olmaması gerekiyor. 24 Haziran ve referandumda halkın iradesinin gasp edilmesi ortadayken, hem muhalefetin, hem de emek örgütlerinin bu reforme etme çabasına prim vermemesi lazım. Bu noktada, şimdi yeniden tartışılan yeni bir anayasa, demokrasinin yeniden kurulması emekçiler açısından önemli. Asgari müştereklerimiz barışsa, bir arada yaşamsa, demokrasiyse, emekçilerin insanca yaşamasıysa herkesin bir araya gelmesinin önünde bir engel olmadığını düşünüyorum. Bunun zemini de var. Bu açıdan Canan Kaftancıoğlu’nun ‘Türkiye’de demokrasi ittifakı olmalıdır’ açıklaması önemlidir. Umarım bunlar fırsat olur. HDP ve HDK bileşenlerinin zaten uzun süredir bu yönde bir çağrısı var.

Anayasa ve zihniyet değişmeli

Bugünkü anayasada hem grev hakkının engellenmesi, siyaset yasağı, düşünce ifade özgürlüğünü engelleyen maddeler çok açık. Yaptığımız açıklamalardan ötürü her gün mahkemelerde ifade veriyoruz, cezalandırılıyoruz. Bu açıdan, bağımsız hukukçular, sivil toplum örgütleri, kitle örgütleri, kadın örgütleri, siyasi partilerin yer alacağı bir tartışma ihtiyaç gibi görünüyor. Emek ve meslek örgütleri olarak geçmiş dönemde de 12 Eylül Anayasası’na karşı yeni bir anayasa önerileri hazırlığımız vardı. Bizim de önümüzdeki dönemde emekçilerin taleplerini içeren bir çalışmamız olacak. Üstten bir anayasa dayatılamaz artık. Bu iş, yerellerden başlayarak herkesin kendini ifade edebileceği bir şekilde yürütülmelidir.

Hatta bu da yetmez. Öncelikli olarak bir zihniyet değişimine de ihtiyaç var. Bir süredir kamudaki Türk-İslam sentezine bağlı kadroların eğitimde egemen hale gelmesi, dinsel-milliyetçi referanslarla davranması, bir zihniyet sorununun da yaşandığını gösteriyor. Dolayısıyla, siyasal iklimin ve siyasal iktidarın değişimi, aşağıdan yukarıya doğru bütün kurumların, yargının, eğitimin, oralarda çalışanların tümümün yeniden ele alınması gerekiyor. Yoksa yazılı güvenceler yetmiyor; çünkü zihniyet orada duruyor. Bir anayasa yazmak da yetmiyor yani; ciddi bir zihniyet değişimi gerçekleştirilmeli.

Murat Çakır / İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG)

Bağımsız bir çizgide yürümeliyiz

Üniversiteye başladığım ilk yıl ‘Susurluk kazası’ olmuş ve yıllar boyunca birçok katliama imza atmış kişilerin devletle ilişkisi ‘açığa çıkmıştı’. Ancak bir suçun açığa çıkması otomatik olarak o suçun hesabının sorulacağı anlamına gelmemektedir.

Rejim bu suçları normalleştirme yoluna gider. Nitekim o dönem her ne kadar belli eylemler gerçekleştirilmiş olsa da toplumsal muhalefet genel bir program oluşturamamış ve sıçrayamamıştı. Bu suçlar ise tv dizilerine konu edilerek gündelik yaşamımızın bir parçası haline getirildi. Benzeri süreçler yakın tarihimizde de yaşandı. Yine ülkemizde iktidar blokunda birçok kırılma anları yaşandı. Tıpkı bugün içinde olduğumuz süreç gibi. Ancak bu kırılmalar ‘restore’ edildi. Halef selef esprisi yani. Soru bu esasen, bir dönem bitiyor ve buna sistem içi alternatifler oluşturulmaya çalışılıyor ama bunun dışında tüm yaşadığımız baskının, işçilere ve halka karşı işlenen suçların hesabının sorulabileceği bir programımız var mı?

Her şey yeni makyajlarla eskisi gibi mi devam edecek? Yani bir dönemin kendi kendine bitmesini ve alternatiflerinin hazırlanmasını seyrederek demokratik güçlerin belirleyiciliğinin etkisizleşmesi mi yoksa kesintisiz bir eylem hattı ile etki alanımızın gelişerek farklı bir düzleme evrilme mi? Bu bizlere bağlı, kurucu irade olabilme tavrına. Tabii bu arada anayasa gibi büyük lafların altında ezilmemek gerekiyor. İddialı olabilmek için pratik adımları çoğaltabilmek ve sermayenin hiçbir temsilcisinin aparatı olmamak, bağımsız bir çizgiyi güçlendirmek önemli. Bu arada, işçi sağlığı ve iş güvenliği ise çok yaşamsal.

2014 yılı Cumhurbaşkanlığı seçiminde Şırnak’ta Selahattin Demirtaş yüzde 83 oy almıştı. Peki, bu olumlu zemine rağmen HDP ‘ölüm kuyuları’ adı verilen madenlerdeki çalışma koşulları ve iş cinayetleri için bir şey yapabildi mi? Aynı düzeyde olmasa da bu olumlu zemin bugün ülkemizin tamamı için geçerlidir. İSİG alanında bir sistem (reçete) önermekten ziyade mücadele ölçeğini genişletmeli, işyerleri merkezli olmak üzere alanda yaşanan her haksızlığa karşı bir direniş hattı örmeliyiz…

Kaynak: YENİ YAŞAM

İlginizi çekebilir